sade tasarımıyla gözü en az yoran, boktan içeriğiyle beyni hiç yormayan blog ödülü - 2009

26 Aralık 2012 Çarşamba

hakkari üniversitesi ile akademik trollüğe giriş

daha önce sağ tandanslı über kişi veya kurumların beyanlarının yakın okumasını ve her biri birbirinden bağımsız ilim irfan kurumları olan üniversitelerimiz üzerinde oynanan kirli oyunları blogumuzda dile getirmiştik. üniversite içi trollükten nasibini alan bu kez hakkari üniversitesi.

let'z Get to Gether end fill owl rite

şimdi hakkari üniversitesi'nin, şu sıralar gelenin gidenin vurduğu odtü'ye karşı korka korka kaleme aldığı 2 paragraf yazının (başka şansımız varmış gibi) yakın okumasını yapıp, aristo'dan bu yana sıkıcı bir biçimde uygulanagelen temel mantık çıkarımlarını kullanarak, actual data ile arasındaki ilişkinin geçerliliğini ele alacak ve yazıyı yazan kişinin troll olup olmadığına karar vereceğiz. 

hakkar1 ün1v3rs1te5i ma5aü5tü araÇıı by L0n3Ly_w0Lf92

öncelikle yazımız:

Her türlü düşüncenin özgürce ifade edildiği, demokratik olarak tartışılıp geliştirildiği bilim yuvaları olan üniversiteler, bir ülkenin kalkınmasında ve ilerlemesinde mihenk taşıdır. Bilimin gelişmesi ve ilerlemesi demokratik ve özgür ortamlarda gerçekleşir. Özgürlükler ise şiddetten uzak ortamlarda gelişir. Düşüncelerin ifade edilmesinde şiddetin yeri yoktur.
Ancak, 18 Aralık 2012 günü Göktürk-2 uydusunun fırlatılma töreninde yaşanan şiddet olayları bu camianın bir bireyi olan Hakkari Üniversitesi ailesini derinden üzmüştür. Üniversitelerin içinde hayat bulmaması gereken bu olayları, ülkemizin yıllarca acı tecrübeler edindiği bu senaryoları hak ve özgürlükler açısından iyi niyetli değerlendirmemiz mümkün değildir.
Önceden planlandığı düşünülen bu eylemleri tasvip etmediğimiz gibi
üniversitelerin kavga yeri olmadığını, bu yöndeki her türlü tavır ve davranışı kınadığımızı kamuoyuna duyururuz.
Melis Acar / 8A

bu yazıyı rektör yazmış. rektör kelimesinin etimolojik kökeninin rektum olduğu yönündeki tezimi bir kenara bırakıp, metnin anlamına odaklanmaya çalışacağım.

1- Her türlü düşüncenin özgürce ... ilerlemesinde mihenk taşıdır.
2-  Bilimin gelişmesi ve ilerlemesi ... gerçekleşir.
3-  Özgürlükler ise şiddetten uzak ortamlarda gelişir.
4-  Düşüncelerin ifade edilmesinde şiddetin yeri yoktur.
-----------------------------------------------
∴ this sux

rektör kardeşimiz ilk 4 cümlesinde üniversitelerin her türlü düşünceye açık yerler olduğunu, bilimin böyle ortamlarda geliştiğini, özgürlüklerin ise şiddetten uzak olduğunu, therefore üniversitelerde şiddetin olmaması gerektiğini söylüyor. atv ana haber'in deyimiyle, "buraya kadar her şey normal". en azından sizi orta 3'te sizi sınıfın en iyi yazarı yapar diyeyim. asıl semantik facia ise bundan sonra başlıyor. 


anlamlı konuşmak bu kadar zor

sıradaki paragrafta rektörlük küçük bir numaraya başvurmuş. halk arasında anaphora resolution olarak bilinen şeyi kullanarak, iki tarafın da kendine göre şekillendirebileceği bir discourse yaratıyor. nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim. şimdi adam demiş ki "Üniversitelerin içinde hayat bulmaması gereken bu olayları, ülkemizin yıllarca acı tecrübeler edindiği bu senaryoları hak ve özgürlükler açısından iyi niyetli değerlendirmemiz mümkün değildir." oğlum, "bu olaylar" diyorsun da bu olaylar hangi olaylar? polisin öğrenciye uyguladığı şiddet mi? öğrencilerin polise uygulayamadığı şiddet mi? bi dakika şimdi hangisini kınıyorsun? öte yandan, bir askeri operasyon bile en fazla 100-150 askerle yapılırken, bir üniversite kampüsüne (yani 51. bölge falan değil, odtü kampüsü) 2500 polis, bilmemkaç tane toma, tonlarca biber gazı, gaz bombası vs. ile gelmek şiddet değil mi acaba? gerizekalı takliti yapmasana rektör kardeş; biraz açık konuş.

neyse, son paragrafımıza geçelim:
"Önceden planlandığı düşünülen bu eylemleri tasvip etmediğimiz gibi
üniversitelerin kavga yeri olmadığını, bu yöndeki her türlü tavır ve davranışı kınadığımızı kamuoyuna duyururuz."

üniversiteler kavga yeri değildir!!!11birbir

alpha team, a pack of zombies are heading south

 önceden planlanmış senaryolar!!!!11

kısacası, hakkari üniversitesi rektörü öyle bir yazı yazmış ki, aynı anda hem başbakanı, hem odtü'yü, hem de yazıyı okuyan herkesi trollemeyi başarmış. keşke biraz daha güzel yazabilseydin rektör kardeş. benim 9-10 yaşlarında çocuğum olsa ve bana böyle bir kompozisyon yazıp getirse, kendisiyle selamı sabahı en az 1 ay askıya alırdım diye düşünüyorum. ben başbakan olsam senin ağzına sıçardım. böyel belirsiz yalamak mı olur? gerçi kimseyi yalamak istemiyorsan da kusura bakma; hiçbir bok anlamadık yazdıklarından. amatör bir ruhla profesyonelce saçmalamışsın güzel kardeşim, bravo.

tam bu konudaki değersiz düşüncelerimi sizlerle paylaşmıştım ki, dün gece muş alparslan üniversitesi'nin (bu arada alparslan diye üniversite var gençler. mesela birinin kalkıp flagellum dei university diye bir okul açtığını düşünün. sonra bu üniversitenin rektörü olarak şiddeti kınadığınızı...) yakışıklı rektörü televizyon programına çıkıp çok eğlenceli açıklamalarda bulundu.

flagellum dei üniversitesinin logosu


mesela adamımız diyor ki, odtü'de amfilerde sinema gösterimi oluyormuş, yeri geliyor tiyatro oyunu sergileniyormuş, konser veriliyormuş (geçen yıl judas priest konseri olmuştu amfilerin birinde, onu söylüyor sanırım), çay içiliyormuş, ders işleniyormuş falan. bak şu orospu çocuklarına! insan nasıl... bi dakika, dostum ciddi olamazsın! film mi izliyorlar? amfide! yok artık! özgürlüğün ö'sünden anlamayan toronto adolf hitler üniversitesindeki öğrencilere mi özeniyor allah (cc) aşkına bu insanlar?

1.06'da penis dedi!

küfür ve şirk içinde bulunan bu insanlar dünyanın en iyi 16. üniversitesinin öğrencileri. yazık... işi savsaklarsan böyle 16. sıraya düşersin işte! 

peki aşağıdaki videoda göreceğiniz mit'li zibidilerin ilim ve irfanla ilgisini kim açıklayacak? bakın okullarını nasıl edepsiz amaçlar için kullanıyorlar! dedelerimiz sizin dedelerinizin götünü bunun için mi kurtardı ey koreliler? alparslan'ın torunlarının (tamamen kendi iradesiyle gösterdiği) şiddet karşıtı kahramanlık sayesinde mit'ye gir, sonra oppa gangnam, oppa chomsky style falan elin yahudileriyle! seni de sildim emayti! adam değilmişsin...

ne var? atilla taş da yapıyor!

bıyık bırakmanın temporal dinamiğini çözmüş, itü çıkışlı böylesine feyzli bir mühendisin gerçekten de amfi kullanımıyla ilgili sorunlarının olduğunu düşünmek biraz fazla mallık olur. bana göre akp'nin yeni discursive stratejisi bu. brinkmanship dediğimiz olayın yurtiçinde uygulanabilen mikro bir versiyonunu uygulayarak 2-3 hafta sürecek aşırı gündemler oluşturmak. bunu her gündemde gözlemleyebiliriz. kürtaj olayından uludere'ye, suriye'nin düşürdüğü (iddia edilen) uçaktan odtü olayına kadar tüm suni gündemlerde medya ve internet (akp tarafından bir yere getirilen (veya getirilmeyip, freelance olarak badem bıyık modasına ayak uydurmuş) yönetici konumundaki kişilerin saçma sapan twitter beyanları vs.) yoluyla müthiş bir dezenformasyon yapılıyor. bu dezenformasyonun kilit noktası ise brinkmanship dediğim şey; yani her gündemi en aşırı noktaya taşımak.

bıyıklarını yidiğim bu yiğidim ne buyurmuş? odtü'de amfilerde film gösterimi yapılıyormuş, tiyatro oyunları sergileniyormuş, konserler veriliyormuş falan. bu arkadaşımız ya bunların ders esnasında yapıldığına kendini ciddi anlamda inandırmış, ya da kültürel aktivitelerin hepsini birden hor gören gerizekalı seçmen kitlesinin doldurduğu tribüne oynuyor. bana 2.'si daha olası gibi geldi, zira bir itü mezunu olarak, amfilerde film gösterimi yapıldığına şahit olmuş olması gerekir.

böyle durumlarda halkın durumu hızlı bir biçimde çakması ve "abi şimdi sen onu bırak da, ötv ödüyoruz mesela. neden ödüyoruz onu biz?" veya "şimdi kardeş sen odtü'de gösterilen filmleri siktir et de, kişi başına düşen milli gelir nedense hiç yükselmiyor. onu napacaz?" veya "güzel kardeşim, o değil de, araştırma görevlileri çöpçülerden daha az maaş alıyor. önce şu konuya bir eğilelim" gibi sorular sorması gerekir.

peki bunu kimden bekliyoruz? türkiye cumhuriyetinin tek haneli iq'lara sahip vatandaşından. 

son olarak, ortalama gündem ve ortalama türk

13 Kasım 2012 Salı

aman da aman intihar mı etmiş?



amanda todd diye işe ergen bir kızımız intihar etmiş. napak ölek mi? ölmesek de 1-2 ders çıkarabiliriz.

her zaman söylediğim, çocukların özgüvenlerinin aşırı kırılganlaşmaya başlamasının sonucudur. ulan sabahtan akşama kadar seks görüyor adamlar. müzik kliplerinde, filmlerde, reklamlarda, her yerde seks görüyorlar. bazen işyerinin orda dersaneden çıkan tiplere bakıyorum da, erkekler yine ergenliğin getirdiği ara tür özelliklerini yansıtsa da, kızlar destekli sütyenlerle, daracık kot pantolonlar, mini etekler, makyaj malzemeleriyle kendilerini 25 yaşında gibi göstermeye çalışıyorlar. zaten bunları asıl istismar edenleri görüyorsunuz: kendilerinden 3-4 yaş büyük, justin bieber'a benzeyen jöle saçlı tipler.

ulan biz de 15 yaşındaydık, bizim okulda da bullying vardı. ben ufak tefek bi arkadaşı ceketinden sınıftaki askıya asmıştım, sınıftan bi kızı duvara sıkıştırıp yanağını yalamıştım, başka bi arkadaş da benim sıramın altına porno dergi koymuştu. millet birbirinin bacak arasından top geçirip göt parmaklama savaşına girerdi. bazı saf veya zayıf çocuklar düzenli olarak önce dövülür, sonra ağlamasın diye kollanıyormuş gibi yapılırdı, kızlarla dalga geçildiğinde "üff snn b slk..." deyip bizi başlarından def ederlerdi, ne bileyim, böyle şeyler vardı. zaten 13-14 yaşında çocuktan müthiş bir olgunlukla davranmasını beklemek çok saçma. o çocuk tabii ki kendisinden güçsüz olana sataşacak, kızlarla alay edecek vs.

ilkokul 1'i okumadan transit geçmiş, 2, 3, 4, 5, orta 1 ve 2. sınıflarda anne-babadan ayrı, mahalle kavgalarında ayrı, öğretmenlerden ayrı dayak yemiş, adeta dayak manyağına dönmüş bir insan olarak, bir kerecik "bu dayağı atmayacaktın öğretmen bey! bekle de evden ekmek bıçağını kapıp geleyim" gibi düşünceler içine girmedim. belki dayak yedikçe azdım, düzeni bozma telaşımı artırdım ama bir ego sarsılması, ne bileyim, depresyona girmeler falan olmadı. yine de kızlar o zaman da biraz olgun görünmeye çalışırdı, o zaman da sırf kendilerinden 3-4 yaş büyük diye mal mal tiplerle çıkarlardı ama kendilerini bu kadar büyük sanmazlardı.

söylemek istediğim, bullying çözülmeyecek bi sorun mu? gidip öğretmene söylersin, müdüre söylersin, anne-babana söylersin, polise jandarmaya cumhurbaşkanına obama'ya falan şikayet edersin. şikayet edersin yani. peki neden etmiyorlar? çünkü 14 yaşında çocukların nal gibi egosu var artık. müdüre gidip "hocam hüseyin benle alay ediyor yaee" falan demeyi kendine yediremez. hepsi küçük birer hürrem çünkü.

gerçi bu arkadaş webcam'de flashing yaptığı için şantaj ve alay konusu olmuş. ulan 15 yaşındaki çocuğun bu kadar internette işi ne? benim 14 yaşında bi kızım (veya oğlum, fark etmez) olsa günde 1 saat multimedya izni veririm. o 1 saatte ister tv seyreder, ister internete girer, ister playstation oynar. çocuğuna facebook hesabı açan/açmasına izin veren anne-babayı ise yaş odunla dövmek gerektiğini düşünüyorum. zaten seks/güç ikonu olma çabasından gözleri dönmüş veletlerin. sonra "derse neden geç geldin" dedin diye 14 yaşında adam evden bıçak alıp parçalarına ayırıyor seni. egodan patlamasından öldü ölecek çocuklar. kentpark'a gittiğimde falan görüyorum, 15 yaşında çocuğun üstünde benim üstümdekinin 3 katı değerinde kıyafet var. daha da levis'in, diesel'in, tommy'nin vitrininin önünden ayrılamıyorlar. milyarlık cep telefonları vs. yine "bizim zamanımızda" geyiğine bağlayacağım ama biz o yaştayken anca bakkaldan bisküvi alırdık kendi başımıza.

neyse, amanda todd ölmüş, aman üzülelimmiş vs. ben her şeyden önce intiharı erdem olarak görüyorum. ikincisi, bunu toplumun kendisi yarattı zaten. 15 yaşında bir insanı kontrolsüzce internete salarak, o yaşta seks ikonlarını örnek almasına göz yumarak bunu zaten siz yarattınız. çocuğunuzun youtube'da ne izlediğini nereden bilebilirsiniz? youtube'un propaganda için kullanılmadığını nereden bilebilirsiniz? medyanın propaganda aracı olmadığını bilmiyorsanız amanda ablamın arkasından gidin gerçi de, interneti özgür bir ortam sanmak çocuğunuzu mal gibi salmanız gerektiği anlamına mı geliyor?

ulan kaç satır klişe yazmışım şuraya. neyse gençler, tuvalete gidip sigara içeyim, günlü isyanımı yapayım, geliyorum birazdan.

23 Ekim 2012 Salı

cogs öğrencileri için taptaze tez konusu: akp ve mental space teorisine giriş



http://gundem.milliyet.com.tr/torpilin-sifresi-cozuldu/gundem/gundemdetay/08.04.2011/1375092/default.htm

bence akp retoriğini artık değiştirmeli. hatta genç filozof kardeşimiz belki de bu yüzden itfaiye teşkilatına alınmıştır.

peki nedir bu akp retoriği? sabredin, duyunca hemen hatırlayacaksınız. yukarıdaki haberi okuduğunuzu varsayıyorum. adamın kendini nasıl savunduğunu gördünüz mü? "müracaat oldu da biz mi kabul etmedik?" şeklinde bir soru yöneltmiş arkadaşımız. bunun aslında bilişsel dilbilimde (cognitive linguistics) bir açıklaması var. buna mental space theory deniyor (http://en.wikipedia.org/wiki/Mental_space).

peki bunun dilbilimle ne ilgisi var? hemen açıklayayım. adam sizin sorduğunuz soruyu duyuyor ve kategorik olarak değerlendiriyor. itfaiye görevi için felsefe veya iktisat mezunu ilanı verilmesinin ne kadar tutarlı bir davranış olduğunu kafasında analiz ediyor. belki de herhangi bir okulun iktisat ve felsefe bölümlerinin ders listesini incelese karşılaşacağı şeylerle itfaiyeciliğin gereksinimlerinin örtüşüp örtüşmeyeceğini hızlı bir hesapla zihninde analiz ediyor ve doğal olarak, bir tutarlılığa rastlayamıyor.

belki sadece üniversite mezunu itfaiyeci arasalar, "üniversite mezunu işsiz sayısını azaltmak için bir önlem" temalı bir açıklamayla günü kurtarabilecek olsa da, felsefe ve iktisat ana bilim dallarının itfaiyecilikle ilişkisini kurmayı başaramıyor.

bunun sonucunda, soruyu soranın aklında yeni bir zihinsel alan (mental space) yaratmayı amaçlıyor. bunu da şöyle yapıyor: "müracaat oldu da biz mi kabul etmedik?" hmm, seems legit.

bu tepki belki de hiçbirimizin kabullenemeyeceği bir pişkinliğin dışavurumunu içerse de, aslında adaletsizlik ve kayırma partisinin adamlarının kayırma konusunda da ustalık dönemine girdiğini gözler önüne seriyor. adamlar artık o kadar rahat ki, eli ayağına dolaşacağı veya insan türüne tamamen evrilmiş canlıların yaşadığı ülkelerde görüldüğü şekilde istifasını vereceği yerde, böyle bir açıklama yapıyor.

aslında bu tür açıklamalara yabancı değiliz. başbakanın "gençlerimiz dindar olmasın da tinerci mi olsun?" veya "öğrenci alkolü alıp kafayı mı bulacak?" türünde sorular, herhangi bir beyanda bulunmadan, yeni bir zihinsel alan yaratmaya yönelik ifadelerden başka bir şey değil. bunu avrupa'nın kendi haklarından haberdar olan insanlarından birine söyleseniz sizi dikkate bile almaz fakat bizim belleğimiz o kadar düşük ki, belleğimizin mevcut zihinsel alanın kodlandığı kısmı, bu gibi sorulardan sonra hemen devre dışı kalıyor. yani toplumumuzun önemli bir kısmı beyinsiz derken, halkı küçümsemek için söylemiyoruz bunları. gerçekten beyni normalde yerine getirmesi gereken fonksiyonları yerine getirmiyor. gerçi zamanında ulu önder süleyman demirel'in "benzin vardı da biz mi içtik?" gibi daha düşük bilişsel düzeylere hitap eden açıklamalarından sonra, bunların biraz daha profesyonelce olduğunu görebiliriz.

şimdi size yukarıdaki soruların cevaplarını vereyim:

1- müracaat oldu da biz mi kabul etmedik?
demek ki müracaat olmamış. yanlış bir şey yok.

2- gençlerimiz dindar olmasın da tinerci mi olsun?
tabii, tinerci olacağına dindar olması daha iyi. zaten 1 veya 0 bu işler.

3- öğrenci alkolü alıp kafayı mı bulacak?
tabii canım, alkol alan herkes mutlaka kafayı bulur. p -> q

4- benzin vardı da biz mi içtik?
sanmıyorum. adam haklı, içmiş olamazlar.

itfaiyeci olma hayaliyle yanıp tutuşan (pun intended) arkadaşların blog okuduğunu pek sanmıyorum. bu yüzden, bu post daha çok cognitive öğrencileri için yazılmıştır. o yüzden öyle yani. yoksa itfaiyeciler blog yazdı da biz mi okumadık? itfaiyeciler blog yazsın da evler yanarak harap mı olsun? felsefeciler itfaiyeci olmasın da kundakçı mı olsun? bakın, günümüzde akp retoriği bu kadar basit. sen koskoca iktidar partisisin, azıcık düzgün beyanda bulun.

15 Eylül 2012 Cumartesi

"ne zaman?" sorusu (nefret söylemi içerir)

sanırım hayatta en nefret ettiğim soru "ne zaman" sorusu. biri bana bunu sorduğunda saçlarından tutup kafasını duvardan duvara vurmak istiyorum. bu konuda çok ciddiyim. insanı aceleye sevk ettiren veya taahhüt, tahakküm ve hatta töhmet altında bırakacak sorular sorulmasın. sorulmasın amınakoduğumun soruları! işte bu yüzden, soruyu soranı terslemek maksadıyla ne zaman sorusuna "zaman zaman" veya "muntazaman" gibi cevaplar vermeyi severim. özellikle "elindeki iş ne zaman biter?" diye soran olursa yapıştırıyorum "muntazaman" cevabını. bazen o kadar sinirleniyorum ki, karşımdakinin yüzüne bile bakmadan montezuma dediğim oluyor. zamanını siktiğimin beygirleri.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

comic sans'ın psikosomatik sıhhat üzerine etkisi



bugün yeni bir şey fark ettim. ülkemizde comic sans'la epikriz raporu yazan sağlık kurumları var. mesela adamda biri yeni keşfedilen bir tür olmak üzere 6 çeşit kanser bulgusuna rastlanmış; dr. house bile "allah'tan ümit kesilmez" diyecek noktaya gelmiş ve adamı hastaneden gönderirken raporunu comic sans'la yazıyorlar. "şimdi ağır latinceye girmeden iyi tarafından bakacak olursak, hastamızın önümüzdeki günlerde tek üzüntüsü ülkede ötanazinin yasak olması olacak ehe ^_^" demek gibi bir şey bu.

ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama yüzlerce fontun içinden comic sans'ı seçmek, ülkemizde tıbbı baltalayan en önemli unsurlardan biri gibi geliyor bana (yoksa şüphen mi var?)

zaten doktor öldürmeye programlanmış bir milletin bu kadar üstüne gitmemek lazım diye düşünüyorum. comic sans ulan! arial veya calibri falan olsa olmaz mı? aslında böyle bir konuda sans serif seçimi hepten yanlış bir seçimken bunu comic sans'la taçlandırmanın ne anlamı var?

18 Temmuz 2011 Pazartesi

kedi fenomeni



beni bloga yazı yazmaya iten en önemli etken ara sıra geçirdiğim sinir buhranlarım sanırım. bunların sebebi de bazı şeylere bir türlü anlam veremiyor olmam. mesela neden bütün kitapçılarda edith piaf çaldığı benim kafamı o kadar kurcalıyor ki sırf kitap almaya gittiğim zaman kullanmak için 2. el ipod aldım, içinde limp bizkit, ismail yk, sean paul, serdar ortaç falan var. hiç bozmadım da içeriğini; michel foucault'nun fransızca kitaplarından latin amerika sömürge mimarisi üzerine yazılmış kitaplara kadar türlü entel reyonunu incelerken bile beynimin içinde "laylaylom galiba sana göre sevmeler" mısrası yankılanabiliyor. böylelikle edith piaf tehlikesini atlatmış oldum. kaldırım serçesiymiş falan, beni hiç ilgilendirmiyor zira. işte bunun gibi anlamsız bir sürü şey var. yine aynı şekilde uzun zamandır kafamı kurcalayan bir olay vardı. son zamanlarda türk insanının bir bölümünde yeni yeni şeyler moda oldu. bunlardan bence içinde bulunduğu context ile en alakasız şekilde kullanılanı kedi fetişizmidir. saçını saçma bi renge boyatan, dama desenli şeyler bulup giyen, üstüne bir de blog çakan herkes ama herkes, bir kısmı falan değil, hepsi birden, top yekûn kedi manyağı oluverdi. kesinlikle anlamakta güçlük çekiyorum: kendilerini kediyle özdeşleştirmeler falan. bohem bohem kedi görüntüleri, rutubetten duvarının boyası akmış evlere bir özlem, kitap okurken fotoğraf çekilmeler...

yemin ediyorum, üzülmesem hiç bahsetmem bu konulardan. insanın yakın çevresindeki arkadaşları da yavaş yavaş bu akıma kapılmaya başladığı zaman insan öylesine üzülüyor ki, çareyi ancak yazmakta buluyor. yazmasaydım kafayı yiyecektim! şaka tabii, ben o kadar bohem değilim. benim de odamda kitap ve makale gökdelenleri var, küf mantarlarının galaktik formasyonda dizildiği çay fincanlarım, içine hamamböceği girdiğini hiç görmediğim ama içinden hamamböceği çıktığını çok gördüğüm lahmacun kutularım falan var, benim de odamda rutubet var ama hiç kendimi kedi ile özdeşleştirmedim. belki de televizyonda gördüğüm şeyleri gerçek sanmadığım içindir bilmiyorum, ama kedilerle aramda birçok fark olduğuna inanıyorum. işte buna inanmayan çok fazla insan var ve bunlar eskiden böyle değildi. eskiden de böyle olanları biliyoruz. mesela çok hörmetli merope'u tenzih ederim. neden? zaten kendisini tanıdım tanıyalı kedileri sever, okur yazar bir insandır ama bohem eğilimleri yoktur falan. bu yüzden popüler oldu diye yapmadığını biliyoruz diyelim.

işte buradan hareketle, artık zamanı geldi ve sormak istiyorum: neden bohem yaşam, edebiyat, etnik müzik ve kedi? daha doğrusu neden kedi? kedi nasıl oldu da bu kadar kültürel bir öğe haline geldi merak ediyorum. ben bohem olsam küf mantarı beslerdim, zaten pisliğin içinde çıkıyor bi süre sonra. anlamadığım şey, kedi fotoğrafları çekip binbir türlü filtreden geçirmek falan... noluyor kızım? noluyor oğlum? nedir bu kedi fetişizmi? sen kitap okumaya başladıktan sonra böyle oldun. bence kedileri hayatımızdan atalım. illa kitap okuyacaksak da size kitap bile öneriyor rukneddin amcanız: derrida'nın the animal that therefore i am veya thomax huxley'nin on the hypothesis that animals are automata adlı yapıtları size kesinlikle insan/hayvan ayrımı konusunda belirli ipuçları vereceği gibi, obje olan hayvanın nitelikleri hakkında kafanızda oluşan bulanıklığı giderecektir. hatta tam şu satırları yazdığım sırada, inanması güç ama facebook'ta bir arkadaşımın arkadaşının profiline girip resimlerine bakıyorum ve nedense gördüğüm manzara beni hiç şaşırtmıyor:

 

bakınız efendim, resimlerini kategorize ettim: sağ alt köşesine kırmızı nokta koyduklarım grotesk; yeşil nokta koyduklarım bohem; pembe nokta koyduklarım ise kedi. kavramsal sapkınlığı daha rahat görmemiz açısından şöyle bir dizilim ortaya çıkıyor: grotesk - grotesk - grotesk - bohem - bohem - bohem - bohem - kedi - kedi - grotesk - grotesk - karikatür - bohem - kedi - kedi - bohem. bi dakika yahu, nasıl yani? şimdi kedinin burda ne işi var? kediler bizim haberimiz olmadan william burroughs falan mı okuyor? bira içip seks mi yapıyorlar? bütün bunların zavallı kedilerle ne ilgisi var güzel kardeşlerim? valla ne diyeyim? sike sürülcek mantık göremiyorum bazen.

ha buradan hareketle vay efendim rukneddin kedilere mantıksız dedi, vay efendim obje dedi falan diyenleriniz çıkacaktır. ben sadece şunu anlatmaya çalışıyorum: sırf suratı, salak hareketleri falan insanı andırıyor diye kedi sevmek çok aşağılık bir tavır. neden balina sevmiyoruz mesela? veya neden gergedan değil de kedi? veya köpek? evde beslenebildiği için mi? böcek de besleyebilirsin, onu neden sevmiyorsun? bence kimse yanıma gelip de şöyle hayvanseverim, böyle grinpisçiyim demesin lûtfen. evde böcek görünce nasıl canice katlettiğinizi çok iyi biliyorum ve birçok defa da gördüm. umarım yanarak ölürsünüz, bir sabah uyandığınızda gregor samsa, öbür sabah uyandığınızda şahin k olursunuz, bohemlikten götünüzde çıban çıkar, kısa parlemente zam gelir de lucky strike içersiniz. inşallah olur bunlar.

aylar sonra gelen edit: son cümlemi okuyun lan! okuyun son cümlemi! beni bedduaya zorladınız ve parlement 10 lira oldu. allah hepinizin belasını versin kedici kızlar

5 Mart 2011 Cumartesi

dolaptaki dondurma kutusundan kesik çıkması

insan varoluşunun taban yaptığı, zamanın tüm haşmetiyle, ağırlık merkezi olarak belirlediği anın üzerine çöküp insanın tepesinden bir lanet gibi yağdığı andır bu. ağustos sıcağının tuzlu yayvanlığı, üzerinizde oluşan yüksek basınç alanına toplanırken beyninize pompalanan kan ordusunun alyuvar askerleri, kendine güven ve mutluluk kalelerini birer birer düşürürmektedir havayla esriyen bu bulantı anının ertesinde.

çünkü güçsüzdür insan,
bilgisizdir.
ona öngörülen bilgisizliktir
tanrı tarafından

kapağı kaldırdığı anda buzdolabının serin cennetindeki bilgi ağacından bir elma koparıverir havva gibi; kesiğin kekremsi kokusunu almasıyla cennetten kovulması bir olur. hırsının esiri bir kez daha, cennetten kovulan atası kadar isyankâr, ürkek.

düşüş başlar;
insan yanılır.
süzülür yaşlar
isyan edilir,

oysa ne kadar büyük bir umuttu içimizdeki. elindeki uçurtmayla rüzgarı bekleyen bir çocuk gibiydik mutfağa sızıp buzdolabını yoklarken; yıldırımların da gökyüzünden geldiğini bilmeyen bir çocuk kadar masum, parmaklıkların arkasına kilitlenmiş bir güvercin kadar ürkek. hesap sorma vakti gelmiştir artık. dondurma kutusuna kesik koyan insanı yargılama zamanı, cadıları yakma mevsimidir artık. nutella kavanozunu dolaba koyan da sen değil miydin, anne? aynı kişi değil misiniz? hani umuttu bizi ayakta tutan, dizlerimize güç veren? şimdi yine biz değil miydik çaresiz, kimsesiz kalan? lanet olsun sana kesik, çık hayatımdan!

dsjaıskadojasoıjrasaıoj yemin ederim şunu yazarken öküz gibi eğlendim. peki neden eğlendim? bu 18-23 yaş arası, çektiği fotoğrafların %95'i kendisinin açılı fotoğrafları olduğu halde amatör fotoğrafçı olduğunu iddia eden genç kız blogları var, biliyorsunuz. bunları genelde vintage kıyafetlerinden falan tanıyabilirsiniz. blogları ise genelde koyu renk tonlarıyla bezeli ortaçağ kiliselerini andırır. yer yer gotik öğeler göze çarpar. böyle yerli yersiz kedi resmi veya figürü kullanımı, elif şafak romanlarından fırlamışçasına gereksiz, karanlık bir feminenlik vardır illa ki bu bloglarda. neden ulan? neden bu feminenlik? kadınsın diye bunu her saniye belli etmen mi gerek? ben her postumda çıkarıp masaya vuruyor muyum? biz şöyle güçlüyüz, böyle vikingiz, kırarız yararız hohahahaha minvalinde mi gelişiyor postlarımız? işte bu kızların bloglarının gördüğü acı amplifikatörü vazifesine taktım kafayı. o kadar sikindirik konuları dünyanın en büyük acılarıymış gibi veriyorlar ki bir insan olarak bunlardaki derinliğin milyonda birine sahip olmadığıma falan inanıyorum bazen. bir de yazılarının sonuna ayaklarını içe doğru çevirmiş, son zamanlarda moda olmuş kocaman camlı, kalın çerçeveli, güneş gözlüğü olmayan gözlüklerden takan, elinde balon tutan veya elma şekeri yiyen converse'li bir kız koymuyorlar mı, belki hiçbirinize irreversible'daki gibi tecavüz etmek istemedim ama yemin ederim o filmdeki gibi yangın tüpüyle suratınızı dağıtmak istiyorum. sosyopat oldum sizin yüzünüzden. tamam, sakin oluyorum. yapmayın şeker kardeşim, yapmayın. hayat o kadar da acı değil. tamam, acı ama siz yanlış noktaya odaklanıyorsunuz. gelin bana müracaat edin bir gün dışarı falan çıkalım, bi yerlerde oturup bira falan içelim, barcelona maçı seyredelim, ne bileyim... nietzsche bile başa çıkamamış, kafayı bozmuş bi noktada, gelin sapıtmayın güzel kardeşlerim, bacılarım. boş metro duraklarının iyi bir fotoğraf karesi olduğu son tarih 60 sene öncesi. gelin, yapmayın. bakın yukarıdaki yazıyı size armağan ediyorum. size ve tüm acı amplifikatörlerine gelsin. haydi küçük, sil gözyaşlarını.

edit: yok lan, yangın tüpü falan abartmışım yine. canavarca bir hisle blog yazmışım. kimsenin suratını yangın tübüynen parçalamak istemem. belki sadece deney tüpü saplamak isterim burnunuza...

2 Mart 2011 Çarşamba

digiturk vs blogspot

şu digiturk'ten hayatımın bütün dönemlerinde çok ilginç bir şekilde nefret ettim. gerek reklamlarıyla, gerek yayınladıkları siktiriboktan filmlerle bu aptal kutusunu daha da aptallaştırmaya yarayan cihazı alanlara hayret edip durdum. bu digiturk pezevenkleri şimdi de ortaya çıkıp blogspot'a erişimi engelleme işine girmişler. devletimiz böyle bir durumda halkın tarafını tutar mı? tabii ki tutmaz. o da digiturk'ü haklı bulmuş ve daha önce yüzlerce kez yaptığı gibi yine sansür getirmiş blogger'a. zaten bu allahın belası ülkenin devletinden de, hükümetinden hiçbir şey beklemiyorum, asıl anlamadığın şey halkımızın nasıl bu kadar mal olabildiğidir. gerçi en iyi bunu anlıyorum ama çaktırmıyorum sevgili blöğ yazarları. kimse bu yasakları hak etmediğimizi söyleyemez.

yine de böyle bir yasağın açıklamasını kimse düşünmüş müdür bilmiyorum. bu nasıl bu kadar normal karşılanır onu da anlamıyorum. adalet makamı şunu söylemek istiyor: digiturk'ün lig maçlarından kazandığı para bu bloglar aracılığıyla yapılan yayın paylaşımı sebebiyle azaldığından, sadece digiturk ve ortaklarının çıkarlarını korumak için ülkenin geri kalanının kullandığı bir siteye erişimi yasaklıyoruz.

belki artık şaşırmamamızın sebebi adaletten kastımızın her zaman bu olmasıydı. güçlünün kazanmasına o kadar alışmışız ki bu da sıradan bir haber gibi geliyor. mesela neden digiturk'e dava açmıyoruz? yayınlarının güvenliğini sağlamak onların sorumluluğu değil mi? dünyanın en iyi futbolunun oynandığı ispanya ligi ntv'de beleşe yayınlanırken türkiye liginin boktan maçlarını seyretmek zaten başlı başına mantıksızlık abidesi. ben bu maçları bloglarda yayınlanan linkleri kullanarak seyretmiyorum. neredeyse tanıdığım kimse de seyretmiyor. bu durumda digiturk'ün kasası dolsun diye bize getirilen kısıtlamayı bu kadar kolay kabul ediyor oluşumuzun sebebi nedir? blogdan maç seyretmemiş olan ben ve benim gibi bir sürü insan devletin nasıl bu kadar umrunda olmaz? blogsuz ölür müyüz? tabii ki ölmeyiz. ayrıca bu kısıtlama hiçbir işe yaramaz. dns değiştirerek yine giriliyor bloga. ona çözüm bulsalar başka türlü yine girilir. internetin fişini çekmedikçe blogger gibi bedava kullanım sunan bir siteye isteyen herkes girebilir, bunu hepimiz biliyoruz ama sorun bu değil. sorun nasıl bu kadar ucuza satıldığımız.

aslında bu da pek şaşırtıcı değil. zira o kadar  gerizekalı bir milletiz ki yapılan hiçbir şey yeterince şaşırtıcı değil. beklentilerim yüksek olduğu için heyecanlanamıyorum. bu lig tv saçmalığı ilk çıktığında bütün ülke dekoder almaya koştu. buna ne gerek var ki? üstelik öncesinde lig maçları cine5 ve teleon'da da yayınlanmıştı. ulan bir insan topluluğu 3 ay sabredemez mi? 3 ay maç seyretmesen, o aptal dekoderleri satın almayı reddetsen; mesela maçlara gitmesen, dekoder de almasan, hem takıma, hem digiturk'e baskı yapsan ne kaybedersin? 3 ay seyretmediğin maçlar senden hesap mı sorar beyinsiz? zaten futbol maçları temelde izlenmesi için yapılmıyor mu? buna rağmen insanlar maçları izleyemesin diye elden geldiğince çaba göstermenin saçmalığı bu kadar barizken buna alet olma konusundaki ısrar neden? gerçi böyle şeylere gösterilen direnci bizim milletten beklemek çok yanlış, ben de neler düşünüyorum. sonuç itibariyle digiturk de büyüdü ve bugünlere gelip insanların özgürlüğüne bile kafa tutar hale geldi. aslında digiturk blogdan yarım yamalak maç seyreden birkaç kişiye kadar düştüyse bunlar zaten son çırpınışları olsa gerek. yine de keşke bu yasağın digiturk receiver satışlarını artırmayacağından emin olabilsek. muhtemelen artıracaktır.

ayrıca siz de mevcut dns'inizle blogger'ın bazı sayfalarına erişemiyorsanız  dns ayarlarınızı 4.2.2.5 ve 4.2.2.6 olarak değiştirin. gördüklerinize inanamayacaksınız.

1 Mart 2011 Salı

türk halkının hukuk yavşaklığından tiksiniyorum



zamanında salilhlide bir dükkan ismiyle feci kafa bulmuştum. tabii sadece adıylaydı sorunum. sahipleri şeker gibi insanlarmış, sattıkları ürünler über kaliteliymiş falan bu konularda pek bilgim yok. zaten 5-10 yılda bir giyecek aldığım için bilgimin olması da çok zor.  neyse, aradan 3 sene geçti ve bu dükkanın yılmaz savunucuları ortaya çıktı. sattıkları ürünler kaliteli, sahipleri çok iyi insanlar şöyle böyle dediler. ben de banane ulan, ben adıyla ilgileniyorum dedim. hatta annem de ordan alışveriş yapmış ve kalitesinden memnunmuş. ee, napalım? adı hala çok kötü. işte ben dükkan nasıl bir şey bilmem etmem diye yanlış anlaşılmalara mahal vermemeye çalışırken bir koç yiğit çıktı geldi. deli yüreğin müziği eşliğinde ortalığı dağıttı adam. postuma yaptığı yorumu göstereyim de az gülün.


Adsız dedi ki...
salihlili güzel arkadaşlar kendi içinizde bu konuyu tartışacağınıza gidin firma sahibine yazının içeriğinden bahsedin ve ona bir hukuk bürosuna gidip basın yoluyla karalama ve hakaret edildiği gerekçesiyle dava açması gerektiğini anlatın banada bu arkadaşın yanlı yayın yaptığı düşüncesi yerleşti hani ökkeşten gayrısını tanımıyormuş ya sonuçta ikiside komşu dükkanlar,nerde kalmıştık evet dava açsınlar ve onlara bir dükkan daha açıcak kadar tazminat hakları olduğunu da ekleyin yazıdaki riyakar ikiyüzlü v.b. bilinçsiz yazılmış kelimelerin hesabını herhangi bir sigorta şirketi bile sorabilir hukuksal açıdan hakları var önemle duyrulur,bu yorumumu yayınlayacağını sanmıyorum ama senin sayfanın adının yanında haha çok masum be kardeşim.
tutmayın küçük enişteyi. şimdi bu yorumun yakın okumasını yapacağım sevgili blöğ kardeşlerim:

1-  ...gidin firma sahibine yazının içeriğinden bahsedin...
efendim yazar burada alman modernitesinin soğuk yüzüyle kullandığı hukuk terminolojisinden faydalanarak "firma sahibi" söz öbeğiyle gözümüzü korkutuyor mu? korkutuyor. FİRMA SAHİBİ! yaz kızım işbu davanın tarafları rukneddin cevdet kekremsi ve hede hödeoğlu olup, will hereby be referred to as BLOG YAZARI and FİRMA SAHİBİ! hell fuckin yeah! du bist wundabar!! jaa ich komme! nasıl bir mastürbasyon! nasıl bir tatmin duygusu!

2-  ...ve ona bir hukuk bürosuna gidip basın yoluyla karalama ve hakaret edildiği gerekçesiyle dava açması gerektiğini anlatın.
böyle de tam kutsal kitap gibi oldu ha. ve tanrı yakub'a dedi ki, öyleyse sen de bir hukuk bürosuna gidip basın yoluyla karalama ve hakaret edildiği gerekçesiyle dava açması gerektiğini anlat. yakub cevâb veremedi. şimdi güzel kardeşim, adamın hiç işi gücü yok, bugün huhu giyim, yarın microsoft, öbür gün toyota'ya her türlü boku atabilecek potansiyele sahip ciddiyetsiz bir blog yazarını, hiçbiri salihlide yaşamayan sadece 31 okuru olan bir blog yazarını dava etmek için hukuk bürosuna, avukatlara falan para verecek, üstüne bir de bir sürü yasal prosedür takip edecek.
bir de "basın yoluyla" lafına çok güldüm, bilesin. sanırsın ki bir usa today, washington times yazarıyım da huhu giyimin usame bin ladin'e çorap sattığını tespit ettim. git kendine bir iş güç bul yahu. origami falan öğren, bi duş al.

3- ...banada bu arkadaşın yanlı yayın yaptığı düşüncesi yerleşti hani ökkeşten gayrısını tanımıyormuş ya sonuçta ikiside komşu dükkanlar...
bir kere "da" ayrı yazılır evlat, şunu bi iyice öğren. ayrıca yanlı yayın nedir ulan? sjkdhjksahdkjahdkja yanlı yayın demiş adam. şu blog hayatım boyunca bana bu kadar saygı gösteren bir kişi olmadı şerefsizim. adam beni adeta bir cbs, bir washington times olarak görüyor. sanki ökkeşin reklamlarını aldım blogun dört bi yanına. ben bi kere tommy'den aşağı giymem bebeğim. ikincisi de ökkeş bi 100 yıldır salihlide. şu markalaşma harikası adına rağmen bu kadar tutulan başka bir kuruluş tanımam ben. zamanında pazar yerinde kadınlar ökkeş ürünlerini kapışırken kavga ederdi de biz deliliğin sınırlarını öğrenirdik küçük yaşta. yoksa gidip ökkeşten bir şey aldığımdan değil. onu biliyorum sadece. şimdi ben buraya çıkıp ben cisco'dan gayrısını tanımam yazsam at&t, kumtel falan bana dava mı açsın? tanımıyorum ulan, zorla mı?

4- ...nerde kalmıştık evet dava açsınlar ve onlara bir dükkan daha açıcak kadar tazminat hakları olduğunu da ekleyin...
offf yemin ederim şu anda kan beynime sıçradı. bu nasıl bi artizlik? "nerde kalmıştık" falan noluyor çocuğum? bu nasıl cool tavırlar? justin bieber mısın sen yavrum? nesin sen? sen adsız bir yorumcusun, havan kime yabancı? adsız yabancı, adsız alkolik seni. yok anam, bi dükkan yetmez. bence plaza falan açsınlar. hatta dünya tarihinde görülmemiş bir tazminat alıp ülkenin dış borcunu ödeyin direkt. görüntü ve ses kayıtlarının bile cinayetler için 1. dereceden delil sayılmadığı bir dünyada 2 metrekare dükkanın saçma adı hakkında yorum yaptım diye benden 1 dükkan parası tazminat alacaklar he mi? bu hayal gücüyle rönesans döneminde yaşamalıydın oğlum sen. çok yazık olmuş bu yaratıcılığa. ayrıca ben sana dava açarsam ne olacak? beni düpedüz tehdit ediyorsun. neyse ki o kadar da basit bir insan değilim, hadi yırttın.

5. ...yazıdaki riyakar ikiyüzlü v.b. bilinçsiz yazılmış kelimelerin hesabını herhangi bir sigorta şirketi bile sorabilir hukuksal açıdan hakları var önemle duyrulur.
babababa salak cümlelere bak. hayatında kitap okudun mu bilmiyorum ama şimdi yazdığım şeyle senin anladığını bi karşılaştıralım:
bir kere ":)" şeklinde yapılan smiley hiçbir şekilde haha demez çünkü ağzı kapalıdır. dese bile yapı itibariyle son derece riyakâr, soğuk ve küçümser bir smileydir dükkan amblemi yapılmaz. ilk ortaya çıktığında bir sigorta firmasının amblemiydi bu işaret ama zaten sigorta şirketleri riyakâr, soğuk ve küçümser değil midir?
şimdi efendim burada ben iki nokta ve parantez kullanılarak yapılan smiley'leri küçümsüyorum. dükkana veya bir şahsa bok atmış mıyım? hayır. peki bunu anlamak için ne lazım? okuma-yazma. bir parça da anlama, comprehension, verständnis. iddiama göre bu smiley dükkan amblemi yapılmak için fazla riyakar, soğuk ve küçümser. sadece bunu eleştirmişim. ayrıca bu amblemi ilk kullanan bir sigorta şirketi. yani bu dediklerin mümkün olsa sigorta şirketi de huhu'dan birkaç milyar dolar tazminat alır heralde ama sapıklığın lüzumu olmadığını senin dışındaki herkes öğrenmiş anlaşılan. benim de blogdaki yazılarımı birisi çalıp kendi blogunda yayınlamıştı ama kimseye dava açmadım. ayrıca bana sigorta şirketlerini mi savunuyorsun? tüh sana öyleyse. kapitalizmin kölesi seni, amerikancı, yandaş medya seni. taocu dombili. nıç nıç nıç. çok kızdım çok

6- bu yorumumu yayınlayacağını sanmıyorum ama senin sayfanın adının yanında haha çok masum be kardeşim
bahele neler de bilirmiş. bok masum değil mi yani? 3 gün o boktan çıkarmasan ne olur hiç düşündün mü? bundan sonra 3 gün gülmesen bir şey olmaz ama 3 gün sıçmasan patlarsın. hadi kabızsan 5 gün diyelim.


sonuç olarak, bildim seni yiğenim. sen türksün! bu adam sizce de tam bir türk değil mi sevgili blöğ kardeşlerim? amerikan filmlerinde gördüğü cool tavırlarla resmi takılma ayaklarını hayatına uygulamaya çalışan bir türksün sen. "mossad isterse seni 2 günde bulur", "koka kolayı tersten okuyunca no rakı no muhabbet yazıyormuş", "yüksek sesle müzik dinleyen komşuyu bi dava etseniz 2 trilyon tazminatı var" gibi cool ifadelerinle toplumda yer edinmeye çalışan zavallısın sen. gerçi şimdi türklüğe hakaretten de dava açarsın bana sajdjasdljalda.

hatta kendi cevabımı da yazayım da referans olsun:
Rukneddîn Cevdet Kekremsi dedi ki...
ıasdjosaıjroıajsroıa deli gibi gülüyorum. oğlum/kızım manyak mısın? sanırsın ki microsoft'a çamur attık. ayrıca he, evet ökkeş'in savunuculuğunu yapıyorum. hatta ökkeşin reklam filminde oynuyorum ben lebron james misali. ayrıca türk insanındaki bu hukuk bilinci yavşaklığından tiksiniyorum. hemen herkes hukuk bilincini ortalık yerde göstermek için şöyle dava açsa böyle kazanır ayakları falan yapar ülkemizde. oğlum seninle yıllarca dalga geçeceğim ve gördüğüm herkese anlatacağım bunu. karalama kampanyası ha? sjahfkshajkhfjkasfa evet abi biz nike, adidas, reebok ve pierre cardin olarak haha giyimi çekemiyoruz ve adını lekelemeye çalışıyoruz. dostum sen kocaman bir çılgınsın. şu hukuksal bilincini vergilerini cebe indirenler karşısında da gösterebiliyor musun? hayatında kaç tane sivil harekete katıldın? kaç protestoya, boykota destek verdin? kaç tane milletvekilinden özel üretim arabalarının hesabını sordun? haha giyime karalama kampanyasıymış da dava açarmışlar bana. hassiktir diyorum efendim, hassiktir. ben hapse girersem beni bu adsız şahıs azmettirdi derim jshakdshakjdhsakjda hatta fbi bağlantısı varmış asıl amacımız haha'nın sahiplerini öldürmekti diye ifade veririm. komik olma ufaklık, az otur soluklan, bi soğuk ayranımızı iç yiğenim. tatlısu hukukçusu, çılgın seni.

28 Şubat 2011 Pazartesi

çizgi filmlere göre çocuk tahlili

uzun bir aradan sonra bloga tekrar bişeyler yazmanın heyecanı içindeyim (yok lan ne heyecanı. şu an götümü kalorifere yaslamış, son derece hissiz bi şekilde yazıyorum). aslında geçtiğimiz günlerde birkaç kez yazı yazmaya kalkıştım fakat hepsinde ya uzun süreli çalışmam gerekti, ya bir kitaba başladım, sonuç itibariyle öylece kaldı. fakat artık dayanamıyorum sevgili bülöğ kardeşlerim. bazı şeyler dikkatimi çekiyor ve bunlar hakkında yazmalıyım diyorum. bunlardan bi tanesi de mahallede oynayan ufaklıklar. ben bir gün camın kenarında bu veletleri gözlemledim ve her şeyi belirli bir standart dahilinde görmek gibi pis bir huyum olduğu için (bunu asla övünmek için söylemiyorum ama engel olabildiğim bir şey değil) bu çocukları da sistematik bir şekilde inceledim. elde ettiğim sonuçları zaten küçüklüğünü ve şimdiki halini bildiğim çocukların çizgifilm alışkanlıklarıyla karşılaştırınca büyük oranda tuttuğunu fark ettiğim 3 tane çocuk arketipine ulaştım. aslında 'orta halli çocuk' adını verdiğim şeyle birlikte 4 yapıyor ama o çok fazla orta halli olduğu için onu yazmayacağım ama ona da kısacık değinmeyi düşünüyorum, nasip.

1-  şiddet eğilimli, fazla zeki olmayan, düz, yerine göre piç çocuk tipi: bunu birinci sıraya yazıyorum, çünkü ailelerin en fazla olumsuz eleştirisine maruz kalan çocuk tipi bu olmasına rağmen en yaygın çocuk tipi de bu. buradan aile ne bok yerse yesin, çocuğun tam tersini yaptığı sonucunu çıkarabiliriz ama konumuz bu değil. şimdi efendim, bu grubun çocukları genelde yu-gi-oh gibi, g.i. joe gibi, ben 10 gibi, flash gordon, spiderman gibi tamamen bir güç fetişizmine, kazanma kültüne dayalı, daha güçlü olana saygı duyma, güçsüz olanı ezme temalı, mizahtan yoksun çizgifilmlerle büyür. genelde geçimsiz olurlar ve arkadaşlarıyla kavga ederler. mahallenin abilerini bilip bu abiler gibi olmak için ellerinden geleni yaparlar. ailelerinden çatır çatır dayak yeseler bile asla ailelerinin gösterdiği yoldan şaşmaz bu veletler. büyüdükçe köklerine bağlı birer insan olacaktırlar. askerliği kutsal sayacak, hafızalarına kazınan saçma bilgiler uğruna kavgalara girecek, savaşçı bir yapıya bürüneceklerdir. iş yaşamında ya çok feci kaybedecek, ya da çok sağlam kazanacaktır bu çocuklar. zira hem ortalama bir zeka, hem de yüksek miktarda piçliğe sahip olarak piyasanın ihtiyaçlarına yönelik bir karakterle donatılmış bir şekilde yaşamlarını sürdüreceklerdir. tabii çocuklukta edindikleri güçlü olana sonsuz saygı bilinci de bunların hakim değerleri tamamen kanıksamış bir mainstream olmalarını sağlar. bunların politikacı olanları ya savaş çıkarır, ya halkı sömürür, ya da ikisini birden yapar. tabii şimdilik sadece çocuktur bunlar. mahalle maçlarında forvet olmak için kavga eden ufak canavarlardır.

2- sessiz ve bir çocuktan beklenmeyecek derecede duygusal çocuk tipi: seni bulduğum yerde geberteceğim olum! hayatta hiçbir çocuktan nefret etmedim senden nefret ettiğim kadar. hem de sadece çocukluğundan değil, sen büyüdükçe ben seni daha çok dövmek istedim. bunlar çocukluklarını bir caillou, bir doug, bir şeker kız candy seyrederek geçirdikleri için böyle aptal, basiretsiz, ağlak tipler oluverirler. zaman geçtikçe "ben cerenden hoşlanıyorum yha", "ağbi ben tuğçenurla ciddi düşünüyorum" gibi cümlelerle ortaokul, lise ve üniversite döneminde toplam 100 kız barajını aşıp dalya diyecek yanık tenli, renkli gözlü, tüysüz meriç'ler, berke'ler, can'lar bunlar olacaktır. kampüs çimlerinde, sahillerde akdeniz akşamlarını söyleyecek, sadece ritm atarak 'sevdan bir ateş oldu bende' diyeceklerdir. duygusal şarkılarla gösterdikleri kız kaldırma başarısına rağmen bu çocuk tipinin sportif alanda pek başarısı yoktur. genelde zengin bir aileden geldikleri için baştan aşağı air jordan'ları çekip basket sahasında boy gösterecek ama sadece boy göstereceklerdir. içlerinden iyi basketbolcular çıksa da bir alex olamayacaklardır. bunların edebi zevkleri de müzikal zevkleri gibi sığ kalacak, bestseller'lar ve kişisel gelişim kitapları onları zihinsel yönden geride bırakırken piyasada üst sıralara taşıyıp iyi bir yönetici, iyi bir sevgili, iyi bir eş, kısaca her bokun iyisi haline getirecektir. bunları çocuk grubu içinde tanımamızı sağlayan özellikleri ise önlerindeki topa vuramamaları, küfürsüz konuşmaları, uzun ve düz saçları, tişört üstüne giydikleri gömlek ve alttaki nike ayakkabılarıdır. zor bir çocukluk, kolay bir yaşam geçirirler.


adminimiz adeta caillou olmuştu

3- biraz zeki olacağı küçüklükten belli çocuk tipi: bu çocuğumuz ise 1. sırada belirttiğim çocuk kadar yaramaz, 2. sırada belirttiğim çocuk kadar barışçıldır. ekstra özelliği ise zeki olmasıdır. o derece ki, çocuk diye boktan bi espri yapıp güldürmek istersiniz ve hem gülmez, hem de sizi küçümser. bunlarda 1. grubun kötülük dolu somurtkanlığı veya 2. grubun naif usluluğu yoktur. gülmeyi, eğlenmeyi severler. genelde çocukluğunu maske, freakazoid, johnny bravo veya powerpuff girls gibi nispeten daha ince esprilerle bezeli çizgifilmlerle geçiren yavrucak küçük yaşta bilgisayar kullanmayı öğrenir, daha liseye geçmeden frontpage falan kullanırlar (buna inanmayanlarınız olabilir ama ben birkaç tanesini tanıyorum [yok lan vallaha ben değilim]). her şeye rağmen bu 3. grubun kızlarla arası pek iyi değildir. zira kızları etkileyecek pek bir şeyleri yoktur bunların. ne 1. grup gibi nefes alan dişi organizma düsturuyla hareket ederler, ne de 2. grup gibi duygusal, kadın erkek ilişkileri konusunda ahkam kesmekten keyif alan bir yapıda olurlar. genelde kızların kafasının sadece dizilere ve magazin programlarına bastığı ortaokul-lise çağında yalnızlığın dibine vurup bilgisayar kullanımında ustalaşacak, derin kimliğini iyi edebiyat ve felsefeye duyduğu ilgiyle pekiştirecektir (yemin ederim ki ben değilim. ben lise dönemimde elimde basket topuyla yaşadım desem yeridir). bu grup nedense para kazanmaya da çok geç başlar. 1. grup şirket kurar veya bi yerlere ortak olur, 2. grup elinde bilkent iktisat diplomasıyla gider bi yerlere ceo olur, bu bizim 3. grup ise mal gibi kalır. elinde saçma bir okulun boktan bir bölümünün diploması vardır ve kısa sürede aslında cv'ye yazabileceği hiçbir özelliğinin olmadığını fark edecektir. bunlar da ufak ufak çalışma ortamlarına girdikçe bohem, yani zeki ve fakir kimlikleriyle toplumda kendilerine yer edinecekler, adeta bir oscar wilde karakteriymişçesine etrafın saygısını kazanarak karı-kız işlerini de yoluna sokacaklardır. sokakta oynayan çocuklar içerisinde temiz aile çocuğu gibi görünüp arkadaşlarına ince ince laflar sokarak onları sinirlendirip peşinden koşmalarını sağlayan ve sonrasında dayak yeyip ağlayan çocuk işte budur. büyük piçtir ama asla bir savaşçı değildir.

tabii bunların dışında bir de diğer çocuklara bakıp gözlem yapan, bu gözlemlerini sistemli bir şekilde not edip çocukları belirli kalıplara sokan bir piç vardır ki o da ben oluyorum. ama tabii ben hem çok iyi futbol oynardım, hem orta 1'de html kodu yazardım, hem de kızlarla aram çok iyiydi. o yüzden kendime olaylara dışarıdan bakma hakkını veriyor ve bu küstahlığı sonuna kadar yapıyorum. siz sevgili bülöğ yazarları içinde çocuk yapmayı düşünen varsa benim tavsiyem bu üçüne de benzememesi olurdu. benzeyecekse bana benzesin hayta, hatta çocuklarınıza role model olarak beni gösterin. bakın rukneddin amcanız ne kadar cool, rukneddin amcanız ne kadar da rererörö falan deyin he mi

11 Eylül 2010 Cumartesi

evde ayı beslemenin erdemleri üzerine

geçende istasyonda tren beklerken çevremdeki insanlardan birkaçı eve köpek alıp alamayacakları üzerine tartışıyorlardı. düşündüm de, ben hiçbir hayvanı sevmiyordum. benim gibi sevgi dolu bir insan nasıl olur da hiçbir hayvanı beğenmez diye düşünüp bu durumu içime sindiremedim. mutlaka benim de sevdiğim, beslemek istediğim, kürkünü başını okşayıp sevgi yumağı gibi takılmak isteyeceğim bir hayvan olmalıydı. uzun uzun düşündükten sonra bir gün bahçeli bir evim olursa bahçede ayı beslemeye karar verdim. peki neden ayı? ayıyı diğer mahlukattan ayıran özellikler nelerdir? ayı sahibi olmak insana ne gibi değerler katar? işte bu yazımda bunları tartışmak istiyorum sevgili blöğ kardeşlerim

1- ayı dürüsttür: hep övünülecek bir şey gibi bahsederler ya, köpeği şehrin dışına bıraksan gider sahibini bulur, kediyi bıraksan sahibini umursamaz, evinin yolunu tutar diye ve bunlar hep romantik hayvan bakıcısı tarafından bir içgüdüden çok hayvanın davranış biçimi addedilir. ayı böyle değildir işte. ayıyı şehrin dışına bıraksanız ne sizi, ne boklu evinizi sallar. öyle eve gidip heves içinde beklersiniz geri dönecek diye... köpek gibi yalaka, kedi gibi materyalist değildir. ayıdır o, geri dönmez. "banane ulan, kendi kaybetti. evde de istediğim yere sıçıyordum, burda da istediğim yere sıçıyorum. canı isterse elinde bir ceylanla gelir beni ikna eder" diye geçirir aklından. karizmasından ve kibirinden zerre ödün vermeden sonuna kadar ormanda takılır, canına minnettir.

2- ayı anarşist ve özgürlükçüdür: özgürlük dendi mi hep aklımıza kuşlar gelir değil mi? çünkü kuşun kafesini açtığınızda, öyle bir ses çıkardığını kimse duymamış olsa da, pırrr diye uçar. ayrıca kuşu kafese koyduğunda gece gündüz deli gibi bağırır, kafa siker. yani tam sadist bakıcının, yasa koyucunun kendisinden beklediği şeyi yerine getirip bir tatmin duygusu verir. bir kuşu özgürlüğüne kavuşturduğunu gören sadist yasa koyucu oturur bir de kendisiyle gurur duyar utanmadan. peki ayı öyle midir? kafese koysan pek takmaz. yere oturur, bacaklarını açar ve bir şeyler kemirir. yasa koyucunun kurallarına pasif protesto uygular. o kurallar yokmuş gibi davranır. kafesini açarsın, çıkmaz. adeta "ben zaten burdaydım, sen kendini tatmin etmek için çevremi kafesle çevirdin ama şimdilik eğlenmene izin veriyorum" dercesine takmaz bakıcıyı. kendi özgürlüğünü, yasa koyucunun onu özgür bırakma özgürlüğünü sınırlayacak biçimde inşa eder. öyle bir duruma gelir ki ayı kafesten çıkar ama bakıcısı sevinir özgürlüğüne kavuştuğu için...

3- ayı zekidir ve sahibini de zekileştirir: birçok kedi-köpek sahibi kedinin eline yumak verir veya köpeğin yakalayıp getirmesi için uzaklara top atar. kedi oynadığı yumağı bir türlü kavrayamadığından ve yumağın karmaşık yapısının dinamiklerini çözemediğinden yumakla sağa sola yuvarlanır, sahibine çok sevimli gelen bir şekilde komiklikler sergiler. tabii biz insanlar (çoğu zaman) kediden daha yüksek bir iq'ya sahip olduğumuz için kedinin çektiği ızdırabı tahayyül edemiyor, kedinin de o aktiviteden keyif aldığını sanıyoruz. oysa kedi bir noktadan sonra yumakla cebelleşmelerinin sonrasında gelen ödüllere şartlanıyor ve onu, karnının doymasını önceleyen bir tür ritüel olarak alıp bıkmadan usanmadan oynuyor yumakla. böylece, bir yandan da ayının özgürlükçülüğünün tam tersi bir şekilde, bir efendi - köle diyalektiği içinde gelişen sakat bir ilişki ortaya çıkıyor. aslında köpeğin de pek farkı yok. o da ontolojik sürekliliği kavrayabilecek kadar zeki olmadığı için top her atıldığında farklı bir avın çalıların arasına düştüğünü sanıp hareketleniyor. onu her koşup getirdiğinde sahibinin başını okşamasınıysa bir mükafat olarak aldığı için her seferinde gidip aynı topu getirmekten bıkmıyor. kuşların zaten kuş beyinli olduklarını hepimiz biliyoruz. salıncakla oynayabilen hayvandan ne beklersiniz ki? diğer taraftaysa ayı: çalılıklara top atsanız topa değil size bakar "şimdi onu neden oraya attın?" diye soran, yaşadığı saçmalıktan bitkin gözlerle. önüne yumak koysanız bir pençe darbesiyle 50 metre öteye gönderip bir numarası olmadığını anlar. yumağı almaya da siz gidersiniz. işte böyle böyle derken bir süre sonra daha yaratıcı oyunlar geliştirmeye çalışırsınız. zekanız parıldar... eskiden mahallelerde ayı oynatan insanlar vardı. onlar ayıyı oynamaya şartlandırmak için kullanılan dahice yöntemleri nasıl buldular sanıyorsunuz?

4- ayı gururludur: kedi - köpek gibi jenerik hayvanlar besleyen insanların karşılaştıkları çok büyük bir sorun da bu hayvanların her şeyi beğenmemesidir. yani mesela bir kedi illa tasta süt ister. sütü koyunca pıt pıt pıt diye koşup gelip diliyle yalaya yalaya içer sütünü... veya köpeğe kemik verirseniz kuyruğunu sallar, nasıl sevindiğini belli eder. sevmedikleri yiyecekleri verirseniz yemezler. işte tam bu noktada kedi - köpeğin sahibi "ay ne kadar gururlu hayvanlarım var, ağzına sarmayan yemeği nasıl da yemiyor" der ama yaptığı olayın antroposentrik, yüzeysel bir görüşünü çıkarmaktır. kedi o yemeği yemeyerek aslında efendi - köle diyalektiği içinde bir tür küçük protesto yapmaktadır. o gün kendini aç bırakarak sahibine "bir sonraki sefer düzgün yemek getirmezsen kendimi açlıktan öldürürüm allahıma" demek ister fakat bu bir ergenin başkaldırısından farksızdır aslında... sahibinin otoritesini içselleştirmiştir ve potansiyel sonucunu belirlediği bir beklenti içine girerek sahibinden aşağı bir konumda olduğunu kabul eder. işte şimdi bu konuda ne kadar yanlış düşündüğünüzü görüyorsunuz sevgili blöğ kardeşlerim... diğer tarafta ayı ne yapar? önüne gazete atsanız yer ve kağıdın organik bileşenleriyle bile beslenir. et koysanız yer, ot koysanız yine yer, tabağıyla götürür. adeta "bugün de mideye indirilmekten kurtuldun şanslı çocuk" der gözlerinizin içine bakarak yiyeceğini kemirirken. bir süre sonra sahip, ayıya sahip çıkmaya başlar, çünkü ayı o kadar gururludur ki sahibi gardını indirip onunla arkadaş olmaya karar verir. hatta şu resmi dikkatle inceleyelim:

bakın ayımız ne kadar da mutlu... aile içinde saygı görüyor ve ailenin bütünlüğüne nasıl da katkıda bulunuyor. tamam bir dakika oradaki sakallı amcadan bahsetmiyorum... ayı dediğim gerçek ayı, şu tam karşıda duran... evet bakın nasıl da gülümsüyor... gözleri hayata gülen bir ayı kadar mutluluk verici ne olabilir? orada envaî çeşit yiyecek varken bir kediyi, bir köpeği zaptedebilir misiniz? ama bakınız ayı nasıl da sabırla bekliyor tabağına yemek konmasını... o kadar takdire şâyan ki... bazan biz insanlar bile yemeğin orasını burasını mıncıklayıp tadına bakmayı ihmal etmezken bu ayı nasıl da özen gösteriyor adâb-ı muaşerete. o kadar kibar bir beyefendi ki şu fotoğrafın çekildiği zaman çevresindeki hanımefendilere iltifat olsun diye mütevazı bariton ses tonuyla "la donna é mobile / qual piuma al vento" dizelerini bile seslendiriyor olabilir. mutluluğu yüzünden okunuyor asalet timsali hayvanın.

ayrıca ayı dediğimiz gururlu canlıyı tasma takıp gezdiremezsiniz. o buna layık değildir. zaten kolunuz pahasına tasma takmayı başarsanız dahi onu yerinden kıpırdatamazsınız. ancak elinizi omzuna atıp parka falan götürebilirsiniz. parkta da kedi köpek gibi elalemin topuna, frizbisine takılıp sizi satmaz. yanınıza oturur ve sizinle dertleşir. "olum şu ilerdeki pembe şortlu nasıl ha?" diye sorarsınız ve "yenge ağzına sıçar abi" manasındaki kükremesiyle aklınız başınıza gelir. çünkü ayı ahlaklıdır, düşüncelidir. evdeki zavallı kadıncağızın, o cânım pirzolaları yapan iyilik abidesinin üzülmesine gönlü razı olmaz. bence bunlar bir hayvan için muhteşem özelliklerdir. ne kedi gibi nankör, ne köpek gibi yalakadır. yeri gelir insanı evcil hayvanı gibi sahiplenir, onu dışarıdan gelen tehlikelerden korur, dosta güven, düşmana korku verir.

maddeler artırılabilir tabii ama uykum geldi, uyuyacam ulan

9 Eylül 2010 Perşembe

referandum üzerine

bildiğiniz gibi pazar günü parti liderlerinin kudurmuş birer köpek kadar sakin ve mantıklı bir şekilde halka izah ettiği referandumu oylayacağız. korkmayın, o evet - hayır tartışmalarına girip siz sevgili bülöğ kardeşlerimi buhranlara sokmak gibi bir amacım yok. zira, rukneddin cevdet kekmresi yine gözlerden kaçanı yakalıyor, kimsenin fark etmediğini gözünüze sokuyor. bu sabah kalktığımda kafamda referandumla ilgili bir şimşek çaktı: referandumda 2 oy var ama aslında 3 farklı şekilde oylanabiliyor değil mi? evet, hayır ve geçersiz. peki hayırla geçersiz arasındaki fark nedir? ikisi de mevcut sistemin devam etmesini savunan oylar değil mi? buradan aslında hayır oylarının ikiye bölündüğünü çıkaramaz mıyız? bunun akp'nin bir stratejisi olduğunu düşünmek çok mu paranoyakça olur bilmiyorum ama ben bu durumdan ciddi ciddi kıllandım. siyasetçi denen pezevenklere zerre kadar güvenmediğim için ve ne mevcut durumun, ne de potansiyel durumun doğru noktalara odaklandığını düşündüğümden başta geçersiz oy kullanmayı düşünüyordum fakat bu olayın farkına vardıktan sonra ne yapacağımı düşünmeye başladım. tabii, geçersiz oy sayısı diğerlerinden fazla çıksa referandumun iptal edilmesi gerekir ama birbirinden bok olduğunu düşündüğüm 2 taraf da bu kadar hararetle savunulurken o ihtimalin olması zaten mümkün değil. böylece geçersiz oylar sadece hayır'ın bir versiyonu olarak kalacak. hem akp'yi destekleyip hem anayasa değişikliğini onaylayanlar, akp'yi destekleyip değişikliklerden bihaber olanlar, akp'yi desteklemeyip değişikliği destekleyenler zaten eveti seçecek, bunu biliyoruz. diğer tarafta anayasanın değişmesini istemeyenler hayırı seçecek ama bir de anayasa değişikliğini istemeyip bütün bu referandumda kuduz bir şekilde toplumu manipule etmeye çalışan politikacılara gıcık olan bir kesim var ve bunlar büyük ihtimalle geçersiz oy kullanacak. yani temelde anayasa değişikliğini onaylayanların her halukarda eveti seçecek olmasına rağmen onaylamayanların ikiye bölünmesi söz konusu. ayrıca bir de akp şovenistleri var ki onlar da olaydan habersiz olmalarına rağmen evet basacaklar. benim burnuma bok kokuları geliyor blöğ kardeşlerim. bu entry'yi tuvalette yazıyor olmamın bunda payı ne kadardır merak ediyorum

7 Eylül 2010 Salı

ramazan bayramı üzerine

bildiğiniz gibi, ülkemizde ramazan bayramı diye bir fenomen var
[gülüşmeler] yok yok bu kadar da yabancılaşamam. mesela cümleye "bildiğiniz gibi, güner ümit diye bir fenomen var" diye başlayabilirdim ama bunu ramazan bayramına yapamam. o zaman çok fazla şey olurum... yani tam bir blogcu olurum o zaman... tam o saniye hakkımda bölümünü açıp "nescafem ve nutellam olmadan güne başlayamayan bir aklın saçmalıkları" falan yazmam gerekir. yok, hayır o kadar bayağılaşmayacağım. sadece bayramda biraz eğlenmeniz için size bazı ipuçları vermek istiyorum. bunların bazılarını uygulamaktan çekinebilirsiniz ama inanın bunlar dünyanın en sıkıcı akraba ziyaretlerini bile çok renklendirecektir. +18 öğeler içeren bu eğlence unsurlarını tehlike ve zorluk (ve dolayısıyla eğlence) katsayısı artacak biçimde sıralayarak anlatıyorum. doğabilecek hasarlardan bülöğümüz kat'a ve zihnar sorumlu değildir.


1- el öpen çocukları şoke etmek:
bir noktada yaşını başını almış insanlarız. küçükken bu yönde birçok dua almış olmamıza rağmen el öpenlerimiz veya su getirenlerimiz çok olmasa da olaydan tamamen habersiz 3-5 genç akrabamızın, konu komşu çocuğunun bayramda ufaktan elimizi öptüğü, buna hazır da olsak, hiç umursamıyor da olsak rahatsız edici bir gerçek. yani kabul etmemiz gerekir k hiçbirimiz eli öpülesi insanlar değiliz. yine de çocuklar bunun ayrımına varamadığından şlok şlok öpmektedirler elimizi. hatırlayınız sayın bülöğ kardeşlerim, hanginiz el öptüğünüzde karşılığında menkul bir kıymet talep etmedik sessizce de olsa? işte şimdiki neslin de böyle bir talep içinde olması çok doğaldır ve para vermek gibi konvensiyonel ve nispeten tahmin edilebilir bir eylem yerine, daha önceden bilerek cebinizde tuttuğunuz süresi geçmiş banka kartınızı çocuğa verip şifresinin de 1234 olduğunu söylerseniz hem akrabalarınızı, hem de çocuğu kısa süreli bir şoka sokabilirsiniz. hepsini siktir edin, kendiniz eğlenirsiniz blöğ dostlarım... bunu deneyin

2- hangi bölümde okuduğunu soran akrabanın ilgisini test etmek:
öğrenci olduğum zamanlarda yüzümüzü bayramdan bayrama gören akrabalarımızla ilk saniyeden kilitlenen muhabbetleri açmanın tek yolu okulla ilgili konulara girmekti. şahsen ilk başlarda ben de sizin gibi hangi bölümde okuyorsam onu söylüyordum.

- ee rukneddin, nasıl gidiyor görüşmeyeli?
+ iyilik be amca, uğraşıyoruz sen nasılsın?
- iyiyiz hamdolsun iş güç...
[ailecek hiçbir ortak noktamızın olmadığı amcamla rahatsız edici bakışmalar eşliğinde geçen birkaç dakika sonunda]
- okul nası rukneddin? izmirde mi okuyodun?
+ evet amca, dokuz eylül amerikan kültürü ve edebiyatı 3. sınıf... hıfzı abi naptı?
- o da bitirdi işte okulu (tabii ki bitirdi... adam benden 15 yaş büyük) şu an maliyede çalışıyor (8 senedir çalışıyor zaten amca, bu yeni bi şey değil ki)

işte bu kısır döngü ortalama 150 bayram sürdükten sonra amcanın her sene aynı soruyu sormasından kıllanılır ve ulan dur bi test edeyim şunu denir:

- okul nasıl rukneddin? izmirde mi okuyodun?
+ yok amca trakya üniversitesi tütün eksperliğindeyim. bu sene bitcek inşallah
- oh oh maaşallah hadi bakalım
(bi dakka lan dalga mı geçiyordu?)

bir sonraki bayram:

- okul nasıl rukneddin? izmirde okuyordun değil mi?
+ yok amca istanbuldayım. cerrahpaşa 5. sınıfta
- ooo hangi bölüm?
+ e tıp...
- oh oh oh maaşallah. hıfzı abini de tıbba sokalım diye çok uğraştık da (40 sene evvel [bkz. evvel]) olmadı

bir sonraki bayram:

- okul nasıl rukneddin? izmirde okuyordun değil mi?
+ yok amca mardinde okuyorum. mimar sinan uzay mühendisliğinde doktora yapıyorum (artık bu noktada aile bireyleri 10 parmağını ağzına sokmuş, dehşet içinde olan biteni izlemektedir)
- oh oh ne güzel. hıfzı abin de (sormamıştık ama) maliyede
+ ooo girdi mi maliyeye? ne güzel (adam 2 seneye emekli olacak)

bir sonraki bayram güleceğinizden korktuğunuz için görüşmediğiniz amcanızın devreleri yakıp babanıza "rukneddin mardinde  uzay eksperliği okuyodu değil mi? hıfzı da maliyede" şeklinde bir cümleyle kelimeleri kifayetsiz bıraktığını öğrenebilirsiniz.

3- arsız akrabalara karşı brinkmanship politikası:
brinkmanship aslında 2. dünya savaşından sonra ortaya çıkan iki kutuplu dünya düzeninde abd ve sovyetler arasındaki caydırma politikasının en önemli stratejilerinden biriydi. yani iki ülke arasındaki her olayı en uç noktaya kadar götürüp karşı tarafı caydırmak için elinden geleni ardına koymama politikasıdır.
peki bunun bayramla ilgisi ne? şöyle ki, çoğumuzun yavşak diye tabir edilen akrabaları olmuştur. bu akrabalar genelde 28-35 yaş arasında olup gömlek + keten pantolon kombinasyonu, bağcıksız klasik ayakkabıları (sanırım kolej deniyordu onlara) ve nişanlılarıyla (daha evlendiklerini gören olmamıştır) sürekli sırıtarak muzip sorular sorup ziyarete gidilen evin, kendisinden küçük bireylerini zor durumda bırakma politikası izler. genelde jinosentrik (yani karı-kız merkezli) olan ve kişinin özel hayatını hedef alan bu ısrarcı sorulara karşı eşit bir şekilde arsızlık politikası izlerseniz ailenizin ve bu arsız kişinin nişanlısının gözünde "deliyle deli olmaya çalışan zavallı edepli çocuk" imajıyla dünyanın en ezik görüntüsüne sahip olabilirsiniz. bunun yerine ona delinin kim olduğunu ve deliliğin sınırlarını göstermeniz gerekir. diyalog genelde aynı noktadan başladığı için size bir taslak çıkarıyorum şimdi, dikkatle izleyin:

- ee rukneddin? kızların canını yakıyor musun oralarda?
+ yok abi ehe ehe (bu noktada annenin kimse tarafından takılmayan "yok benim oğlum yapmaz öyle şey" iddiası)
- hadi olm yalan söyleme. erkek adamın sevgilisi olmaz mı? (suratta o iğrenç sırıtış)
+ ya abi ne sevgilisi? tövbe valla bir daha sevgili mevgili yapmam (sevgili yapmak... tam bu türden bir herifin anlayacağı tabir) geçen bi partiye gittim abi tamam mı (bu noktada artık koltukta yavşak akrabaya doğru dönülmüş, bacak bacak üstüne atılmış, kol ise koltuğun arkalığının üstüne konmuştur. adeta "al amınakoyim" dercesine hikaye anlatılmaktadır) birkaç hap attık, sonra geldik eve. kafam yerinde değil ama ne yaptığımı biliyorum. 2-3 haftadır takıldığım bi hatun vardı abi. onunla bişeyler olmuş. ben dışarı boşaldığımı biliyorum. ertesi gün kız tutturmasın mı ben hamileyim diye? bunun eski sevgilisi var birol diye. kesin o ibnetordan peydahladı karnındakini. dedim ben sana mı bakacam piçine mi? (annenin gözleri fal taşı gibi açılmıştır, baba ise parmaklarını ovuşturarak halının desenlerini saymaktadır) dışarı boşaldığıma eminim abi! en kötü ihtimal ağzına boşalmışımdır. hem 1 günde mi hamile kaldı bu orospu? (bu arada über süslü nişanlısı da bir öğürme refleksindan sonra eli ağzında, odadan koşarak çıkmıştır. (evet, aklınıza who's afraid of virginia woolf geldi) yavşak akraba da onu takip eder. anne ve baba da onların arkasından... tabii baba odadan çıkmadan önce dönüp işaret parmağını size doğru sallayarak "misafirler gitsin, senin ağzına sıçacam" hareketi yapar.)
o saniye atlayıp kaçabileceğiniz bir arabanız ve eviniz yoksa pek tavsiye edilmez bu brinkmanship politikası...

4. top yekûn savaş

her bayramda evimize gelen yaramaz çocukları biliyorsunuz sevgili blöğ kardeşlerim... bunların en az bu çocuklar kadar vurdumduymaz, çocukları evi ateşe verse bile oturduğu yerden kalkmayan gıcık velîlerine hiç unutamayacakları bir ders vermek istemediniz mi? istemişsinizdir. ben de çok istedim ve aşağıda bahsedeceğim türden bir yöntem geliştirdim. bu zorlu bir savaş olacak ama böyle vurdrumduymaz ailelerle mücadele hiçbir zaman kolay olmamıştır.
şimdi efendim, sözkonusu misafirler zile basar. kapıyı açmanızla bu manyak çocuğun koşarak eve girip pencere kenarlarına tırmanması, perde uçlarını topak topak ağzına sokması, playstation'ınızı tekmelemesi bir olur. ailesi ise en fazla, rıfkının hiç duymadığı "rıfkııııııııı yavruuuum yapna ama yavrum ya" uyarısıyla sizi daha da gıcık eder. işte tam bu noktada, çocuğu ayağınızla itip yere düşürdükten sonra belinizden bir kuru sıkı tabanca çıkarıp çocuğa 5-6 el ateş edin ve curcunayı seyredin. tebrikler, yaramaz bir çocuğu yola getirdiniz ve kekeme yaptınız. yaşlı babaannesiniyse cennete yolladınız. merak etmeyin, birkaç sene yatıp çıkarsınız. zaten hükümet genel af çıkaracak, siktir edin eğlenirsiniz...

işte böyle sevgili gençler... en sık görülen misafir tipleri ve onlara rağmen eğlenceli bir bayram geçirme yollarını size anlattım ve artık gerisi sizin işiniz sevgili blöğ kardeşlerim. elinizden geldiğince eğleniniz diyor rukneddin amcanız

6 Eylül 2010 Pazartesi

emre aydın sendromu

sevgili blogger üniversitesi psikoloji anabilim dalı öğrencileri. bugün tarihi bir gün yaşıyoruz. bildiğiniz gibi, emre aydın diye bir yaşam formu var. siyah giyiniyor, gözleri her daim yaşlı, sanki hıristiyan inancına dahil ama isa diye bir faktörden haberi yokmuş da insanlığın günahlarının kefaretini ödüyor gibi bir hali var. peki hiç düşündünüz mü işin içyüzünde, işin derinliklerinde neler var? hiç kurcaladınız mı olayın detaylarını? hiç merak ettiniz mi yaş sınırlamasından dolayı hayranlarının hiçbiriyle ilişkiye giremeyecek bu adamın tek sorunu bu mudur? erişilmez arzusunun nesnesi, objet petit a'sı 15-16 yaşlarındaki kızların 2-3 sene daha kendisini beğenmeye devam etmesi için dolu gözleriyle ve kaçıp giden fırsatın yasını tutarcasına küçülen ellerinin çarpıklaşmış parmaklarını avuç içlerine bastırarak loş ve rutubetli köşelerde ümitsizce dua etmek midir bu adamın bütün olayı? bu victorian karamsarlığın dejenere soğukluğunun ürettiği engellenmiş özne hayaletinin sahip olmakla övündüğü sakatlıkta gizli olan nedir kimsenin bir fikri var mı?

eminim ki hiç kimse olayların bu noktaya varacağını tahmin etmiyordu. emre aydın'ın kendisi bile unutmuştu böyle bir ihtimali. televizyon kanallarına çıkıyor, rahatça etrafta dolanıyor, gazlı içeceklerin sponsorluğunda gerçekleşen konserlere keremcem, şebnem ferah gibi şarkıcılarla birlikte katılıyor, tanıştığı kızlara çekinerek de olsa, yaşını sorup webcam'de rahatça kendini gösteriyordu. fakat ankara'daki küçük odasında sessizce planlar yapan, playstation oynayıp burnunu karıştıran, sabahları işe giden, akşamları işten gelen, evine lahmacun söyleyen sinsi bir manyak her şeyi çözmüştü. emre aydın korkuyordu.

peki emre aydın neden korkardı? kız arkadaşının hamile kalmasından mı? hayatında hiç kız arkadaşı olmamıştı ki... hep kıl payı farkla kaçıyor, 16 yaşından 18 yaşına kadarki geçiş evresinde hiçbir kız onu beğenmiyordu. elbette reşit olmayan biriyle ilişkiye girmek onu pek etkilemezdi, o zaten en korkuncuyla lanetlenmişti. üzerine serpilen kötülük çiçeklerini silkeleyebilmek için gülmemesi gerekiyordu ve bu vecibeyi, bir azizin ketumluğu, bir bakirenin aşılamaz karlı dağlar kadar saf, pürüzsüz ve bu sayede kadın doğası kadar kaygan bir mahremiyetin koruduğu onur içinde ifa etmeye çabalayarak, adeta bergman'ın virgin spring'indeki bakireninki kadar kırılgan saflığını müstesmir dünyanın tüm rahatsız edici bakışlarından yeterince emniyette tuttuğuna emindi.

buna rağmen her sabah adeta farklı bir kulun kefaretini ödüyordu. her sabah kalktığında aynı rüyayı görmekten o kadar bıkmıştı ki... rüyasında banyoya giriyor, ışığı açıp duvarla hiçbir bütünlük arz etmeyen, daha çok bir kenar mahalleye inşa edilmiş prefabrik bir şato kadar postmodern hilton lavabosunun aynasına bakıyor ve hep aynı gerçekle karşılaşıyordu. normalde böyle bir şokun onu sembolik rüyasından uyandırıp gerçeğin sert zeminine fırlatması gerekirdi ama bu rüyaya o kadar hazırlıklıydı ki artık hiç etkilenmiyordu. mohikan olarak addedilen saç stilini birkaç saniyeliğine bozarak saçını yana yatırmasını stockholm sendromlu bir tutsak kadar acı içinde karşılayan bilinci, o iğrenç craig david sakalını da eliyle kapatınca, hoparlörle mikrofonu aynı hizaya gelmiş bir ses sistemi misali, bilinçaltıyla aynı hizaya geliyor; yaşadığı sonsuz döngünün her günkü tutulması yine bütün ışığını kesiyor, yine gözyaşlarına boğuyordu emre aydın'ı, hilton lavabosunun estetik faciasını bulanıklaştırarak. her sabahki gibi antidepresan ayinini eda edip salat-ı vitr niyetine içeceği nescafe ile sabah ibadetini tamamlamak için mutfağa girerken telefonun sesini duydu.

telefon her çaldığında dijital bir ses 'necmi' diyordu. arayan kardeşi ve menajeri necmiydi; sırrını bilen tek kişi. emre aydın boğuk sesiyle telefonu açtı: "efendim, necmi"

necmi'nin sesi ciddi ve umutsuzdu:
"bittik abi..."

emre aydın başından vurulmuş gibiydi. haykırdı:
"nasıl? ne oldu söylesene be adam!"

"blogcunun teki, abi... fark etmiş. yemin ederim ben söylemedim. allah belamı ver-"

"tamam, sus. necmi... nec-"

"abi? abi iyi misin? hemen oraya geliyorum"

gözleri kararmıştı. kendini yere, sonsuz huzura bıraktı.

gözlerini açtığında kendini bir hastanenin yatakhanesinde buldu. yanında necmi vardı. neler olduğunu sordu. necmi ise bütün gerçeğin bir blogda ifşa edildiğini ve kendisinin derhal estetik ameliyata alındığını söyledi. dizüstü bilgisayarını ona doğru çevirdi. kişisel bok çukuru adında bir blog emre aydın - mahmut tuncer benzerliğiyle dalga geçiyordu. emre aydın'ın, daha doğrusu artık başka bir kabuğun altındaki emre aydın hayaletinin gözleri doldu. gözyaşları hala eski kaynağından çıkıyordu ama farklı bir ülkede denize dökülüyordu. necmi ona bir ayna tuttu. karşısındaki, mohikan saçlı ve craig david sakallı mahmut tuncer değildi. necmi her şeyi anlattı. bambaşka bir hayata başlayacaklardı. eski işi olan çiğ köfteciliğe geri dönecek, belli bir süre sonra keşfedilecek ve tekrar albüm çıkaracaktı. bu kez arabesk tarzında... necmi'ye sarılıp uzun uzun ağladı. blogdaki yazıyı okuyunca gözyaşları içinde gülümsedi. yakında bulgur ve mercimeğe bulanacak olan ellerine baktı. "zaten iyi gitar çalamıyorlardı" diye geçirdi içinden. haklıydı.

işte çocuklar, emre aydın'ın bu halde olmasına sebep olan sürekli endişesinin sebebi mahmut tuncer'e benzemesidir. o yüzden gönlünce kahkaha atamıyor, mütemadiyen bir şeye üzülmüş gibi duruyor. çünkü şen kahkahalar atarsa mahmut tuncer'e gerçekten benzeyebilir.



ayrıca bu entry'yi girmemem için teklif edilen 150.000 euro rüşveti reddettim. sırf siz sevgili bülöğ kardeşlerim böyle bir bilgiden mahrum kalmasın diye. kıymetimi bilin :F

29 Ağustos 2010 Pazar

türklerde olasılık çıkmazı

ya bak sinirlenmeyeyim diyorum ama yok... sevgili bilöğ kardeşlerim, hepimiz aşağı yukarı belli bir zihinsel düzeyin üstünde insanlar sayılırız. yani meydanlara gidip siyasetçileri alkışlıyor veya yuhalamıyorsak, hiçbir şeyin değişmeyeceğini bildiğimiz halde sadece cop yemek için eylemlere katılmıyorsak, facebookta her gün yeni bilgi grubunun resimlerini profilimizde paylaşmıyorsak gerçekten iyi durumdayız demektir. içinizden biri, bu söz için zaten fazlasıyla zeki olduğuna inandığım bir kişi, bana şu sözü açıklayabilir mi?

"hani olmaz ya, tut ki oldu..."

oğlum nerde gördün lan böyle bir saçmalığı, böyle bir sapkınlığı? bakın size bunun me'alini söyleyeyim: mister turist demek istiyor: "ben o denli bir insanım ki hem obsesif kompulsif bozukluğum var, hem de oldukça aptalım. yani kusura bakma, seni şaşırttığımı biliyorum ama ben içinde bulunduğum durumu analiz etme yetisinden o kadar uzağım ki, mesela geçen gün evin altına nükleer saldırılara dayanıklı bir sığınak yaptırmayı düşündüm. hani olmaz ya... tut ki oldu, napacaksın?

yav bak güzel kardeşim eğer bu satırları okuyorsan (ki okumadığından da eminim) bırak şu saçma lafı. ne demek lan hani olmaz ya, tut ki oldu? şu ömr-ü hayatında poğaça almak için pastaneye girip raflarda plütonyum olduğunu görüp de radyasyona dayanıklı kıyafet giyme gerekliliğiyle karşılaştın mı? veya anteni düzeltmek için çatıya çıktığında "ulan ne olur ne olur ne olmaz şu zıpkın silahımı yanıma alayım da köpek balığı falan çıkar allah muhafaza" dediğin oldu mu?


hani olmaz ya... yine de giyeyim radyoaktif elbiselerimi


olmaz olmaz bir de olacağı tutar, tedbiri elden bırakmayalım

zaten oraya da yazdım, bu sözün bir varyasyonu da "olmaz olmaz ama bir de olacağı tutar"dır. bundan daha çok stres, takıntı, rahatsızlık kokan bir söz duydunuz mu? tutmaz tavşan kardeş, kesinlikle tutmaz. mesela bir arabada sağ vites yoktur ve buna ya oluverirse demek... neyse susuyorum artık

bu saçma ötesi muhabbetin ekseriyetle kadınlar tarafından yapılıyor olması da anlamadığım bir başka nokta. "1 bende vardı, 3 de sonradan geldi; etti mi sana 4?" veya "apartmanda birbirimizin yüzüne bakıyoruz" gibi mantık sınırlarını zorlayan 2 cümleden sonra bu üçüncüsü türk kadınına karşı zaten az bir şey kalan inancımı hepten yerle bir etti diyebilirim. ciddi anlamda hemen silkinip toparlanması gerekiyor bu cümleleri sarf eden insanların. çünkü biliyorum bu cümleleri böyle aşırı kibar görünmek uğruna ortaya çıkaran birkaç sapkın canavar var. bunlardan dalga dalga yayılan bir akım haline geliyor bu tür şeyler.

ayrıca bu sözle karşılaştığım yer bir devlet dairesiydi. zaten bir networkten aldığınız sikindirik belgeyi yazıcıdan çıkarmak için 10 milyon para alıyorsunuz bari böyle saçma sapan laflar etmeyin de güzel güzel evimize siktir olup gidelim değil mi?

27 Ağustos 2010 Cuma

türk futbolu nereye gidiyor?

avrupaya gidiyor tabii ama gittiği gibi geri geliyor
aıdasıorjıoahrıoahra ulan bir an için ben bile ciddi bir yazı yazacağımı sandım

22 Ağustos 2010 Pazar

ilk aracımı alıyorum :)

uzun süredir çalışıyor olmam sonunda meyvelerini verdi ve yakında otobüslere, metrolara veda ediyorum. işte alacağım araç:

adam sahibinden.com'a savaş uçağı ilanı vermiş. fiyatı da 12 milyon dolar!!!  ıdrweırhıuewhrıuwehruıewhruw bu adam bu ilanı cidden elinde böyle bir uçak olduğundan vermemiştir, dalga geçiyordur sanıyorum ama gerçekten müthiş olmuş. böyle bir uçağı insan neden satın almak ister? benim aklıma ilk kırıkkaleye savaş açmak geldi mesela

özelliklerini incelediğimizde pilot kaskının da yanında hediye olduğunu görmem bu uçağa bağlanmama neden oldu. bunu almalıydım! pilot kaskı hediyeliydi çünkü... hiç düşünmeden teklifimi yaptım

araç muayyer mi diye sordum. bir de oluru nedir abi dedim. 1-2 milyon düşerse alıyorum inşallah önümüzdeki günlerde. sonra da allah nasip ederse batı komşumuz cebeciyi haritadan silebilirim...

haaaa bir de başlık hakkında: hani böyle çalışmaya yeni başlayıp da ilk evini veya arabasını alan hanım hanımcık veya bey beycik tipler vardır ya. facebook'a veya msn iletisine ilk arabam :), ilk bilgisayarım :), yeni evimde ilk günüm :) falan yazarlar... onları irreversible'daki gibi dövmek istiyorum. dünyanın en kötü şeylerinden biridir herhalde... hatta "bugün ilk maaşım, yarın ilk evim" yazılı bir reklam afişi vardı bir bankanın camında. hayatımda onun kadar itici çok az şey gördüğümü sanıyorum. ona da referans vermeden geçmeyeyim dedim

atmak fiilinin dayanılmaz karizması

ingilizce öğrenen herkes get, take, go gibi fiillerin 1001 türlü yerde kullanabilmesine kafayı takar ve ingilizlere demediğini bırakmaz. ingilizcede geneli phrasal verb olan bu şeylerin öyle ahım şahım karizmaları olmasa da bizim atmak fiilinin yarattığı bir karizma vardır. ben bugün bunun farkına vardım. bir durumda asıl kullanılması gereken fiil yerine "x atmak" kullanıldığında o fiilin öznesi sanki olayı aşmış, yüklemde bahsi geçen eylemi doruğa ulaştırmış ve artık sadece kendi keyfi için yapıyor gibi görünür... mesela bilgisayar kullanımından örnek vermek gerekirse, kimse hiçbir veri depolama aygıtını biçimlendirmez, formatlamaz... bunun yerine format atar. bilgisayar kilitlense reset atar. gider psp alır, oyunları çalıştıramaz ve cihaza yazılım atar. arabasına çip atar. bara diskoya gitse dans edip şarkı söylemez, çılgın atar. hatta yeterince çılgın atamazsa yardım için 1-2 tane hap atar. her şeyi bir kenara bıraktım diyelim ama hap atmak nedir lan? hapı havaya atıp ağzınla yakalıyor olsan vallaha bir şey demeyeceğim ama neyin mücadelesidir lan bu?

bunlar belirli bir meslek veya ilgi grubunun dışındaki insanların yaptığı şeylerdi diyelim. bir de pop dışında müzik icra eden insanların kullandığı karizmatik deyişler var. mesela bir ritm atmak... sanki adam gerilip gerilip 500 metre mesafeye ritm atıyor. bunun dışında solo atmak ve diss atmak da dilin arka planında güneş gözlüğü takıp saçına briyantin sürerken yakalanıyor.

bir de en üst entellik düzeyini aşmış insanların film atması vardır ki bence son nokta budur. mesela adamı yolda görürsünüz, başını tutarak yürüyordur. "hayrola timsah çok kötü görünüyorsun" diye bir sorun olup olmadığını öğrenme isteğinizi ima edersiniz ve adam aynen şöyle der: "ağbi sorma yağ dün gece 4 film attım hepsi woody allendı kafa beyin kalmadı bende".

yeter ulan bir gün kendimi kaybedip müthiş bir dayak atacağım bu insanlara ve atma eylemi nasıl yapılır öğrenecekler