sade tasarımıyla gözü en az yoran, boktan içeriğiyle beyni hiç yormayan blog ödülü - 2009

2 Ekim 2014 Perşembe

para üzerine

son zamanlarda, para dediğimiz mefhumun işe yararlığını sorgulamaya başladığımı fark ettim. geçtiğimiz günlerde tüketicinin hüseyin abisi olarak birtakım ipuçları verdikten sonra, bugün de genel bir iktisat teorisine giriş yapmak istiyorum. tabii ki şaka yapıyorum. bir sikim teoriye giriş yapmayacağım. paranın nasıl bir ilüzyon olduğundan bahsedeceğim. bu önemli bir durum, zira bütün hayatını para kazanmaya programlanarak geçirmiş insanlarız. ilkokuldan başlayarak hepimize doktor, avukat, subay, mühendis, ot bok olmamız gerektiği söyleniyor. ortaokulda buna göre fen lisesine hazırlanıyorsun, olmazsa anadolu lisesi. o da olmazsa düz lise, ters lise, süper mega lise falan var. umut fakirin ekmeği tabii. para kazanmak için okumak şart. biri olmazsa diğeri. öss'de (sistem o kadar değişti ki son sınavın adı nedir bilmiyorum) en yüksek puanlı bölümler, 7-8 yaşlarında aldığımız bu gazın etkisiyle tıp veya mühendislik oluyor. onlar iyi kazandırıyor çünkü. iyiden kasıt da 5-10 bin lira arası bu arada. belki mahallenizin bakkalı daha çok kazanıyordur ama nasıl harcayacağını bilmediği için fark etmiyor olabilirsiniz. yani bakkal gidip bir porsche veya tripleks villa almaz haliyle. memleketinden 5-6 tane apartman dairesi falan almıştır "ben ölünce çocuğum yisin" mantığıyla. hah evet, mühendislik, tıp falan diyorduk. bütün olay bu yani. istesek çoğumuz müzikoloji veya felsefe okuruz. hem de boğaziçi'nde, odtü'de bile okuruz bu bölümleri ama malum, para getirmiyor ve biz gerçek anlamda bir makine olduğumuz için, para getirmeyen şeyler geçerli bir input değil. hatta bu makineliğimizi 3-4 saatte bütün ayrıntılarıyla bir fsa olarak çizebiliriz. hem de a0 değil, düz defter sayfasına. ileride çocuk yapacak olursak bi nevi kılavuz olur.

"allah aşkına biz napıyoruz lan?"

işin sorunlu kısmı, para kazanmanın bir adım sonrası olan para harcamak. etrafıma baktığımda, vereceğim parayı hak eden hiçbir şey göremiyorum. her şey ya fazla pahalı, ya fazla işe yaramayaz, ya da ikisi de. 100 lira veya üstü verip, aldıktan 2-3 yıl sonra hala ilk günkü verimlilik ve memnuniyetle kullandığım 5 şey var sanırım:

- 3 sene önce aldığım 24 yaşında bir araba
- 4 sene önce aldığım masaüstü bilgisayar (ve monitör)
- 10 sene önce aldığım nike shox basketbol ayakkabıları
- 4 sene önce aldığım kindle 2
- 6 sene önce aldığım playstation 3

bunların dışındaki her şeyi bir heyecanla satın alıp, sonra haftada toplam 1 saat falan kullanmaya başladığımı fark ettim. ayda yaklaşık 1 saat civarı kullandıklarım bile oluyor. buna çoğu zaman ps3 de dahil ama zamanında 1000 liraya aldığım bir aletin 6 yıldır hiçbir upgrade olmdan oyun oynamama ve film izlememe olanak sağlaması nedeniyle, kendisini bu listede onursal üye yapmaya karar verdim. neyse efendim, bugün gelinen noktada artık neyin nerede satıldığını hatırladığımdan bile emin değilim. geçen hafta tornavida seti, yapıştırıcı, havya ve cımbıza ihtiyacım oldu ve 2 saat düşündüm bunları nereden alacağımı. sonra yapacağım şeyin de gereksiz olduğunu idrak edip vazgeçtim.

neyse ki avm'ler var. satın almaya değmeyecek her şeyi oralarda görebiliyoruz. çoğu avm o kadar büyük ki, girişine harita koyuyorlar. oradan izleyeceğiniz rotaya karar veriyorsunuz. koridorda dolaşıp hiçbir dükkana girmeden, hepsinin ne kadar gereksiz mallar içerdiğini anlamanız mümkün.

elektronik mağazaları ağzına kadar saçmalık dolu mesela. son birkaç gündür memlekette olduğum ve memlekette gezilecek, görülecek bir yer olmadığı gibi birlikte takılınacak bir kişi de kalmadığı için birkaç gün mark twain gibi park bahçe gezdikten sonra, yeni yapılan 1-2 alışveriş merkezine bakmaya gittim. yıllardır gıda ve alkol dışında hiçbir şey satın almamış bir insan açlığıyla, gördüğüm her ürüne saldırmamın beklenmesi lazım. ilk olarak teknosa'ya girdim. 3 saat orda dolandım. her ürün için tek tek düşündüm, bunu alsam dünya benim için nasıl daha yaşanabilir bir yer halini alır diye. fotoğraf makinesi reyonunda, o makinelerden harika bir tanesinin benim olduğunu hayal ettim. orada test ederken lensinin ebesinin amına kadar zoom yaptığını görünce şaşırdım. tezgahtar bir kızın götüne zoom yaptım, harikaydı. şaka lan, yapmadım öyle bi şey. onun yerine, bir printer kutusunun üstündeki küçük yazılara zoom yaptım. netleştirme de yapınca yazıları okuyabiliyordunuz. vay anasının lens solüsyonu diye hayret ettikten sonra fiyatına bir bakayım dedim. lensiyle birlikte 3499 liraydı. alsam alırdım. hiçbir bok almıyordum zaten. yakında tek başıma enflasyona yol açtığım için merkez bankasından beni dövmeye gelebilirler. neyse, beni mutlu edeceğini bilsem, 1 saniye bile düşünmezdim sanıyorum. tamamen satın alma moduna girmiştim çünkü. orada herhangi bir şey hoşuma gitse paketleyip götürecem eve. cep telefonu reyonundayız. iphone 6, plus, envai çeşit samsung galaxy, note 3, 4, 5 allah ne verdiyse bir sürü şey var. her allahın günü model mi çıkarıyorlardır nedir, hepsi de birbirinin aynısı. tezgahtarın teki koşa koşa yanıma geldi. 7 çekirdekli falanmış birinin işlemcisi. anasının amı artık! benim gariban bilgisayarımın işlemcisi bile 2 çekirdekli ve 4 senedir her türlü kahrımı çekiyor. 7 çekirdek ne lan? dna falan mı modelleyeceğiz amınakoyim? elime alıp inceledim. ya pezevenkler yalan söylüyor, ya da telefon teknolojisi inanılmaz gelişmiş. 2 senedir falan beleşe edindiğim bir iphone 3g kullanıyorum. onu düşündüm, reyondaki telefonlara baktım, arada pek bir fark yok. kalitesiz fotoğraf/video çekiyor, köşeleri yuvarlanmış kare simgelerle ifade edilen uygulamalar var, işe yaramaz ot bok, bir sürü şey. tezgahtara sordum. "bunlardan hangisi diğerlerinden daha avantajlı? çok param var (aslında yok tabii çok param da, rahat rahat anlatsın diye söylüyorum) şöyle 5 sene kullanabileceğim bi şey almak istiyorum." adam galaxy note 3 tavsiye etti. sağladığı avantajlar şunlar: kalemiyle not alabiliyormuşuz, oyun yükleyebiliyormuşuz, bataryası dayanıklıymış, pdf okuyabiliyormuşuz, ekranı ikiye bölebiliyormuşuz, gazete uygulamasıyla gazete okuyabiliyormuşuz (ülkede gazete varmış gibi... benim facebook feed'im türkiye'deki bütün haber ajanslarından daha doğru haber içeriyor). oyunların kalitesi nasıl diye sordum. normal atari oyunları gibi dedi. kısacası, cep telefonları da bir bok vaat etmiyor. en iyisinin en iyi özelliği not almanızı mümkün kılması. 50 kuruşluk defter ve 50 kuruşluk kalemle en az 1 yıl yapabildiğiniz bir şey yani. uygulamanın yüklenmesini de beklemiyorsunuz. kapağı kaldırdığınız anda açılıyor. kaleminin precision düzeyi de, kendisinden 4000 kat daha pahalı galaksi notun anasını siker en kadim elf lisanındaki tanımla. orayı da geçtik. çift taraflı bir yazıcı biraz ilgimi çekti ama şu an için yoğun bir şekilde yazdırmak istediğim bir şey yok. dolayısıyla incelemeden geçtik. playstation'ın önüne geldim. tanıtım standı yapmışlar. fifa 2015, wolfentstein gibi oyunlar var. fifa açıktı, onu oynadım. fena değil ama arcade - simulation slider'ında simulation'a dayanmış gibi bir hava var. bundan zevk almak için bütün hayatını iptal edip fifa manyağı olman gerek. biraz daha arcade olsa iyi olabilirdi. bugüne kadar playstation ailesinin taşınabilir olmayan her bir üyesini almış bir insan olarak, cd değiştirmek isterken fark ettim oynadığım şeyin ps4 olduğunu. 15-20 dakika boyunca ps3 oynadığımı sanıyordum. cd değiştirmek için menü bulma maksadıyla gamepad'deki ps tuşuna bastığımda çaktım vaziyeti. wolfenstein'ı takınca hayal kırıklığım tavan yaptı. sonra düşündüm, çok iyi bir şey olsa bile almazdım, çünkü oyun oynamak artık zevk veren bir şey değil. hatta elimdeki makineyi bile kardeşime vermeyi düşünüyorum. neyse, oradan da geçtik. bilgisayar reyonu. hepsine hızlıca bir göz attım. bildiğimiz bilgisayar. kullanırken daha kolay çileden çıkalım ve ürün daha erken kullanılmaz hale gelsin diye ortalama bir aksiyon filminden daha fazla görsel efekt içeren bir windows versiyonu kurulmuş göt kadar bilgisayarlar. bir de şu cihazların sağına soluna film şeridi, müzik notası resmi falan koymayı bir bırakmadılar. ulan bize de azıcık saygı be. birine de siyah zemin üstüne cursor figürü falan koyun. "optimized for the life-deprived, nerdmost coding experience" falan yazın. hep gerizekalıları mı hedef alıyorsunuz müşteri kitlesi olarak? neyse, diğerlerine göre tercih edilebilir gibi görünen bir toshiba bilgisayarın fiyatı 2100 lira. o bilgisayardan internete girip windows 8'in fiyatına bakıyorum. 400 lira diyor. 1700 lira yani bilgisayarın kendisi. vergileri falan çıkarsak 1000 liraya falan rahat alırız muhtemelen de, o ayrı bir konu. neyse, windows olayını tezgahtara soruyorum. bunu windows'suz alabiliyor muyuz diyorum. adam hayır diyor. peki şunu? hayır. şunu? hiçbirini alamıyorsunuz. peki, teşekkürler (anasının amı anlamındaki teşekkürler bu). bir umut arkasından seslenip soruyorum: "masaüstü bilgisayarlar da mı böyle?" evet efendim, hepsinde windows kurulu geliyor. allah allah... lan mütemmim cüz diye bi şey vardı hukukta ama... neyse, sikerler. bilgisayar alacak olsam kendim toplayıp ubuntuyu basarım zaten sevdiceğime imam nikahı basar gibi. yok, o da yok. zaten bilgisayar yani sonuçta. insanı ne kadar mutlu edebilir ki? enformasyon cihazı en nihayetinde. ilerledikçe tabletler görüyorum. ipad'ler falan, samsung'lar, hepsi sıkıcı. sonunda bunları klavyeyle satmayı akıl etmişler ama netbook'a dönmüş bu haliyle de. teknolojinin kilitlenmesini temsil ediyor sanırım. ilerlemeye devam ediyorum. monitörler var, kendisinin üçte bir fiyatına ikinci eli satılanlarla aynı görüntüyü veren monitörler, hah televizyonlar! samsung parantez şeklinde televizyon üretmiş. lg de olabilir, emin değilim. allah güney korelileri ekran üretsin diye yarattığı için her şey olabilir. bir ara hyundai'nin bile ürün gamında tüplü monitör vardı. ürün gamı da ne yarro bir laf amınakoyim. gamlandığımız, tasalandığımız ürünler der gibi. products we are concerned about gibi. neyse, televizyonlar gerçekten dehşet, hak veriyorum ama televizyon yayınlarının içeriği zaten bok gibi. film izleyecek olsanız, konuya odaklandığınızda nasıl bir ekranda izlediğinizin hiçbir önemi yok aslında. tabii 37 ekran televizyonda nbc filmi izlediğinizde sinematografik birtakım unsurlardan yeterince haz almanız zorlaşır ama konusu için izlenen filmlerde pek de fark etmez. gördüğünüzü ve yönetmenin göstermek istediğini her türlü anlayabilirsiniz. bir de 5000 liraya falan satıyorlar bu televizyonları. 500 lira olanıyla da mutlu olmak mümkün ve içeriğe hiçbir katkısı olmayan bir şeye 5000 lira vermek mantıklı değil. heh, smart tv'ler. insanoğlunun en büyük kerizliği. teknolojinin insanlığa soktuğu en büyük kazık. kocaman harflerle sazan.avi. 40 dolarlık raspberry pi + 400 dolarlık televizyonun yapacağı şeyin birkaç kalite altını size 1000 dolara sokma girişimine smart tv denir. adının aksine, gerizekalılar için üretilmiş bir çözüm yani. akıllı adamın bunları yememesi lazım. zaten bir şey size all in one diye satılıyorsa, orda mutlaka bir piçlik arayın aziz dostlarım. orayı da geçtik ve geriye bir şey kalmadı. bu aşamada niçe'nin bir sözünü modifiye etmek mümkün: "a casual stroll in teknosa shows that money doesn't prove anything".

dışarı çıktım. çevreme bakıyorum. kıyafet mağazaları, bir adet yapı market falan var. varoluşumuzun tek amacı para kazanmak olduğu için, para harcayacak bir yer arıyorum. insanlar belki de böyle kumarbaz oluyordur diye de düşünüyorum bir yandan. burası kıbrıs olsa kumar oynardım heralde. kıyafet mağazalarından birine giriyorum. bütün reyonlara hızla göz atıyorum. edindiğim genel izlenim şu: decency, geçmişte gördüğümüz bir modaymış sanırım. erkek olduğum için erkek kıyafetlerine bakıyorum. dar kesim kot ve bol kesim kot var. arası yok. renkler de kırmızı, sarı, yeşil, mavi falan. ulan straight erkek giyecek bunları. pantolonları geçiyoruz. hırkaların hepsinin üstüne, trabzon ekmeği adı verilen şeyin üstüne yerleştirilen örgü deseninden yerleştirilmiş. hepsinde var bu. yakaları da bi garip, değişik bir yaka türü var. bornoz yakası gibi. 3 mağazanın hepsinde de böyle. kıyafetlerde twitter ve vine gibi şeyler yüzünden narrative collapse adı verilen presentist çöküşten muzdarip gençliği mutlu edecek basit espriler. kiminde istavrit/istanbul yazıyor, kiminde amerikan dizisi esprileri, breaking bad falan. aradığım şey çok basit. siyah/gri bir kot ve desensiz bir hırka. rengi önemli değil. ama yok. bu kıyafet devrimini kim yapmış bilmiyorum ama insanı "zorunlu tasarruf"a ittiği kesin.

oradan da çıkıyorum. yaprakların hışırtısı duyuluyor çünkü etraf bomboş. şehir dışı olduğu için etrafta hiçbir şey yok ve haftaiçi öğle vakti olduğu için insan da yok. çevremdeki ipuçlarından faydalanarak bir şey satın almaya bakıyorum. ileride burger king var. sattıkları şeyler kelimenin tam anlamıyla yarrrrak gibi. halley boyutlarında hamburgere 13 lira veren adamlar kim olabilir diye merak ederken, ileride yaldır yaldır hamburger yiyen aileyi görüyorum. demek ki onlarmış. gloria jeans diye bir yer var. içine 3-4 kişilik kız grupları oturmuş kahve içiyor. hayatımda hiç fast food veya kahve dükkanına giresim gelmediği için, o zaman da ilgimi çekmediler.

ileride bir bank görüyorum. banka oturup düşünüyorum insanlar parasını neye harcar diye. yerde bir digiturk broşürü var. digiturk, dsmart gibi şeyleri düşünüyorum. çevremde bunlara para veren bir sürü insan var. boktan amerikan filmleri ve gişe dışında bir kaygısı olmayan diziler izlemek için, 22 tane trilyonerin top peşinde koşmasını izlemek için ayda 20-30 lira fatura ödemeye davet ediyorlar bizi. tabii ki onlar da ilgimi çekmiyor. televizyondaki içerik pek ilgi çekici değil zaten. küçük şehir avm'sinde kitapçı olmuyor ama oraya girsem de boktan çevirileri görüp, çoğu kitabı almaktan vazgeçeceğim. türkçe kitaplar alınabilir belki ama kitapçımız yok. zaten yanımda 3-4 tane kitap getirdim, tez için okumalar falan var. kitaba da para veremem şu an.

en son çıkmadan önce yapı marketi gördüm. 3 saat falan dolandım içinde. sonunda bir tane kazma sapı aldım. evde tek yaşadığım için yatağın yanında tutarım diye. 2 lira mı neydi. bunun aynısını beyzbol sopası olarak alsan en az 20 lira. bakkaldan çikolata alır gibi kazma sapı aldım. kasiyer garip bir bakış attı "götüye mi zokacan" der gibi ama amacım üzüm yemek değil, hırsızı dövmek. ehi ehi kelime şakası yaptım. yapı markette ne işi var bilmiyorum ama içecek dolabı da vardı. bir tane de muzlu süt aldım ordan. 3 lira harcamış oldum. evden çıkarken para harcamaya son derece istekliydim. harcaya harcaya 3 lira harcayabildim. arabaya atladım, eve doğru yola çıktım. yeni açılmış bir tane pub gördüm. cuma vakti bomboş mekanda bira içtim, fıstık yedim, sigara içtim. eurosport'ta bilardo ve bowling izledim ama beynim satın alacak bir şey bulma fikrini bırakamıyordu. dolayısıyla boş boş ekrana bakıyordum. hipster ayakları çekip, kazandığı her kuruşu sehayate yatıran arkadaşlar geldi aklıma. çok mutlu görünüyorlardı ama 1 hafta yaşayacağın boktan bir deneyim de milyarlarca paraya değmez. hele ki sonunda bu iğrenç ülkeye döneceksen. düşün mesela, isveç'te 1 hafta geçirmişsin. insan medeniyetinin en uç noktasında bulunan, iq ortalamasının türkiye'nin bilmemkaç fazlası olduğu, sosyal devletin, insan haklarının tavan yaptığı bir cennetten sonra avrupa'ya cehalet ihraç eden, nüfusunun %65'ini kendini her durumda haklı gören ilkokul mezunlarının oluşturduğu, 2014 yılı itibariyle din diye bir olgunun olduğu, olmayı bırak, resmi bir yönetim biçimi olarak uygulamaya çalışıldığı bir ahıra dönüyorsun. katrilyonlarca parayı cukkalamasına rağmen ölümüne savunulan adamların olduğu bir ülkeye gelip en iyi ihtimalle depresyona girersin heralde. 1 hafta rolls royce'un arka koltuğunda gezdikten sonra içi bok kokan murat 124'ün direksiyonuna geçmek gibi. her şeyin eşit olduğunu varsaysak bile, çuvalla parayı 1 haftalık soyut bir deneyime gömmek pek mantıklı değil. fotoğraflar olmasa isveç'te ne yaptığını 1 yıl sonra hatırlamazsın bile.

televizyonda reklamlar çıktı. yarım saat falan sürdü reklamlar. sanırım bütün yayın akışının %50'sini falan kaplıyor artık. hala televizyon izleyen gerizekalılar varsa önemli miktarda reklama maruz kalıyordur. reklamları dikkatle izliyorum. bütün reklamların %40 kadarı banka kredisi ve cep telefonu tarifesi reklamlarından oluşuyor. 5000 lira bayram kredisi, tatil kredisi falan diye reklamlar var. düşünüyorum, bayramda neye para harcanır ki? kurban kesmek zaten parası olmayanlara farz değil. tatile gitmek de parası olmayanlara farz değil. 28 yıllık ömrümde 1 kez tatile gittim mesela. o da 3 günlük bir tatildi. her gün 2 saat falan yüzdüm, 5-6 saat kadar içtim, 5-6 saat kadar da ortalığı gezdim. hepsi buydu. tatilde de bi bok yok yani. şu an biri heyecanla yanıma gelip "tatile gitmen için sana 5000 lira veriyorum" dese ve o parayı sadece tatil için kullanabilecek olsam, götümü kaldırıp tatile bile gitmem. sıkıcı çünkü. insanın kendini kandırmasından ibaret. herkes öyle eğleniyor diye sen de kendini öyle eğleneceğine inandırıyorsun, hepsi bu. evde bütün gün sırt üstü yatıp efil efil pencerenin altında kitap okumak, hatta kitabı siktir et, finansal forum gazetesi okumak bile çok daha zevklidir. bunun dışında bitmek tükenmek bilmeyen cep telefonu tarifeleri reklamı var. 50'lik biranın yarısını cep telefonu reklamlarını izleyerek harcıyorum. bir bira daha söylüyorum reklamları izlerken içmek için. nasıl ümitsiz insanları hedef aldığını anlamaya çalışıyorum. mesela aylık 2000 dakika, 2000 sms, 2gb internet paketi alan adam, bütün ay boyunca ne yapıyordur? 33 saat ediyor zira. her gün 1 saat telefonda konuşmak demek. uyanık kalınan her saatin 8 dakikasında telefonla konuşmaya falan karşılık geliyor sanırım. reklamda telefonundan youtube videosu takıldığı için bütün bir yaşamı sekteye uğrayan bir adam var. bilgisayar başında olmadığı zamanlarda yeterince "connected" olmaması, youtube videosu izleyememesi nedeniyle gidip internet paketi almış allahın salağı. onun reklam karakteri olduğunun farkındayım ama bunu yapan biri olmasa kimseye 2gb internet paketi satamazlar sanıyorum. bunun bir tek sebebi olabilir, o da yukarıda bahsettiğim akıllı telefon ilüzyonunun bir ilüzyon olduğunun anlaşılması sonucunda, telefonun bütün özelliklerini kullanma telaşı. o özellikler ne? twitter, instagram, foursquare, youtube videoları. kısaca internetin aptallık eşiği dediğim şeyler. özellikle 4square böyle. bence 4square açıkça interneti ikiye ayırmaya yarıyor. gerizekalı olanlar ve olmayanlar. akıllı telefonlar da bu potansiyeli iyi değerlendiriyor tabii. hiçbir halta yaramayan cihaz, "yer bildirimi" yapmaya yarıyor. dolmuştan check-in yapan adam var mesela. bunu neden yapıyor? telefonunu kullanmak zorunda gibi hissettiği için. 2500 lira vermiş lan. kullanmak zorunda. youtube'dan video izlemek zorunda. onu bigisayarla da yapıyor. öyleyse bilgisayarın, hatta internetin olmadığı yerlerde izlemek, twit atmak, yer bildirimi yapmak zorunda. bunun için de dolmuştan daha uygun bir yer olamaz heralde, değil mi? o reklam da geçiyor, renault clio reklamı çıkıyor. 75 beygirlik 2 kapılı göt kadar arabaya 40 bin lira istiyorlar. aynı özelliklere sahip versiyonunu fransada 20 bin liraya falan alırsın muhtemelen. sonra çikolata, bisküvi reklamları falan. vıcık vıcık yağ içeren iğrenç şeyler. bp reklamı. benzinin 5 lirayı geçtiği ülkede bp neyin reklamını yapıyor merak ediyorum. bütün orta sınıfın nefret etmesine rağmen hepsinin yaldır yaldır evlerini aldığı ali ağaoğlu'nun inşaatlarının reklamı çıkıyor sonra. "kira öder gibi" ev sahibi olma geyiği, evet. halihazırda bir sürü satılık/kiralık ev varken, anasının amına inşa edilmiş evlere kimin para verdiğini merak ediyorum. tabii ki doktor, mühendis, mimar, avukat gibi üst gelir grubu insanları para veriyor. o kadar parası olan adamın tam olarak neden kaçtığını da merak ediyorum. ben olsam inatla şehrin göbeğinde yaşamaya devam ederim. param var lan. gitmek zorunda değilim diye düşünürüm. neyse, barın sahibi olma ihtimali yüksek olan adam kanal değiştiriyor. kanal değiştirirken tecvidli kuran seti reklamı çıkıyor. adam biraz izleyip sonra kanal değiştirmye devam ediyor ama ben o kanalda takılıyorum.

dindar bir insanı "tecvidli kuran seti" almaktan daha çok aşağılayacak ne olabilir diye düşünüyorum barda otururken. kuranı tecvidli okumak zorluk değil, kolaylık için var. ben bu allahsız halimle kuranı tecvidli okumayı biliyorsam, bütün hayatını dine göre dizayn eden manyakların okuması gereken bir tek kitabı da düzgün okuması gerekmez mi? en azından onu bil ulan bi zahmet. çok zor demi? beyni kullanmak zor geliyor tabii. kalem şeklinde bir şey satıyorlar senin gibi gerizekalılar için. metnin üstünde gezdirdiğinde vızıldayan bir ses çıkıp kuran okuyor. o kadar image processing, text processing, text to speech araştırmasının geldiği nokta insanı biraz güldürüyor ama bu muhteşem seti sadece 180 liraya satan fırsatçı pezevenklerin her fırsatta bok atmaktan geri durmadığı bilimin imkanlarını kullanarak para kazanması rahatsız edici. sorsan fen bilgisi dersleri zorunlu olmasın der.

sonuç olarak, reklamlardan da bir sonuç çıkmıyor. genel bir çıkarım yapmamız gerekirse, boşuna çalışıyoruz aziz dostlarım. o kadar emek, okuma, meslek edinme, çalışma, kendinden fedakarlık etme falan yalan. paranın satın alabileceği şeylerin hepsi bayağı ve sıkıcı. bu durumda en mantıklı yatırım aracı alkol gibi görünüyor. insan 120 liraya bir şişe tiski alsa, en az 3 hafta azar azar içer. 4. hafta bünyeyi nadasa bıraksa, ayda 1 tiski anlamına gelir. sonraki ay o parayla şarap alsa, rakı alsa, insan her gününü kaliteli yaşayabilir. yoksa tamamen boşu boşuna çalışmış oluyoruz. tabii parayı rulo yapıp göte sokmak da bir seçenek.

28 Eylül 2014 Pazar

tüketici köşesi

tüketicinin hüseyin abisi hüseyin tır, parası çok olup kafası az basan tüketiciye doğru yolu gösteriyor. öyle bir ülke düşünün ki, herkes birbirini sikmeye, şirketler ise herkesi sikmeye yemin etmiş gibi. devlet ise hem sikişe destek oluyor, hem de bizzat kendisi sikiyor. böyle bir yer işte türkiye. çok fazla kafa ütülemeden konuya girmek istiyorum. efendim, konumuz cappy atom gerçeği. cappy atom diye bir ürün var. coca cola company'ye ait. ülkede meyve veya meyve suyu üreten şirket yokmuş gibi coca cola'nın ürettiği meyve suyunu satın alan gerizekalılar olduğu sürece, adamlar üretmekte sakınca görmüyor tabii. kimin ne amaçla aldığı falan beni pek ilgilendirmiyor da, şöyle bir paketinin olmasına dikkat çekmek isterim öncelikle:


petek resminin kolayca görülebildiği bir resim seçtim. görüldüğü gibi paketin üzerinde kocaman bir petek ve bal resmi var. 17 aralık operasyonundan sonra memleketteki en büyük sahtekarlık olabilir şu petek resmi. içindeki gerçek bal miktarını görmek için ambalaja bakıyoruz: %0,01 oranında bal vardır yazmış. abi zaten yüzde dediğimiz şey otomatikman [(toplam hacim) × (0,0x)] anlamına gelmiyor mu? bu durumda %0,01 bal nedir lan? ordaki atom bal atomu mu? yoksa 1 litre cappy'nin içinde 1 mol kadar bal mı var?

şimdi bir hesap yapalım: 1 litrenin %0,01'i ne kadar yapar?

1 litre = 1000 mililitre desek, 1 litrenin içindeki bal miktarı 0,1 ml ediyor. şu resme göre yorumlayacak olursak:


şu resimde iki değerin arası kadar. bu şırınganın gerçek boyutu zaten bu kadar bile büyük değil. cappy paketiyle yan yana koysanız, muhtemelen tabanını çaprazlama bile doldurmaz, öyle düşünün. size bir çözüm önerisinde de bulunacağım. buna tüketicinin hüseyin abisinin kutsal alışveriş formülü diyebiliriz. örnek üzerinden anlatayım:

bir markete giriyorsunuz. peynir alacaksınız diyelim. rafta 2 çeşit peynir olsun. biri mis, diğeri ise ülker marka. şimdi gidip "ben ülkerin kalitesine güvenirim ağbi" dersen, bir firmanın tekelleşmesine katkıda bulunmuş olursun. mis dediğimiz firma eskiden beri süt ürünleri alanında faaliyet gösteriyor değil mi. şöyle düşünün: bir yerde mandıranız var. süt, peynir falan üretip satıyorsunuz. az ileride çikolata, bisküvi falan üretip köşeyi dönen bir herif, sizin yanınıza gelip mandıra açıyor. ayrıca biliyorsunuz ki, bu adam karşıdaki meyve suyu üreticisinin yanında meyve suyu satmaya, makarna üreticisinin yanında da makarna, kolacının yanında kola satmaya çalışıyor. bildiğin sapık kısacası. bu adamı dayak manyağı etmez misiniz? ben olsam ederim. hangi marka diğer sektörlere el atmaya çalışıyorsa, o markayı protesto etmek gerek. bu formülle size mutluluğun kapılarını ardına kadar açtıktan sonra, ikinci hususa geçmek istiyorum.

türkiye'de tüketiciyi sikmeye yemin etmiş bir diğer ürün/hizmet grubu internet servis sağlayıcılarıdır. sanırım bugüne kadar internet kullanıp da bu adamların sahtekarlıklarından en az birine maruz kalmamış bir kişi bile yoktur. bugüne kadar çok ev değiştirmiş, çok abonelikler açtırmış/kapattırmış bir insan olarak, sizlere muhteşem bok gibi bir internet servis sağlayıcısı rehberi hazırladım. bunun altına kendi deneyimlerinizi yorum olarak yazarsanız, husus hakkında kollektif bir bilinç geliştirebileceğimizi düşünüyorum.

1- ttnet: düzenin en pislik tarafı, mahallenin kabadayısı, sizi haraca bağlamaktan zevk alan türk telekomdan başlamak istiyorum. ben bu adamlardan zamanında internet hizmeti almıştım. sonra başka bir eve taşındım. taşındığım evdeki arkadaşların mevcut bağlantısı olduğu için internetimi kapattırayım dedim. tabii ki kapattırmak için faturaları ödemek gerekiyordu. birer hafta arayla 3 kez telekom'un ankara bahçelievler'deki merkezine gitmeme rağmen, üçünde de "sistem çöktü, ödeme alamıyoruz" diyerek gönderdiler beni. imzalı bir yazı istemeyi akıl edemedim. bu olaydan yaklaşık 4 ay sonra eve icra yazısı gönderdiler. kapattıramadığım ayların faturalarının yanında (ki bu aylarda internet kullanmamıştım) avukat masrafı da ödedim.

bunun yanında, internet hızı sık sık düşer, bazen komple kesilir ve hiçbir zaman taahhüt edilen hızı görmezsiniz. size 8mbps'ye kadar diye satarlar ama altında muhtemelen 2 puntoyla falan "dünyada sizden başka kimsenin internet kullanmaması durumunda" falan yazıyordur, zira aşağı yukarı eşit bir olasılıktır bu. ha bir de unutmadan, ttnet kullandığınızda, nurtopu gibi birkaç fişleme aparatına da sahip olursunuz. size sorulmadan (veya 50 sayfalık sözleşmenin bir yerlerinde sorularak) kaktırılan phorm ve gezinti gibi uygulamalarla, hangi sitede ne yaptığınız denetlenmektedir. browser'a phorm detector türü şeyler kurduğunuzda, aşağı yukarı bütün türk sitelerinde phorm'un etkinleştirildiğini görürsünüz. ayrıca, herhangi bir siteye girmek istediğinizde yandex'in sayfasına falan yönlendirilirseniz şaşırmayın, zira ttnet ara sıra kafasına göre modeminizi resetleyerek sizi reklam sayfasına yönlendirir. etik konusunda çığır açmış bir isp'dir kısaca.

2- superonline: mevcut internet bağlantımı başka bir adrese naklettirmek istemiştim. adamları telefonla arayıp "abi bana bi nükleer reaktör yapalım" falan demiyorum. x adresinde kayıtlı internet aboneliğim y adresine aktarılacak, hepsi bu. adresler aynı ilçe içinde, hatta birinden diğerine yürümek 45 dakika falan sürer. tam 1 ay açamadılar o bağlantıyı ama teknik servis ısrarla eve gelmiyor. "elektrikçi çağırın", "başka bi modemle deneyin", "modem bilmemne standardını desteklemiyor olabilir. yeni bir modem alın" gibi şeyler söylüyorlar. kullanmadığım internetin 1 aylık faturasını da haşırt diye geçirdiklerini belirtmeme gerek yok. neyse efendim, zamanında taahhütlü almıştım ben bu internet paketini. sonra taahhütü bitmeden kapatmak istedim. bilmemkaç aylık bedeli aldılar falan. interneti kapattırdım, imzalı yazı aldım vs. ama kapattıktan sonraki ay, kullanmadığım internetin "son ayı" diye 1 fatura daha çıkadılar. ödemedim. icra micra bi şeyler sayıkladılar. ödememekte direndim ama maddi durumlar pek iyi değil diye uğraşmak istemedim ve ödedim. sonraki ay için 5 liralık daha fatura geldi. 5 lira fatura, düşünün. şu an 5 lira fatura ödemem gerekiyor superonline'a. ne faturası olduğunu bilen yok. bunu ödeyince 25 kuruşluk bi fatura daha gelecek heralde. zeno paradoksu gibi sonsuza kadar haraca bağlayacaklar muhtemelen. neyse, bundan da uzak durun.

3- uydunet: sanırım içlerinden en sorunsuzu buydu. tek eksileri, telefonla arayıp size bir kampanya sayıyorlar ve telefona bakan ev arkadaşınız bu işlerden çok anlamıyorsa, daha fazla para ödeyip daha düşük hızla bağlandığınız bir internet paketini kabul edebiliyor. onun dışında, bazı dönemler sık sık kesildiği olur ama call center elemanları çirkef değildir. sokakta en sık çalışırken göreceğiniz teknik servis elemanları türksat'a aittir, zira bir sorun olduğunda ararsanız gelirler. superonline gibi "bizimle ilgili değil hacı" dedikten 1 ay sonra eve gelip "eheh merkezden sinyal vermemişler eheh" diyerek gitmezler. bir ayda yaklaşık 20 kez yarım saat kadar sürelerle kesilmesi dışında bir yamuklarını görmedim yani. taahhüt bitirmek istediğinizde normal bitirirler falan. yine de bunu iyi addetmemizin tek sebebi, normali iyi gibi görmemizdir aslında.

üçüncü mal veya hizmet eleştirimiz, seçim hakkımızın bile olmadığı bir kuruluşla ilgili. istediğiniz kadar şikayet edin, ne kimse başınıza gelen olayı sikine takıyor, ne de bakanlık kankisine yan gözle bakılmasına izin veriyor. tüvturk muayene istasyonlarından bahsediyorum. normalde konsorsiyum bu tüvturk dediğimiz olay. ortaklarından biri doğuş grubu. evet, ferit şahenk. aynı zamanda volkswagen, audi, skoda, seat gibi markaların ithalatçısı. bildiğin kurda kuzu emanet etmek yani. bir anlamda "vw, audi, skoda, seat alırsanız, muayeneden geçme olasılığınız yükselir" demek gibi bir şey. bunun yanında, kendi elleriyle hayatınızı tehlikeye atıp, suçu size yıkmak gibi bir hobileri vardır. aşağıda doğrudan başıma gelmiş bir olayı yazacağım. dikkatle okuyunuz, ya da okumayınız la, o kadar sikimde olmaz ki...

tarih, eylül 2013. 1 yıl öncesi yani. tüvturk, 2 yıl önce muayeneden geçirdiği arabayı bu yıl geçirmiyor. gerekçe, ruhsatta 5 kişilik yazması. ulan son muayenesini hakkı amca yapmadı ki, onu da sen yaptın! arka camında "esrarlı gözler" yazan arabayı geçirme illa birini geçirmeyeceksen. benim hiçbir gösterişe, aşırılığa sahip olmayan arabamı niye böyle cezalandırıyorsun? işin kötüsü de arabaya çoğu zaman 2. kişi bile binmez. gittiği toplam mesafenin %90'ını tek kişiyle, %8'ini 2 kişiyle, %2'sini de 2 veya üstü kişiyle (bkz. odtü otostopçuları) gitmiş bir araca bunu yaptı adamlar.

en kötü şey de burada olası 2 suçlu (emniyet ve tüv) olmasına bakmadan, muayeneden geçirilmeyen ve ruhsatı düzelttirmek için emniyete 65 lira sayan kişinin şahsım olması.

bu kadarı da yetmiyor tabii. 65 lira verip ruhsatı düzelttirdim ama bu sefer de muayenede teknisyenin ön kaputu doğru dürüst kapatmayı başaramamış olması nedeniyle neredeyse anadolu bulvarı üzerinde kaza yapacaktım. 80-90 km/h gibi bir hızla giderken ön kaput camın önüne açıldı. en ufak bir telaşa kapılsam zincirleme kazaya yol açabilirdi yani. şimdi bu adamlara orospu çocuğu desem bana kim bilir kaç paralık dava açarlar ama bu ihmali 1 saniye bile düşünmeden sizin üstünüze yıkabiliyorlar. gerekçe de aracın kaput kilidinin tutmamasıymış. 1 senedir yaklaşık 50 bin km kullandığım arabanın kaputunun tam da muayeneden çıktıktan 15 dakika sonra açılması tesadüf. ayrıca böyle bir kusur varsa, bunu hafif kusur olarak bile görmeyen yine tüv'ün kendisi. birilerinin ölebilecek olması kimin umrunda ki?

bunun kurumsal bir strateji olduğunu hepimiz biliyoruz. kısıtlı imkanlarımla bu adamlara dava açsam iki ihtimal karşıma çıkıyor: davanın benim lehime veya tüv lehine sonuçlanması. benim lehime sonuçlansa, tüv muhtemelen avukat masrafı falan filan, bir sürü şeyi karşılayabilir ama onların lehine sonuçlansa ben bunları karşılayamam. burada da iki ihtimal daha karşımıza çıkıyor: ülkenin adaletine güvenmek ve güvenmemek. tabii ki güvenmiyorum adalete. özellikle de ulaştırma bakanlığının ve hükümetin kankası olan, başında ferit şahenk'in bulunduğu bir kuruma dava açacaksam. devlet tabii ki onların tarafını tutacaktır. ayrıca şöyle bir çıkarımda bulunabiliriz.

1. bu "kaput kapatılmış" yorumu, benim şöyle bir şey söylememe benziyor: "kamera kayıtlarına göre, randevu tarihinde muayene istasyonunun önünden bir kez geçmişim. bu durumda, arabamın muayene olması gerek".

2. araba 1990 model ve kaputu bırakmanız sonucunda yerçekiminin etkisiyle kaputun aşağı inmiş olması, kaputun kapandığını göstermez. bu durumu da şöyle örneklemek istiyorum: diyelim ki eviniz bir apartmanın 5. katında. dışarı çıkmak istiyorsunuz. merdivenden aşağı inebileceğiniz gibi, balkondan da atlayabilirsiniz. ikinci yöntemin daha "time-effective" ve optimal bir çözüm gibi görünmesine ve (olayı kamerayla kaydeden bir manyak olduğu sürece) aşağı inmek istediğinizi kamera kayıtlarından doğrulamanızı sağlayacak nitelikte olmasına rağmen, bunun uygulamada pek akıllıca olduğunu söyleyemeyiz sanıyorum. aşağı her şekilde inebilirsiniz ama doğru kabul ettiğiniz bir şekilde inmek için, prosedürel bir eylemler bütünü gerçekleştirmeniz gerek. bu da kapıdan çıkmayı, merdivenden inmeyi, daire kapısına doğru koşup içinden geçmeye çalışmamayı falan gerektiriyor. eski model bir aracın kaputunu kapatmak da bana göre benzer bir şey.

3. muayene istasyonunda kaputu kaldırıp kontrol eden kişi teknisyense, doğru bir biçimde kapanıp kapanmadığını kontrol etmesi gereken kişinin de o olduğunu sanıyorum. muayenenin yapıldığı yere araç sahibinin alınmadığını da göz önünde bulundurursak, bu çıkarımı yapabiliriz. aynı teknisyen, benzin deposunun kapağını açıp, sonra "kapatmak" adı altında, kapağı yerine bırakıp gidebilirdi. bu durumda, araç yolda alev alabilirdi. tüv, muhtemelen o zaman da kayıtları inceleyip "teknisyenimiz kapağı kapatmış" diyecekti. olguları alt alta koyduğumuzda, böyle bir çıkarım yapmamız mümkün. hatta teknisyen, aracın bagaj kapağını söküp vites kolunun üstüne taksa, o zaman da muhtemelen "kamera kayıtlarında bagaj kapağının arabaya geri takıldığı açıkça görülüyor" şeklinde bir yorum yapabilirlerdi. neyse ki o kadar yaratıcı değiller.

4. şimdi sormak istediğim sorulara geliyorum.

4.1. tüv teknisyenin ihmali, anadolu bulvarı üzerinde 7-8 araçlık bir zincirleme kaza ve 10-15 kişinin ölümüne yol açabilirdi. tüv o zaman da "biz kamera kayıtlarına baktık. teknisyen kaputu yerine bırakmış. kaput öyle kapanmıyor muydu ya, allah allah" diyebilir miydi?

4.2. araç sahiplerinin, muayene konusunda alternatifleri olsa, tüv dördüncü şikayete kadar bekleyip, sonunda "hata bizim değil. siz kaputun nasıl kapatıldığını bilmiyorsunuz" diyebilir miydi?

4.3. aracı teknisyenden teslim aldıktan sonra, aracımızın kaputundan fren disklerine, benzin deposundan sinyal lambalarına kadar her şeyi kontrol etmek gibi bir yükümlülüğümüz var mı?

4.4. ön kaput arızalıysa, bunu teknisyenin fark etmesi gerekmez miydi? en azından, önceki muayenede 5 kişilik olduğuna kanaat getirdiği bir arabanın, bir sonraki muayenede 4 kişilik olduğuna karar verecek kadar ince eleyip sık dokuyan bir kurumun, kaputun sağlam olup olmadığını da anlaması gerekirdi.

4.5. aracımı muayene gününden bu yana (yani yaklaşık 1 yıldır) yamuk bir kaputla kullanıyorum ve kaput hiçbir hızda bir kez bile açılmadı. zaten emektarın ulaşabildiği maksimum sürat, yokuş aşağı 90 km/h civarı ve bir tüv yetkilisi bu durumu umursayıp görmek isterse, ona da gösterebilirim. bu durumda, kabahat tüv'de değilse, kaput mu arızalı, yoksa ben mi hatalıyım?

5. yamuk kaput, aracın aerodinamiğinde gözle görülür bir iyileşme sağladı. araba o zamandan beri daha az yakıyor. tüv dürüstçe davranıp masrafı karşılarsa, bunu tüv teknisyenlerinin bir başarısı olarak eşe dosta anlatabilirim.

evet efendim, üçüncüde seçim şansımızın olmaması ve hiçbir şekilde devlete de güvenemeyecek olmamız üzücü tabii. bunun için de bir alternatif sunmak isterdim ama arabanızı muayeneden çıkardıktan sonra bir kenara çekip ingiliz anahtarıyla açabildiğiniz her yerini açıp bir kez de sizin kontrol etmeniz gerek bu mantığa göre. her şeyi siktir et de, iş güç arasında bunu niye yazdım lan ben?

14 Eylül 2014 Pazar

futbol blogu yazma girişimim

uzun zamandır bir futbol blogu yazmak istiyordum. futbolun güzellikleri, taraftarın coşkusu, oyunun heyecanı, her futbol sezonunda beni daha bir etkisi altına alıyor. yeşil sahalarda gönül verdikleri armanın renkleri için kenetlenen, bir araya gelen taraftar, bir ağızdan bağırıyor: yarraaamı yee fene- yukarıda yazdıklarım komple yalan. futbol blogları bence goal dergisi okuyup, ntvspor izleyip gaza gelen 15-25 yaş arası gençlerin yeni tutkusu (çok da yeni değil aslında ama görece yeni diyebiliriz). bu bloglarda yazılan yazılarda sürekli eski oyunculara bir özlem, efsane addedilen oyunculara tapınma, totemleştirme gibi unsurlar hakim. "yenilerde iş yok baba! el fenomeno olan ronaldodan bahsediyorum ben. luiz nazario lima rosario da silva costa ferreira ronaldo". wikipedia'da bile böyle 20 kelimelik isimler yazılırken "see spanish naming customs" diye bakınız verirken, bu adamlar hepimiz portekiz sömürgesiymişiz gibi çok doğal bir şekilde bütün adları ezberleyip bir anda kusmalarıyla ünlüdür.

hatta bazıları işi bir adım öteye götürüp, gerizekalıdan bir parmak ötedeki futbolcuların mantıksız beyanatlarını çok değerli bir kültür hazinesiymiş gibi koymuyor mu bloguna, işte o zaman insan ülkemizin geleceği hakkında daha bir ciddiyetle düşünüp üzülmeye başlıyor. mesela şöyle:

"kaybettik çünkü kazanamadık" -c. ronaldo
hemen altına yorum: ronaldo reyizin ne kadar azimli, kararlı olduğunu anlıyoruz bu sözden cart curt

"rakibimizi küçümsemedik. onlar sandığımızdan iyi çıktı" -lord bobby robson

yeri gelmişken, bir de böyle futbolculara verilen feodal unvanlar bizim gibi 3. dünya ülkesi futbol "aficionado"larının neden sürekli ağzında sakız oluyor, onu da anlayabilmiş değilim. ulan adam sörse sana bana mı sör? ülkesinin sörü işte, sana noluyor? hayatında sir unvanlı kaç adam tanıdın ki tanıdıklarını sir ve non-sir olarak sınıflandırmaya başladın?

geçende facebook listemde yer işgal eden bir gerizekalının yazdıgı blogu okudum. şöyle bi şey yazmıştı:

"bu sezon takımının başında 15 maça çıkan 'sir' lakaplı alex ferguson, henüz mağlubiyet yüzü görmedi"

adamı sinyor can bartu gibi bir şey sanıyor herhalde. hatta altına şöyle bi özlü söz de yazılabilirmiş.

"arkadaşlarım bana sir diyor. sir ne ulan? lua lua'ya krampon atmış adamım. hem sana noluyor lan? sanki lord yarrağı yedin amuağoyum" -sir alex ferguson

bilmiyorum, gidişat hiç iyi değil. ntvspor'dan, futbol mundiale'den duyduğun şeyleri yazıyorsun, en azından paraphrase yap. yazık ulan, buna harcanan zamana yazık. bir de merak ediyorum, mesela avrupa'da çevre blogları, yeşil örgütlerin blogları çok yaygın; amerika'da programlama, do it yourself, lifehack türü bloglar revaçta iken (bu veriler tamamen kişisel gözlemlerime dayalıdır) bizde neden futbol? bu kadar işe yaramaz bir millet olmayı nasıl başarıyoruz?

neyse, bugün alien'lık yok. bugün ben de futbol blogcusuyum. size dünyanın en iyi futbolcusundan bahsetmek istiyorum. "dünyanın en büyük futbolcusu kim?" diye sorsalar, vereceğim tek bir cevap var: baba hakkı! değil, barcelona'nın yedek kalecisi. evet, bir değişken adı. barcelona'nın yedek kalecisi. dünyanın en şanslı insanı. şanslı piç, orospu çocuğu, ne derseniz deyin. hayatı herkesin hayatından daha iyi.

bir kere barcelona'dasın tamam mı. rubin kazan'da oynayan adam da milyonlar kazanıyor ama o adam kazan'da yaşamak zorunda. istersen katrilyonlar kazan. kazan'da kazanmanın ne anlamı var? sen ise barcelona'dasın. yaptığın şey ne? antrenmanlara çıkmak. 2 sezonda 5 maç forma giymek. geri kalan zamanda canın ne isterse yaparsın. belki victor valdes de yapar ama o adamın üzerinde sürekli maç baskısı var. sende yok. valdes babalar gibi kalede olduğu sürece istediğin her boku yiyebilirsin. ister gece hayatın olsun, ister yoğun bir seks hayatın, hiçbir şey fark etmez. aids bile olsan, sen söylemedikçe kimse bilmez ve bütün hiv'inle, püsürünle barcelona forması giymeye devam edersin. o kadar çok imkanın ve boş zamanın olur ki, aynı anda hem alto saksofon virtüözü olup, hem endüstri mühendisliği doktorası tamamlayıp, hem de frege ile russell arası dil felsefesinin evrimiyle ilgili bir blog yazabilirsin.

zaten ne yapsan acayip olacak. "abi duydun mu, barçanın yedek kalecisi alto saksofon konseri veriyormuş" veya "pinto'nun blogunu gördün mü la? herif dahi çıktı amığagoyum" diyecekler. "dün barda pintoyla malibu içtik abi, inanılmazdı" diyecekler. ne yapsan olacak lan, barcelona'dasın zaten. hatta belki hakkında efsaneler yayılacak. "abi duydun mu, torre agbar'ın mimarı pintoymuş. threesome blowjob sırasında gelmiş aklına" diyenler bile çıkacak. zira her şeyi yapabilecek güç ve boş zamana sahip bir insan olacaksın. 3-4 manyakça şey yaptıktan sonra namın alıp yürüyecek zaten. kimisi 28 dil bildiğine, kimisi de bir elinin içinde mührüsüleyman, diğer elinin içinde horus'un gözüyle doğduğuna inanacak.

"şu gezegeni görüyor musun? benim." -josé manuel pinto

ben pinto'nun yerinde olsam, velinimetim valdes'i her gün yanaklarından öper, günde 20 kez arayıp hal hatır sorardım. halit ayarcı çünkü o. sen de hayri irdal'sın. her şey senin büyük planının bir parçası. böyle desen inanmayacak kimse yok çünkü. valdes'in arabası ne? ferrari. seninki ne? maserati. çünkü valdes çalıştığı kadar harcayan bir burjuva. sen ise tamamen çalışmadan müthiş kazanan aylak sınıf temsilcisi. bu yüzden ferrariye binmemen normal. mesela biri valdes'e kitap hediye etse, köylü, saf, emekçi valdes oğlan hemen atlar "kitap oğumayı çoh severin teşeggürler" diye. sana kitap hediye etseler ne dersin? "edebiyat zevkime aşina olduğunuzu düşünmenizi neyin sağladığını bağışlamanızı rica edebilir miyim?" dersin ve ilgili kişi o kitabı parçalayıp yer gözünün önünde.


"gavura vurur gibi vuruyor şerefsizler. arkana yastık vereyim mi abi?" -josé manuel pinto

her şeyden önce tarz sahibisin. o saç falan ince bir zevk sonuçta. valdes gibi "garılar seviyo" diye almıyorsun bi şeyi, zira senin aldığın her şeyi "garılar seviyo" zaten. valdes'in sevgilisi kaç yaşında? 19. seninki? 34. çünkü sen olgun seviyorsun. eyvallah, bu kadar işte. valdes'in evi kaç metrekare? 800. seninki? 450. neden? kışları küçük bir evde geçirmeyi daha dingin buluyorsun. yazları geçirmen içinse andorra kadar bir çiftliğin var. andorra'dan tek farkı, çevresinde fransa ve ispanya değil, pasifik okyanusu var.

ne desen, ne yapsan, her şey senin lehine, asla yenilmiyorsun. bu hayatın tek kazananı sensin pinto. ne manchster'ın gri havasını, ıslak çamurunu, istikrarsız kalecilerini çekmek zorunda olan yedek kaleciler gibisin, ne de trilyonlar kazanıp arap taşağı kokusu solumak zorunda kalan dubai takımı yıldızları gibisin. sen tam olman gereken yerde, yapmaman gereken şeyi yapmıyorsun ve müthiş paran var. tek rakibin los angeles galaxy'nin yedek kalecisi. o da senin çeyreğin kadar anca kazanıyor. ergo, rakipsizsin. yolun açık olsun kardeşim. sen olmayı çok isterdim.

13 Temmuz 2014 Pazar

memleketine atanan memur kız

şimdi sizlere toplumumuzun kanayan bir yarasından bahsetmek istiyorum: memleketine atanan yeni memur kız. peki bunu neden anlatıyorum? çünkü son zamanlarda bunun örneklerini çok fazla görüyorum. 25-26 yaşlarında, annesinden-babasından kaçmak için fırsat kollaması gereken kızlarımız önce memur olup, sonra memleketlerine atanarak bütün maaşı çeyize yatırmaya başlıyorlar. bu da toplumun sıkıcılık yüzdesini çok artırıyor. bazen sabah uyandığımda force'ta öyle bir dalgalanma algılıyorum ki ağlamaklı oluyorum. bu yüzden, son zamanlarda memleketine atanan memur kız dosyasına el atmak istiyordum ve allah-u teâlâ'nın izni ve inayetiyle bugünlerde klavyeye aldığım bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. okurken yer yer içiniz sıkılabilir, mideniz bulanabilir ve yakınınızdaki bazı insanlardan nefret edecek duruma gelebilirsiniz. şaka lan, bi bok olmaz.

"bayan için ideal meslek öğretmenlik abi" -anonim

üniversite hayatı boyunca sırasıyla akademisyen, editör, hostes ve özel okul öğretmeni olmak istediği dolambaçlı yollardan geçip, sonunda "kadın için ideal meslek devlette öğretmenlik" düsturuyla "devlete kapağı atan" hanım kızımızın nirvanasıdır memlekete atanmak. çocukluğunu, genç kızlığını geçirdiği şirin beldesine muzaffer bir kumandan edasıyla dönecektir şimdi. çünkü artık 2000 lira kazanıyordur. tek sorun, kendisini fiat albea'sıyla sabahları serpme kahvaltılara, akşamları belediyenin ramazan organizasyonlarına götürecek memur kocişi bulmaktır. zaten memlekete dönüş de bunun için arzu edilmiştir. anneden "hayırlı kısmet" telefonu beklenir. bu istek sözlere dökülmez belki ama anne, bakışlardan, yürürken duvara sürtünme kuvvetinden anlar bunu. kısmet istenmektedir.

hemen takım elbisenin çok yakıştığı bir memur bulunur. o da aynı duygularla memleketine, gençliğini geçirdiği o yemyeşil, şirin beldeye gelmiştir. akşamları annesinin yanında çay içmek, küçük ağa dizisini izleyerek petit beurre yemek, arkadaşlarıyla ortamlara akmaktan, sınırsız pompiş yapmaktan daha çekici gelmiştir. hayırlısıyla mutlu bir yuva kurup, bellona koltuk takımına boğduğu estetik faciası kartonpiyer lamba göbekli evinde 230 ekran plazma televizyondan küçük ağa izlemek, çay içmek ve ülker kremalı bisküvileri lüpletmek istemiştir.

kızın telefonu oğlana, oğlanın telefonu kıza verilir. ben olsam ikisine de kendi numarasını verip, hangisinin daha gerizekalı olduğunu tespit etmeye çalışırdım. burada bir parantez açmak istiyorum. ve açtım ( telefon numaralarının, katalizör aile bireyleri tarafından gençler arasında takas edilmesi olayını yeni duydum ve duyar duymaz tuvalete koşup ağız dolusu kustum. bizim bir akrabamızın annesi yapmış bunu. gözüne kestirdiği kızın annesiyle konuşup, telefon numarasını oğluna vermiş. kızın annesi de oğlumuzun numarasını kıza vermiş. bu uyumsuz angajman, benim aklıma direkt pasolini'nin ölümsüz eseri yaprak dök-pardon salo'nun şu sahnesini getiriyor.

evet, konumuza dönelim. bu ikisi evlenmeye karar verir ve dillere destan bir düğün yaparlar. düğünde takılan paralarla tüylü halı, istikbal marka koltuk takımı ve küçük ağa dizili 480 inç plazma televizyon alınacaktır çünkü. "hacu bi deyiver bakam bi madde plazma ise o madde nasıldır?" desen, konu hakkında bir kelime bile söyleyemeyecek olan adam eşe dosta hava atar "9 yard plazma tv aldık evkurdan" diye. hatta "şu sağ alttaki küçük ağa yazısını görüyonnu? babamların mutfaktaki televizyon tam onun kadar ahahahauhahusadhaorewr" diye espri bile yapar. babasının evinde tuvalette bile televizyon vardır. tuvalizyon koymuşlardır adını eeıheıaheu. kızımızla oğlumuzun iğrenç zevki (ve tam karar aşamasında dürtmeyle karışık çimdikle tebliğ edilen yadsınamayacak düzeyde kadın anam etkisi) bir araya gelip öyle düzenli, öyle sıkıcı ve öyle steril bir ev yaratmıştır ki, askeri disiplinle idare edilen bir biyokimya laboratuvarı bile o kadar düzenli ve steril olmayabilir. ortada güreş tutulacakmışçasına duvarlara dayanan çekyat takımı, tam ortasında laminat parke üzerine serilmiş tüylü, iğrenç bir halı, odayı stadyum gibi aydınlatan beyaz ışıklar ve sürekli açık bir televizyon. ekran büyüklüğü 32 hektar falan. eve vinçle çıkarıp salonda monte etmişler ve asma aparatı yerine istinat duvarı örülmüş. işin en ilginç tarafı ise, bütün bu malzemelerin evkur'dan alınmış olmasıdır. nedendir bilmiyorum ama evkur'da böyle aşırı gelişmiş varoş bir düğüncü mağazası havası vardır. evkur'un içi oğlunu dürtükleyen kadın anam'larla doludur mesela. "playstation'ı kız tarafı alır, sen garışma" gibi telkinlerle, boks antrenörü gibi sürekli taktik vererek hayattan bezdirir oğlunu.

bir de söz konusu düzenli evde daima kadın anam da mevcuttur. bir gitmez o siktiğimin evinden. ne zaman evle ilgili bir update yapılsa, kremalı bisküvi, çay, küçük ağa triosunun tamamlayıcısı olarak koca don paçalarının içine sokulduğu kahverengi, yarı saydam bir çorap giyen anne daima salonun spotları altında ilişkinin yıldızı edasıyla göze çarpar. bi rahat bırak la çocukları. adamlar evleneli 1 hafta oldu ama 1 kez bile öbüşmediler. adam ereksiyon yüzünden kapılardan geçmiyor, sen hala oturmuş bacaklarını ovalarken "havalar da erken soğudu bu sene" diyorsun. birazcık anlayış be kadın. evine gitsene artık ya.

neyse efendim, ne diyorduk, nerelere geldik. buradan türkiye cumhuriyeti devletine, sayın başbakanıma, cumhurbaşkanıma, kuvvet komutanlarıma sesleniyorum. şu kızı lütfen memleketine atamayın. dünyanın sıkıcılık yüzdesini artırıyorsunuz ve çok ayıp ediyorsunuz.

18 Şubat 2014 Salı

gerçek islamın bu olmaması üzerine

 
ortaokulu imam hatipte okumuş olmam dolayısıyla, şefkat ve sevgi abidesi hocalarımıza bazan islamın barış, özgürlük ve mantık dini olmasına karşın müslüman kardeşlerimizin neden özgürlükleri mantıksızca engellemek için savaş çıkarmaya çalıştıklarını sorardık. onlar da "gerçek islam bu değil" derdi. ben o zamanlar 12-13 yaşlarında olduğum için, bu cevap beni tatmin ediyordu. gerçek islamın nerede ve nasıl muhafaza edildiği konusunu merak etmiyorduk. zaten pek umrumuzda da değildi. yine de hocalar bazen "nasa'nın bodrum katında kuran-ı kerim saklıyorlarmış" sözüyle bizleri dehşete sürüklemeyi ihmal etmezdi ve biz buna da inanırdık. günümüzün imkanlarıyla google images'ta "nasa basement" yazıp arattığımızda, şu adreste karşımıza şöyle bir resim çıkıyor:

nasa'nın bodrum katında kitab-ı mukaddeste tebliğ edilen kazan bakım talimatlarını icra eden adam

görüldüğü gibi, resimde kuran yok, fakat o zamanlar ne google vardı, ne images. hatta internetin bile pek olduğu söylenemezdi. ben de o dönem gerçek islamı nasa'nın bodrum katında saklanan kurana benzetirdim. yıllarca godot'yu bekler gibi gerçek islamı bekledik. islam haberleri geldikçe gördük ki, gerçek islam hiçbir zaman gelmeyecek. onun yerine, hep birilerinin karşı kampı yok etmek, savaş çıkarmak, yönetimi ele geçirmek, tecavüzü haklı çıkarmak için kullandığı islam var olacak ama bu hiçbir zaman gerçek islam olmayacak.

sonunda ben de dayanamadım, beklememiz bir işe yarasın diye gerçek islamın bu olmadığı birkaç durumu bir araya getirdim.

1. online dua


başlıkta verdiğim linkte olayın ayrıntılı bir açıklaması olsa da, bu hizmet temelde şunu içeriyor: diyelim ki bir akrabanız öldü. onu mezara gömdünüz. sonra gidip dua okumak zor gelmeye başladı. biliyorsunuz, tanrının dua network'ünün kapsama alanı 50 metre falan olduğu için, merhuma dua okumak için mezarın yanına kadar gitmeniz gerekiyor. yine aynı sebepten, mezarlığın önünden geçerken radyoyu kapatıyorsunuz ki radyo frekansınız dua ağının kapsama alanıyla interferans yaratmasın. neyse, online dua hizmeti sayesinde, önce dua ağına entegre edilmiş yazılımı ilgili merhumun ruhunu çekip alıyor, sonra da bilgisayardan fatiha okutuyor. siz de görevinizi layıkıyla yerine getirmiş bir kul olarak arkanıza yaslanıp malibu'nuzu yudumluyorsunuz.

gerçek islam neden bu değil?
bu durumun islam açısından birçok sakıncası olsa da, en önemli sakıncası, kablosuz ağlarda kimin ne yaptığını denetlemenin imkansız olduğudur. tam mezarlığın ölütabanından ruhu çağırdığınız sırada, üst komşunuz fütursuzca porno izliyor olabilir ve kablosuz ağlar birbirine karışırsa, merhumun ruhu sizin fatihayı bırakıp "dünya gözüyle" bir şeyler görmeye çalışabilir. ayrıca (buraya south park'ta insanlar saçmalamayı bırakıp bilinçlendiği sırada çalan müzik gelecek (i've learned something today müziği)) ölen yakınlarınızın mezarını ziyaret etmek, onları unutmadığınızı, onların hafızanızın bahçesinde solmuş birer çiçek olmadığını kendinize göstermek içindir. bu yüzdendir ki, gerçek islam bu değil.

2. namazı yanlış kıldırdığı için imamı bıçaklamak:
olay, islamın kuralları konusunda hassasiyet sahibi bir kardeşimizin, namazı yanlış kıldırdığını düşündüğü imamı doğraması şeklinde özetlenebilir. kendisi uyuşturucu kullanımından dolayı içeride yatarken denetimli serbestlikten faydalanarak çıkmış, "ulan madem o kadar yattık, boşa gitmesin" diyerek imam kardeşimizi bıçakladıktan sonra kaçmıştır. vaziyetin sembolik önemine değinecek olursak, eagles'ın ölümsüz eseri hotel california'ya referans vermemiz yerinde olacaktır:

Mirrors on the ceiling,
The pink champagne on ice
And she said "We are all just prisoners here, of our own device"
And in the master's chambers,
They gathered for the feast
They stab it with their steely knives,
But they just can't kill the beast

Last thing I remember, I was
Running for the door
I had to find the passage back
To the place I was before
hotel california'ya yüklenen satanik anlamlar ve zanlının ruh hali göz önünde bulundurulduğunda, durumun şarkıyla ilgisinin olabileceğini gözden kaçırmamakta fayda var. belki de şeytandan emir geldiğini düşünmüştü.

gerçek islam neden bu değil?
birincisi, imam avant-garde çalışmak istemiş olabilir. bu durumda o da gerçek islam olmuyor ama bunun da olmadığı kesin, zira islam'ın da öncesinde, on emir sayesinde popüler olmuş bir "öldürmeyeceksin" (לא תרצח [çok biliyormuşsunuz gibi]) ekolü var. napalım, tanrı böyle emretmiş. "ulan ben yarattıkça siz öldürüyorsunuz. bi daha öldüren olursa yakarım (literally)" demek istiyor olabilir. zaten hangimiz tanrı olsa, yarattığı insanları öldüren kimseleri sevmez ve yakar. bu yüzden, bu islam'ın gerçekliği hakkında birtakım şüphelerin olması da kaçınılmaz. din insanları robotlaştırıyor mu bilemem ama burada asimov'un üç robot yasasına değinmeden de edemeyeceğim, zira durumu bu şekilde açıklamak da mümkün:

  1. A robot may not injure a human being or, through inaction, allow a human being to come to harm.
  2. A robot must obey the orders given to it by human beings, except where such orders would conflict with the First Law.
  3. A robot must protect its own existence as long as such protection does not conflict with the First or Second Law.
3. ırak televizyonunda dünya düz mü, yuvarlak mı tartışması:


yukarıdaki videoda, bağdat eşrafından süpürgeci hüseyin efendiyle, ırak'ın odtü'sü gibi bi yerde maşlı çalışan bir fizik profesörü arasındaki tartışmayı görüyoruz. birinci abi dünya düzdür diyor, ikinci abi ise yuvarlaktır diyor. bütün bunların ne önemi var? hepimiz aynı yeryüzünde yaşıyoruz ve islam kardeşlik dinidir. haydi şimdi kardeş gibi öpüşün ve barışın. zaten ırak'ta dünyanın düz veya yuvarlak olması ne işinize yarar ki? sanki marsta sondaj yapacanız amınakoyim.

yalnız bu videoyla ilgili en güzel şey, zavallı kemalist profesörün bir noktada dayanamayıp, üzerinde ışıltılı harflerle science yazan bir kitap çıkarması.



gerçek islam neden bu değil?
islamda "ilim çin'de bile olsa gidip alın" esası geçerli değil mi? geçerli. adam koskoca science kitabını alıp getirmiş mi? getirmiş. bu durumda, ya islam kendisiyle çelişiyor, ya da gerçek islam bu değil. ben ikinci seçeneği işaretliyorum.

4- babanın penisi oğluna takılırsa, seks kime yazılır:


hepimizin bildiği gibi, islam büyük sorular ve büyük cevaplar dinidir. özellikle ontolojik sorunların islamda yeri büyük olmakla birlikte, baba ve oğul arasındaki skor avantajı hususu, bugüne dek müslüman kavimlerde vuku bulan muhtelif husumet ve münakaşanın merkezinde yer almıştır.

mesele bu kadar önemli olunca, babanın penisini kendisine takıp, babanın o zamana kadarki bütün skorunun üstüne yatma düşüncesine sahip hayırsız evlatlar da türemiştir türk-islam tarihi boyunca. işte böyle durumlarda, islam felsefesinin hiç yılmadan cevaplamaya çalıştığı ontolojik sorular devreye girerek, hayatın her alanını düzenleyen islamın kucaklayıcılığının sınırlarını bizlere göstermiştir.

tüm bunlar yetmezmiş gibi, videonun ilerisinde de bahsedildiği gibi, başkasının uzvuyla eşinin saçını okşayan biri, kimin eliyle (veya başka bir uzvuyla) saç okşamış olacak? o saçlar tam olarak neyle okşanmış olacak o zaman? ve en kötüsü de, organları başkasına nakledilen adamın organlarının nakledildiği adam öldükten sonra uzuvları at gibi bir hatunu götürürse, mezardaki kişinin kemikleri sızlamayacak mı? kadın adama blowjob yaparken, adam kadına bukkake yaparken, hele bir de kadın milf ise, hatta adama takılan uzuv falan da hep zenci uzvu olmuşsa, interracial olmayacak mı? "wife banged by black dick before husband's eyes" adında porno video çıkmayacak mı bu ilişkiden? salih amel peşinde koşarken xhamster'a malzeme olmayacak mı mü'min kardeşlerimiz? pop-up reklamlardan pörtlemeyecekler mi? işte bunlar hep islamın cevap aradığı sorular. bizzare porn'un yetersiz kaldığı yerde hayal gücü ve kanal 5 imdadınıza yetişir.

gerçek islam neden bu değil?
islam kolaylık dinidir. arabanın lastiği patladığında başka bir arabanın lastiğini taksan olmaz mı? olur. bu da onun gibi bir şey işte. neticede bununla da gidip geliyorsun. frenler tutmazsa veya kaygan yolda hız yaparsan kamyonu deviriyorsun falan. iki olguyu baştan başa kucaklayan bu analojiden gerekli dersleri çıkarabildiğinizi umuyorum.

5. seks cihadı:



seks cihadı denince aklınıza muhtemelen nuri bilge ceylan'ın iklimler filmindeki gibi bir seks sahnesi geliyordur ama olay bu değil. yukarıdaki linkte de görebileceğiniz üzere, suriyeli askerlerle sevişmek için tunus'tan suriye'ye giden kızlar tunus'a hamile dönmesiyle ilgili bir olay bu. 'askerleri biraz "rahatlatalım"' diyerek suriye'ye giden bu arkadaşların üzerinden resmi kaynaklara göre 100 tane asker geçince, doğal olarak hamile de kalmışlar. bildiğiniz gibi, islamda doğum kontrolüne, korunma yöntemlerine falan pek sıcak bakılmadığı için, bu sonun kaçınılmaz olduğunu söylememize gerek yok.

gerçek islam neden bu değil?
tanrı adına yapılan bir savaşın tam ortasında silah arkadaşlarınızın hiçbir sebep yokken seks yapmaya kalkışılmasını pek takdir etmeyeceğinizi varsayıyorum. hadi her şeyi bir kenara bırakın, çocuğun aklı ermeye başlayıp da "anne ben nasıl dünyaya geldim" dediğinde vereceğiniz cevap karşısında stan marsh gibi kalması pek isteyeceğiniz bir şey değildir. düşünün, bu çocuk okula gidecek, arkadaşları olacak... bu durumla bütün arkadaşları dalga geçecek ileride. tabii dalga geçmeleri de gerçek islam değil ama seks cihadının da pek gerçek islam olduğunu söyleyemeyiz. ayrıca benim de şu an gerçek islamın ne olup ne olmadığı konusunda entelektüel bir cihat içerisinde olduğumu varsayarsak, benim de playboy mansion gibi bir hayatımın olması gerekir. lütfen saçmalamayalım.


6. kadınların zalim olması ve öldüren retorik:


hiç zalimlerin kurduğu bir komplonun hedefinde olduğunu düşündünüz mü? peki çevrenizdeki bütün kadınların zalim olduğunu? bunları düşündüyseniz sorun yok, ama düşünmediyseniz, yukarıdaki video sizi ibret ateşiyle kavurmak için orada. tıklayın ve izleyin. bazılarınızın yaşam hakkında yaptığı çıkarımlar sayesinde de bileceği gibi, kadınların aslında bir tanecik yaşam amacı var. o da yumruklarımızı sıkmamızı ve dişlerimizi gıcırdatmamızı sağlamak. ütü falan da yaptıkları oluyor ama asıl amaç diş gıcırdattırmak.

ortalama bir kadın

bu tespiti yapan abinin islama yaptığı katkıdan bahsedecek olursak, öncelikle retorik kavramını islam alemine tanıtan bu hocaefendi hazretlerinden başkası değildir. özellikle donuk bakışlarıyla 1. dakikadan itibaren anlatmaya başladığı anekdotla, insanların akrabalarına karşı takınması gereken tutum konusunda en mutemedinden bir mürşid vazifesi görüyor. bu testi herkese uygulamanız gerek. kot giyen teyzenize, küpe takan halanıza, topuklu ayakkabı giyen annenize, kısaca herkese "sen bu kılık kıyafetinle zalimsin!" demeniz gerek, çünkü halanız tek bir amaçla öyle giyiniyor: onu düşünerek mastürbasyon yapmanız ve ara sıra da dişlerinizi gıcırdatmanız için.

ayrıca başka bir açıdan baktığımızda, bu diş ve yumruk sıktırma, insanın piskolocisini bozma işini windows da yapıyor ama kimse çıkıp windows'a zalımsın demiyor. üstüne bir de yüzlerce lira verip bilgisayarına kuran var.

kadınlar: diş hekimiziniz seçimi

gerçek islam neden bu değil?
videonun sonunda hoca bütün ayet ve hadislerin boşa gittiğini söylüyor. halbuki boşa gitmemesi lazım. ayrıca hani dünya bir imtihandı? insanlar açlıktan, susuzluktan ölürken "ama dünya imtihan :(", sokakta yürürken göte odaklanmama zahmetine geldi mi "zalımsın". yoğöyle, gerçek islam bu değil.

7.online tabiyet hizmeti:


online dua örneğinde de gördüğümüz gibi, bilişim mefhumunun yüce dinimiz islam üzerinde modernleştirici bir etkisi mevcut. ihale takip etmekten hesaplara yatan paraları kontrol etmeye kadar, online hizmetler islama birçok katkıda bulunmaktadır. bu katkılardan biri de şüphesiz tabiyetlerin kabul edilip edilmediğinin online ortamda kontrol edilmesidir. şayet velîlerdenseniz, 56k bağlantıyla vahiy almak gibi bir güzelliğe sahip oluyorsunuz. 56k modemle vahiy alma olayını aslında zamanında çoğumuz denemişizdir. mutlaka hatırlayanlar olacaktır. temelde şöyle bir şeydi:


gerçek islam neden bu değil?
burada da kablosuz bağlantılara içkin tekinsizliğe ek olarak, kişinin tanrıyla iletişim kurduğu iddiasını görüyoruz. dinle ilgili olayları pek salladığımdan değil de, bu kadar basit olmaması gerekir, değil mi? hem bu süper gücü böyle saçma sapan isteklere kullanırsa, bir yerden sonra insanın mana'sı biter. ben bu amcanın yerinde olsam, "bana ne ulan senin tabiyetinden mantar hoşafı!" diye cevap verip, kendimi at yarışına falan verirdim. gerçi o da gerçek islam olmayabilirdi ama sonuç olarak bunun da çok gerçek bir islam olduğunu söyleyemeyiz.

bonus: teramisin dusası

gerçek islamın bu olmadığı dışında buna söylenecek fazla bir şey yok. sit back and enjoy the show.

26 Ocak 2014 Pazar

bilal erdoğan - ibretlik anekdot

ÇOK ETKİLENDİYİM Bİ HİKAYE OKUDUKTAN SONRA AMİN DEMENİZ DİLEYİLE
MEROPE'UN UYARISIYLA GELEN EDIT: GENÇLER AŞAĞIDA OKUYACAĞINIZ ANEKDOT ŞAŞIRTICI VE BEYNİN ÖN LOBUNDA KALICI HASARA YOL AÇABİLİCİ BİRTAKIM UNSURLAR İÇERİR. BU UNSURLARDAN KORUNMANIZ İÇİN GEREKLİ GENEL MANTIK BİLGİLERİ İSE METNİN HEMEN ALTINDA VERİLMİŞTİR AMİN



burda benim takıldığım o kadar çok mevzu var ki... listelemek gerekirse:
1. yaklaşık 1.80 boyunda olduğunu tahmin ettiğim bir insanın, yürürken iki ayağı üstünde dua eden bir karınca görmesi

1.1. karıncanın dua ettiğinin varsayılması. burnunu karıştırıyor olamaz mıydı? bence olabilir. zaten hayatında bir kez bile cumaya gitmiş bir insan, camide burnunu karıştıran amca popülasyonundan bile, ibadetle burun karıştırmanın aslında iç içe kavramlar olduğu çıkarımını yapabili. hatta şeytanın adem'e secde etmemesinin arkasında yatanın bu olduğu rivayet edilir.

2. hikayeye göre yağmur duası çok tutunca ortalığı sel götürmüş. lütfen kendimize gelelim; bu iyi bir şey değil. azıcık bir su baskını dahi olduysa, en başta karınca ölmüştür. bu işin bir kararı yok mu? trafiğin felç olmasını saymıyorum bile. belki de "alalh cc" ile "h.z. süleyman" [sic] arasındaki o efsanevi diyalog sırasında karınca ölümle pençeleşiyordu.

2.1. karıncanın duasına bir insanın amin demesiyle karıncayı boğacak bir yağmur yağması, insan ve karıncanın tanrı karşısında eşit olmadığı anlamına gelmez mi? "yaratılmışların en yücesi" geyiğini falan bir kenara bırakalım. mesela siz tanrıdan bir rolls royce dileseniz ve tanrı size rolls royce verdiğinde, ötv'si yüzünden yiyecek ekmeğe muhtaç kalsanız, bu duaya amin diyeni yakalayıp dövmez misiniz? ben olsam döverim, ama önce bi tur atarım tabii rolls royce'la. bir de facebook'a koymak için aracın ön panelinin de kadraja dahil olduğu bir fotoğraf çekip "hoff trafikkk" yazarım.

2.2. ya karınca "her gün üstümüze basıp bizi ezen insanlara nalet olsun?" deseydi ve h.z. süleyman sığ vizyonuyla "aa iki ayağı üstünde bir karınca. muhtemelen yağmur duası ediyor. dur şuna bi kıyak çekelim amin!" deseydi ne olacaktı? ya götü boklu bir karınca tarafından bütün insanlık helak olsaydı? (bu maddeyi sadece helak kelimesini kullanmak için yazdım. biliyorsunuz, içinde helak kelimesi geçmeyen metnin dini bir metin olması çok zor)

3. kimse amin demediği için duaların kabul edilmemesi biraz saçma geldi açıkçası. aslında bu noktada çok önemli bir mesaj da veriliyor olabilir. yalnız başına fiş veya prizle devreyi tamamlamak mümkün değil. işte öğrenmemiz gereken bu. kıssadan çıkarılacak hisse tam olarak bu. artı kutbu bağladın. ya eksi kutup? sonuç olarak her şey kendine döner. hepimiz bir gün tanrıya döneceğiz ama biz dua ettiğimizde tanrının bize dönmesi garanti değil.

4. koskoca metinde sadece bir yerde nokta kullanılmış, onda da yanlış kullanılmış.

hutbemi, sabah gazetesinin verdiği mesnevi'den bir alıntıyla bitirmek istiyorum: "salih'in devesi görünüşte deveydi. o zalim kavim, bilgisizlik yüzünden deveyi kesti". burada deveyle kastedilen söz olabilir. hepinize gani gani akıl sağlığı diliyorum.

23 Ocak 2014 Perşembe

tartışma programları üzerine



bloomberg'de amcanın teki 2 saattir bach'tan bahsediyor. adamın küfrettiğini söyledi, seksi çok sevdiğini söyledi, arkadaşlarına eşek şakaları yaptığını söyledi. karşısındaki adamla birlikte güldüler, eğlendiler. bizde böyle bi program olsa ve mesela yunus emre'yi anlatsalar. "ya emre reyiz iyi hoştu da ağzı lağım gibiydi, 20 haneli bi köyü cehennemin dibine götürecek kadar küfrederdi, ha bir de taptuk emre'ye bi gün şaka yapayım derken dirseğini çıkarmış. öğleden sonraları da pompasız geçmezmiş" gibi bi şey söyleseler, heralde programı izleyenler hakkında bile soruşturma başlatılırdı. zaten bi kere stüdyoya mutlaka 2 tane "yunus emre uzmanı" çağırırlardı ve o iki kişiden biri mutlaka yozgat aksanıyla ortalıkta retorik bir terör estiren ilahiyatçı bir dayı olurdu. o ilahiyatçı durmadan kavga çıkarır, allahı seven insanın seks yapmayacağını falan söyleyip dururdu ve bütün olay programın 2. dakikasında kavgaya dönüşür, insanlar birbirinin ne söylediğini hiç duymadan karşı tarafa bağırırdı ve saatlerce süren program, hiçbir şeyden bahsedilmeden sona ererdi. biz niye böyleyiz lan? mesela biri gelip "abi yunus emre'yi duydun mu ne yapmış? seks yapmış" dese, genel duygu durumunda en ufak bi değişiklik olmaz. zaten niye olsun ki lan?

bunu niye anlattığımı da bilmiyorum. çok doluyum blog. haftada belki 10 dakika tv seyrediyorum ama bu bile beni sinirlendirmeye yetiyor.

20 Ocak 2014 Pazartesi

lego - demokrasi paketi

lego firması, çok sevdiğim bu paketinde tır ve toma'nın yanı sıra, zaten kendisi de lego adamlara benzerliğiyle dikkatleri celp eden hüseyin çelik'i de seriye ekleyerek, türk lego fan'larının ve işsiz güçsüz geek tayfasının takdirini kazanmış.

kazanılan bunca takdir üzerine yeniden harekete geçen lego, bu sefer de sevilen serinin ahmet davutoğlu modelini yapmış:


tabii ki her zaman yanlışın yanında, doğrunun karşısında olan blogumuza da bunu yayınlamak düşüyor. özellikle ahmet davutoğlu saçının özel bir bağlantıyla gövdeye sabitlenmiş olması, lego'nun kalitesinden ödün vermediğinin ispatı gibi.

18 Ocak 2014 Cumartesi

her çocuğun rızkıyla gelmesi üzerine



sabah kalktığımda televizyondan gelen seslerde böyle bir şeyden bahsediliyordu. her çocuk kendi rızkıyla doğarmış. ben de bu varsayımı olgularla incelemeye karar verdim ve ortaya garip bir sonuç çıktı. denklemimize göre tayyip erdoğan feminist çıkıyor beyler. read at your own peril

islam: her çocuk rızkıyla gelir

islam + iktisat: her çocuk, diğer çocukların rızkını çalarak gelir. halihazırda rızkı olmayan çocuklar, her arzın kendi talebini doğurmasına paralel olarak, gelecekten borçlandırılmak suretiyle zorla rızık sahibi yapılır

islam + iktisat + istatistik: en büyük yüzdesine en az sayıda kişinin sahip olduğu rızık toplamının her yüzdelik dilimi aynı hızla bölünmez ve en hızlı bölünen dilim, en küçük dilim olma eğilimindedir. bu dilim bölünmeye devam ettikçe, büyük dilimler büyüklükleriyle doğru orantılı olarak büyüyecek ve enflasyona yol açacaktır

islam + iktisat + istatistik + feminizm: iktisat ve istatistik her zaman erkeklerin elinde şekillenmiştir ve bütün bu denklem aslında kadın öznesini engelleme projesidir. hatta çocuğun doğmak yerine dünyaya "gelmesi", kadın söyleminin dilde yok edilmesinin sonucudur

islam + iktisat + istatistik + feminizm: + akp: bence ne olursa olsun üreyin. istatistiğe fazla kafa yorarsan sıyırırsın

sonuç: akp wins

not: feminizm kısmını "hadi canım, olur mu öyle şey" diyerek mantıksız bulanlar, bkz. "is the subject of science sexed?" (irigaray, 1987)

30 Aralık 2013 Pazartesi

netbook üzerine



muhtemelen gelmiş geçmiş en işe yaramaz bilgisayar konsepti netbook'tur. yetersiz donanım özellikleri zaten çoğu kişi tarafından bilinen bir gerçek. bunun üstüne bir de windows 7 gibi sistem kaynaklarını somuran bir işletim sistemi; o da yetmezmiş gibi kullanıcı tarafından kurulmuş google chrome gibi ağır aksak bir browser'la iyice allahı şaşan bir cihaza dönüşmektedir.

tabii ki bu demek değildir ki netbook'lar pazarlanamayacak. hiçbir boka yaramayacağı herkesçe bilinen birçok cihaz gibi, netbook'ları pazarlamak da mümkün olmuştur. ilk çıktığı zamanlarda netbook'ların üstünde rengarenk etiketler olurdu. etiketlerin üstünde explorer logosu, müzik notası, film şeridi figürü falan bulunur; pratikte hiçbir değeri olmayan ve yaptığı her şey başka cihazlarla da yapılabilecek netbook bir eğlence makinesi gibi lanse edilmeye çalışılırdı. aslında zamanının vcd player'larıyla yapılan bir şeydi bu. ara teknoloji olduğu belliydi ve sadece bilgisayarı pasif bir eğlence amacıyla kullanan tüketiciye hitap ediyordu.

zaten elektronik mağazalarına gittiğinizde de tezgahtarların bunu size kakalarken sahip olduğunuzu varsaydığı motivasyonlar bunu destekler nitelikteydi. bilgisayarlar hakkında çok az şey bilen insan, tezgahtara 3-5 sikko film izlemek, gazete sitelerine bakmak, mp3 dinlemek istediğini söylediğinde, tezgahtar hemen pahalısından bir netbook tavsiye ediyor, adamımız da pek anlamadığı için alıp gidiyordu. aslında aldığı netbook'un sistem özellikleri söylediklerini yapmasına yeterdi ama sorun şu ki, hayatta hiçbir şey hiçbir zaman o kadar basit değildi.

evine gelip bilgisayarını bir heyecanla kutusundan çıkaran müşteri, kendisine gösterilen yönergeleri takip ederek işletim sistemini ve cihazın markasının ciddi hiçbir boka yaramayacak bir bilgisayar için her biri ayrı gereksiz binlerce sistem aracını kuruyordu. her birinin de süper havalı isimleri vardı bu sistem araçlarının. toshiba assistance desk, toshiba system diagnostics analyser, system notification manager, soundlightning multimedia audiovisual enhancement toolbar, bluetooth distributive operation service gibi isimleri olan ve daha kimsenin ihtiyaç duyduğuna, ihtiyaç duyduğunda da bilgisayarı kilitlemeden kullanmayı başarabildiğine rastlanmamış bir sürü sistem aracı.

bir de temel işlevlerini bile rahatça yerine getiremeyen bu bilgisayarcıkları kullanıcısıyla dertleşen bir hal 9000'e çevirme çabası vardı ki, belki de en zavallı olanı buydu. mesela bir usb bellek bağladığınızda 4 tane sistem aracı birden çalışmaya başlayıp bilgisayarı yaklaşık 10 dakika felç ettikten sonra "bilgisayarınıza yeni bir cihaz bağladınız. soundlightning multimedia enhancement service ile açıp izlemek ister misiniz? sisteme yeni bir cihaz bağladınız. bu cihaz ile ne yapmak istersiniz? ne verelim abime?" türünde 20 tane mesaj birikir ve kullanıcı o sırada kabız olurdu. bunu kullananlar gerizekalı ya, kullanıcının kucağına bir bilgisayar değil, torununu oturtmuş gibi hissetmesi gerek. kucağınızda otururken "yeni bir cihaz bağladınız" diyen bir torun düşünün mesela, öyle bir şey. bu muhteşem şeyi herkesin hissetmesi lazım. zaten bunu kullanacak kişi bunda makale mi yazacak, kod mu yazacak, yoksa mynet okey mi oynayacak? tabii ki mynet okey. öyleyse neden soğuk bir arayüzü olsun değil mi? bence de. ver notification manager'ı anasını satayım. sabah bilgisayarı açınca günaydın desin, hoşgeldin desin, güle güle desin, hal hatır sorsun, sürekli kullanıcıya bi şeyler söylesin. pil bitmek üzere desin, az sakin kullan şunu desin. sürekli bi şeyler söylesin kullanıcıya; hiç susmasın. kullanıcı mynet okey oynuyor sonuçta. dijital bir yancısı olsa fena mı olur?

yapısal sorunlara hiç girmiyorum bile. göt kadar alana qwerty klavye + türkçe karakterleri sığdırma şelanjı (challenge) zaten kullanışsız olan bu cihazları hepten içinden çıkılmaz bir hale sokuyor; carpal tunnel'ından tut da türlü rsi rahatsızlığına sevk ediyordu kullanıcıyı. yine de zamanında iyi siktiler milleti. ne multitasking yapacak donanıma, ne de ekran boyutuna sahip cihazları çılgınca kaktırdılar insanlara. insanlar da aldı, 1-2 ay kullandıktan sonra o kadar sistem aracı ve her şeyi somuran işletim sisteminin istekleriyle başa çıkamayıp aforoz etti aleti. ben zamanında da söylemiştim böyle olacağını. her eve 30 tane bilgisayar almayın; bu bilgisayar, internet dediğimiz şey eskinin televizyonunun yerine geçmek üzere; gelin etmeyin dedim ama çoğu insanın tüketim çılgınlığından gözü dönmüştü bir kere.

satın alındıktan 15 dakika sonra yavaş yavaş göte girmeye başlayan netbook

ülkede netbook çılgınlığı tam gaz devam ederken birçok şeyi de anlama fırsatı yakalamıştım. bunlardan birincisi ve belki de en önemlisi, bir cihaz alınırken ne amaçla kullanılacağı kapsamının mümkün olduğunca dar tutularak keskin çizgilerle belirlenmesinin gerekliliğiydi. yani her şeyi minimum işlevi için kullanmanız gerekiyordu. bilgisayar alıyorsanız sadece bilgisayarda yapabileceğiniz bir şey yapmalıydınız. mesela film seyredecekseniz dvd player ve düzgün bir televizyon almak en iyisiydi. tabii bunu söylerken, masaüstü bilgisayar gibi bir yük beygirini gözardı ediyorum. masaüstü bilgisayar çok esnek, güçlü ve nispeten hesaplı bir çözüm olduğu için, onunla istediğiniz her şeyi yapmanız daha olası. netbook, smartphone, tablet gibi şeytan icatlarında ise "ben ipad'i kitap okumak için olum" diyorsanız, o ipad'de mümkünse sadece kitap okuyun. bazen cep telefonu almak üzere piyasa araştırması yapan insanlar görüyorum ve adamlardaki maymun iştahını, doyumsuzluğu, beklentiyi gördükçe benim içim burkuluyor. gerçi onların da bir suçu yok. reklamlarla şişirilen ürünlerin insan ideası üzerindeki yansımasında oluşan kırılmalar bunun sorumlusu. galaxy note tanıtımı gören biri, bu cihazın, bütün sorunlarını bitirecek bir tanrı olduğuna ikna oluyor. bu durum iphone için de geçerli. sonra forumlarda okuyoruz, adam aynen şöyle yazmış: "telefonun dizi performansını beğenmedim. pili çok çabuk bitiyor". kimse de çıkıp demiyor ki "telefondan niye dizi izliyorsun allahın manyağı?"

sonra bu kişiyi evinize davet edip iç dünyasına küçük bir yolculuğa çıkıyorsunuz. 2 yıl önce "bunda güzel dizi izlenir" diyerek 23 inç monitör almış. sonra "ben bu diziyi neden ferah ferah salonda izlemiyorum?" diye düşünerek bir de dvd player almış. tam bu olayın üstünden 3 ay geçmiş ki, adam "haftasonları uyandığımda yataktan çıkasım gelmiyor ama dizi izlemek istiyorum" diyerek taşınabilir dvd player almış. sonra dizilere altyazı embed etmek, cd'ye yazmak falan çok zor geldiği için adamımız bir de netbook almış ama bu sefer de yatağa yatarak dizi izlediği zamanlarda uykusu geldiğinde bilgisayarı kapatmak falan zor gelmiş ve adamımız bir düğmesine basıp kolayca kenara koyabileceği bir dizi izleme cihazına ihtiyaç duyduğu sırada karşısına samsung galaxy ultra mega note 4 çıkmış. adam onu almış tabii ama bu sefer de şarjı pek gitmiyormuş. adamımız dizi izlemek için 8 tane falan cihaz almış olmasına karşın rahat rahat dizi izlemeyi başaramamış ve şu sıralar ipad almayı düşünüyormuş. ben almadan söyleyeyim, ipad'in dosya sistemine alışamayacak bu adam. itunes yüzünden onu da kullanamayacak. artık o zaman ne alır bilmem.

kısacası, netbook alıyorsanız, onunla (mümkünse flash unsuru içermeyen) 2-3 siteye girin. sadece bunu yapın. ipad alıyorsanız da bunu yapın veya pdf okuyun. telefon alıyorsanız, bu siktiğimin aletini sadece arama yapmak ve mesaj göndermek için kullanın. bir de çok seviyorsanız sosyal medya için kullanın, çünkü sosyal medyanın akıllı telefonları daha etkin pazarlayabilmek amacıyla ve dolayısıyla bu tür cihazlara yönelik olarak optimize edilmiş bir biçimde tasarlandığını söyleyebiliriz. her yerde her şeyi yapmaya çalışmayın. mesela yatıyorsanız uyuyun; dizi izlemeyin. yemek yiyorsanız bir yandan ağzınızı açıp dizi seyretmeyin. aslında bana kalırsa hiç seyretmeyin o gerizekalı hollywood klişe çöplüklerini ama illa izleyeceğiz diyorsanız da, bunu salak salak pozisyonlarda yapmayın. zaten 10 dakika ya sürüyor ya sürmüyor siktiğimin yemeğini yemesi. onu yeyin, sonra gidin ne izleyecekseniz izleyin.

benzer biçimde, netbook'u da bu kadar kullanışsız kılan bana göre her şeyi çok zor yapıyor olması. browser açıyorsunuz, flash açarken afakanlar basıyor; film seyretmek istiyorsunuz, kucağınızda ısınıyor, kucağınıza almadığınızda küçücük ekranda ne döndüğünü anlayamıyorsunuz; omegle üzerinden cybersex yapayım desen, kamerası çok aşağıda kalıyor ve ekranı yukarı kaldırdığınızda tam bir gerizekalı gibi görünüyorsunuz. "hiçbir şey yapamıyorum, bari portatif ama standalone bir müzikçalar gibi kullanayım" düşüncesiyle mp3 açıyorsunuz, cihazı tasarlayan dehanın hoparlörleri cihazın altına koyduğunu görüyorsunuz. dolayısıyla ses istediğiniz düzeyde gelmiyor. ses iyi gelsin diye götünü kaldırıyorsunuz, bu sefer de şarkı çalarken bir yandan mail atamıyorsunuz. "soundlightning multimedia sistemini açıp ses ayarı çekeyim" diyorsunuz ama soundlightning açıkken müzik takıla takıla ilerliyor. "senin kitabını sikerim lan" diyerek aleti yumruklamaya başlıyorsunuz, bu sefer de hacı babanıza yakalanıyorsunuz. kısacası her boka yarıyor ama hiçbir boka yaramıyor alet. ayrıca merak ettiğim bir nokta var. her boka özel işletim sistemi geliştiren windows neden netbook'lar için de sistem kaynaklarını daha az kullanan bir işletim sistemi yazmıyor? bu çok zor olmasa gerek. en azından bütün netbook'lara koşa koşa win7 kurmak yerine bazılarını xp olarak bıraksalar, fiyatları aynı olsa dahi eminim kimse win7 olanı almazdı. ubuntu kurulabileceğini zaten sanmıyorum da mesela haysiyetli bir marka da çıkıp şunlara beleş bir işletim sistemi atsa olmaz mıydı? üzerinde minimum uygulamalar bulunan, sistemi pek yormayacak, saçma sapan sistem araçlarından arındırılmış özel bir işletim sistemi güzel olmaz mıydı? olurdu tabii. peki neden yok? eşşeğin zikinden dolayı. o zaman netbook'lar gerçekten rahat bir biçimde kullanılır ve güncellenmesi gerekmezdi de ondan. bunu alan kişinin 3 ay sonra yetersiz bulup başka bir laptop alması gerek değil mi? sizi orospu çocukları sizi.

14 Haziran 2013 Cuma

boykot



boykot fikrini sürekli dile getirip duruyordum. hatta bana göre hükümetin insanların özgürlüğüne karışmasını önlemenin en temel çözüm yolu buydu. bugüne kadar hiç doğru dürüst uygulanmamış olsa da, şu son olaylarda birçok kişi tarafından az da olsa benimsendiğini gördüm. bugün bana şöyle bir mail geldi. siz de çevrenizdeki insanlarla paylaşırsanız sevinirim:

Bir bir hareket metnidir. Bu bir sivil itaatsizliktir. Ekonomiyi çkertirseniz, sizin alışverişinizden para kazanan marka, iş adamı AVM'ler de çökecektir. Sadece 1 ay dayanın. 1 ay alışveriş yapmayın. Ayakkabı almayın, tişört almayın, dışarıda kahve içmeyin, küçük esnaftan alışveriş yapın. Kimse yaralanmasın ama etkili bir birlik olalım. Sivil itaatsizlik, ekonomiyi çökertecek, para kazanan adamı da vuracaktır.
AVM'lere günde 30.000-35.000 kişi giriyor. AVM'lerin önüne yığılalım, pankartlar asalım, onlar çıkartsın biz tekrar asalım. Alışveriş yapmayalım, yaptırmayalım. Bu maili bütün arkadaşlarınıza forward edin. Alışveriş yapan, para kazandıran kesim biziz. Parayı harcıyan, ekonomiyi döndüren, o biber gazının vergisini veren biziz.
Sadece alışveriş yapmadan uygulayacağımız yaptırım, ekonominin çökmesine sebep olacak. Bırakın, para kazanmaya devam edenler çöksün. #alisverisyapma
Lütfen paylaşın, her yerde paylaşın!

--- mail'in sonu ---

ayrıca, ülkeyi yasal olarak diktatörlüğe götürecek yeni bir mit yasası hazırlanıyormuş. birçok haber sitesi bunu doğruladı. adamlar ülkede kendileri gibi olmayan herkesi ezmeye hazırlanıyor ve bir şeyleri değiştirip keskin bir dönüş yaratmak istiyorsanız, boykota destek verin. ben bu olaylar başladığından beri, yani 2 haftadır temel ihtiyaçlarım (gıda, su vs.) dışında hiçbir şey almıyorum. evde çay bitti ve çayı çok seven bir insan olmama rağmen çay bile almıyorum. çay almayınca şeker almama da gerek kalmıyor. daha az bulaşık yıkanacağı için bulaşık makinesi tabletini daha az kullanıyorum vs. bu böyle gider aziz dostlarım.

http://www.zaman.com.tr/gundem_taraftan-tartisilacak-iddia-mit-yasasiyla-muhaberat-devleti-kurulmak-isteniyor_2099999.html

aynı haber radikal'de de yayınlanmıştı ama linkini bulamadım. bu durumda "ne yapmalıyız" sorusunun cevabı bence mümkün olan her şeyi boykot etmek. muhtemelen artık bunu söyleyene deli gözüyle bakıyorsunuz ama ben bunun kilit öneme sahip olduğunu düşünüyorum. bu iddia zaman'da bile çıktığına göre doğru olması muhtemel. bir internet sitesine girdiğiniz için veya komşunuza şüpheli gelen bir davranışınızdan dolayı evinizden alınıp işkenceye maruz kalmak istiyorsanız siz bilirsiniz tabii ama istemiyorsanız en azından 1-2 ay hayati şeyler dışında hiçbir şey satın almayarak, bankadan bütün paranızı çekerek, kredi kartlarınızı iptal ederek hükümetin kölesi olduğu sermayenin işleyişini biraz sekteye uğratabilirsiniz. sadece mal değil, hizmet almayı da reddetmek mümkün. ben bugün telefonumun internet paketini iptal ettim ve daha ucuz bir tarifeye geçeceğim. telefonla konuşma işini skype üzerinden yapabileceğim birçok arkadaşım var. interneti zaten en düşük pakette kullanıyorum. bunu toplu halde yaparsak, halkın yanında şirketlerden de baskı görecekler. 

zaten unutmamamız gereken nokta hükümetin kesinlikle umrunda olmadığımız gerçeğidir. hükümetin umrunda olanlar ise şirketler. yani "biber gazı atıyorlar! sağlığımızı tehdit ediyorlar! 4 kişiyi öldürdüler, 5000 kişiyi yaraladılar" şeklinde bir feryat, bizim daha fazla sinir olmamız dışında bir işe yaramayacak. çok uç şeyler yapmaya gerek yok. kendinizi başbakanın yerine koyun. nefret ettiğiniz bir insan topluluğuna her türlü zararı vermeye çalışıyorsanız, onların çektiği acılar umrunuzda olur muydu? benim olmazdı. asıl işe yarayacak olan, sermayeyi yaralamaktır sevgili blöğ kardeşlerim. zaten çevrenize bakın, akp seçmeni olduğunu her fırsatta belli eden adamların harcamaları değil, sizin harcamalarınız ekonomiyi ayakta tutuyor. korkmayın, bugüne kadar 2 parça kıyafet veya cep telefonu almaktan vazgeçen kimse ne ölmüştür, ne de hayatı çekilmez bir hal almıştır. 

hatta insanların artık kullanmadığı eşyaları takas edebileceği veya verebileceği, freecycle benzeri bi şey oluşturabiliriz para harcamamak adına. insanlar ihtiyaçlarını yazar ve paylaşabilecek durumda olanlar paylaşır. böyle bir şey olursa benim de verebileceğim eşyalar var.

normalde hükümetin gitmesini bile tam desteklediğim söylenemezdi. bana göre gelen de bunlardan pek farklı olmayacaktı. hala da farklı olacağını sanmıyorum. yani aslında çoğumuzun ihtilal yapma gibi bir amacı bile yok. tek istediğimiz, kişisel özgürlüklere müdahale edilmemesi ve yasaların herkes için eşit biçimde işlemesi. ha bir de akp'nin yandaş torpili fanatizmi de bitse iyi olur. mesela şöyle amcalar var. bu adamın söylediği suç değil mi? tedbirsiz bir hareketi örtbas etmeye çalışan insan suç işlemiyor mu?


ha bir de gazetecilere rüşvet teklif etmiş.  bu adam ne sizden, ne de benden yetenekli veya zeki. böyle bir konuşma üslubuna, böyle köylü kurnazı tavırlara sahip bir adamı yolda görseniz dikkate almazsınız ama bu adam giresun valisi. düşünebiliyor musunuz? şahsen bir şirketim olsa, bu adamı çaycı bile yapmazdım. aynı şekilde:

http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/haci-ingilizce-konustu-have-are-you-haberi-69864

şu adam isviçre'de basın ataşesi. bir düşünün güzel kardeşlerim, siz 2-3 milyar para kazanacam diye götünüz çıkarken, bu adamlar bilmemkaç bin euro para kazanıyor ve artık partinin bu yüzsüzlüğü dayanılmaz bir hal aldı.

mit yasasına dönecek olursak, bu yasanın halkın güvenliği için olduğunu söylemek için gerizekalı olmak gerek. doğu almanya'da stasi diye bi teşkilat vardı. biraz araştırıp okursanız, sizi neyin beklediğini görebilirsiniz.


mevcut durumda bile idris naim şahin mecliste (kahvehanede değil gençler, sorulan bir sorunun resmi olarak cevaplanması gereken bir yerden bahsediyoruz) bu kadar rahat bir biçimde, çocuk kandırır gibi hareket ediyorsa, bu biraz da bizim sayemizde. kısacası, harcadığınız her kuruş, bu adamların yerlerini daha da sağlamlaştırmasına, insanları daha kolay manipule etmesine yardımcı oluyor. benim de arabam var ve işyerine arabayla 6-7 dakikada gidebilmeme rağmen, geç kalma pahasına toplu ulaşımı kullanmam beyinsiz olduğumdan değil. unutmayın geçler, bir alışveriş merkezine girdiğinizde gördüğünüz markaların %95'i size hitap ediyor; akp seçmenine değil. yabancı yatırım varsa biz tükettiğimiz için var; onlar tükettiği için değil.

bildiğiniz gibi, hükümet zaten yürütmeyi durdurma kararı verilmiş gezi parkını şimdi de referanduma açmaya çalışıyor. sanki mesele sadece parkmış gibi, bunu resmi bir referandumla çözmek istiyorlar. burada akp'nin referandum anlayışına da değinmek isterim:

 
yani güzel kardeşlerim, elinizdeki güç referandum değil, paranız. tutun o parayı, harcamayın ve olacakları izleyin.
Related Posts with Thumbnails

günün chuck norris olgusu

Chuck Norris Fact Widget

squarO