şimdi sizlere toplumumuzun kanayan bir yarasından bahsetmek istiyorum: memleketine atanan yeni memur kız. peki bunu neden anlatıyorum? çünkü son zamanlarda bunun örneklerini çok fazla görüyorum. 25-26 yaşlarında, annesinden-babasından kaçmak için fırsat kollaması gereken kızlarımız önce memur olup, sonra memleketlerine atanarak bütün maaşı çeyize yatırmaya başlıyorlar. bu da toplumun sıkıcılık yüzdesini çok artırıyor. bazen sabah uyandığımda force'ta öyle bir dalgalanma algılıyorum ki ağlamaklı oluyorum. bu yüzden, son zamanlarda memleketine atanan memur kız dosyasına el atmak istiyordum ve allah-u teâlâ'nın izni ve inayetiyle bugünlerde klavyeye aldığım bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. okurken yer yer içiniz sıkılabilir, mideniz bulanabilir ve yakınınızdaki bazı insanlardan nefret edecek duruma gelebilirsiniz. şaka lan, bi bok olmaz.
"bayan için ideal meslek öğretmenlik abi" -anonim
üniversite hayatı boyunca sırasıyla akademisyen, editör, hostes ve özel okul öğretmeni olmak istediği dolambaçlı yollardan
geçip, sonunda "kadın için ideal meslek devlette öğretmenlik" düsturuyla
"devlete kapağı atan" hanım kızımızın nirvanasıdır memlekete atanmak.
çocukluğunu, genç kızlığını geçirdiği şirin beldesine muzaffer bir
kumandan edasıyla dönecektir şimdi. çünkü artık 2000 lira
kazanıyordur. tek sorun, kendisini fiat albea'sıyla sabahları serpme
kahvaltılara, akşamları belediyenin ramazan organizasyonlarına götürecek
memur kocişi bulmaktır. zaten memlekete dönüş de bunun için arzu
edilmiştir. anneden "hayırlı kısmet" telefonu beklenir. bu istek sözlere
dökülmez belki ama anne, bakışlardan, yürürken duvara sürtünme
kuvvetinden anlar bunu. kısmet istenmektedir.
hemen takım elbisenin çok yakıştığı bir
memur bulunur. o da aynı duygularla memleketine, gençliğini geçirdiği o
yemyeşil, şirin beldeye gelmiştir. akşamları annesinin yanında çay içmek, küçük
ağa dizisini izleyerek petit beurre yemek, arkadaşlarıyla ortamlara
akmaktan, sınırsız pompiş yapmaktan daha çekici
gelmiştir. hayırlısıyla mutlu bir yuva kurup, bellona koltuk takımına
boğduğu estetik faciası kartonpiyer lamba göbekli evinde 230 ekran plazma televizyondan
küçük ağa izlemek, çay içmek ve ülker kremalı bisküvileri lüpletmek
istemiştir.
kızın telefonu oğlana, oğlanın telefonu kıza verilir.
ben olsam ikisine de kendi numarasını verip, hangisinin daha gerizekalı
olduğunu tespit etmeye çalışırdım. burada bir parantez açmak istiyorum. ve açtım (
telefon numaralarının, katalizör aile bireyleri tarafından gençler
arasında takas edilmesi olayını yeni duydum ve duyar duymaz tuvalete
koşup ağız dolusu kustum. bizim bir akrabamızın annesi yapmış bunu.
gözüne kestirdiği kızın annesiyle konuşup, telefon numarasını oğluna
vermiş. kızın annesi de oğlumuzun numarasını kıza vermiş. bu uyumsuz
angajman, benim aklıma direkt pasolini'nin ölümsüz eseri yaprak
dök-pardon salo'nun şu sahnesini getiriyor.
evet,
konumuza dönelim. bu ikisi evlenmeye karar verir ve dillere destan bir
düğün yaparlar. düğünde takılan paralarla tüylü halı, istikbal marka
koltuk takımı ve küçük ağa dizili 480 inç plazma televizyon alınacaktır
çünkü. "hacu bi deyiver bakam bi madde plazma ise o madde nasıldır?"
desen, konu hakkında bir kelime bile söyleyemeyecek olan adam eşe dosta
hava atar "9 yard plazma tv aldık evkurdan"
diye. hatta "şu sağ alttaki küçük ağa yazısını görüyonnu? babamların
mutfaktaki televizyon tam onun kadar ahahahauhahusadhaorewr" diye espri
bile yapar. babasının evinde tuvalette bile televizyon vardır.
tuvalizyon koymuşlardır adını eeıheıaheu. kızımızla oğlumuzun iğrenç
zevki (ve tam karar aşamasında dürtmeyle karışık çimdikle tebliğ edilen
yadsınamayacak düzeyde kadın anam
etkisi) bir araya gelip öyle düzenli, öyle sıkıcı ve öyle steril bir ev
yaratmıştır ki, askeri disiplinle idare edilen bir biyokimya
laboratuvarı bile o kadar düzenli ve steril olmayabilir. ortada güreş
tutulacakmışçasına duvarlara dayanan çekyat takımı, tam ortasında
laminat parke üzerine serilmiş tüylü, iğrenç bir halı, odayı stadyum
gibi aydınlatan beyaz ışıklar ve sürekli açık bir televizyon. ekran
büyüklüğü 32 hektar falan. eve vinçle çıkarıp salonda monte etmişler ve
asma aparatı yerine istinat duvarı örülmüş. işin en ilginç tarafı ise,
bütün bu malzemelerin evkur'dan alınmış olmasıdır. nedendir bilmiyorum
ama evkur'da böyle aşırı gelişmiş varoş bir düğüncü mağazası havası vardır. evkur'un içi oğlunu dürtükleyen kadın anam'larla doludur
mesela. "playstation'ı kız tarafı alır, sen garışma" gibi telkinlerle,
boks antrenörü gibi sürekli taktik vererek hayattan bezdirir oğlunu.
bir
de söz konusu düzenli evde daima kadın anam da mevcuttur. bir gitmez o
siktiğimin evinden. ne zaman evle ilgili bir update yapılsa, kremalı
bisküvi, çay, küçük ağa triosunun tamamlayıcısı olarak koca don
paçalarının içine sokulduğu kahverengi, yarı saydam bir çorap giyen
anne daima salonun spotları altında ilişkinin yıldızı edasıyla göze
çarpar. bi rahat bırak la çocukları. adamlar evleneli 1 hafta oldu ama 1
kez bile öbüşmediler. adam ereksiyon yüzünden kapılardan geçmiyor, sen
hala oturmuş bacaklarını ovalarken "havalar da erken soğudu bu sene"
diyorsun. birazcık anlayış be kadın. evine gitsene artık ya.
neyse
efendim, ne diyorduk, nerelere geldik. buradan türkiye cumhuriyeti
devletine, sayın başbakanıma, cumhurbaşkanıma, kuvvet komutanlarıma
sesleniyorum. şu kızı lütfen memleketine atamayın. dünyanın sıkıcılık
yüzdesini artırıyorsunuz ve çok ayıp ediyorsunuz.
ortaokulu imam hatipte okumuş olmam dolayısıyla, şefkat ve sevgi abidesi hocalarımıza bazan islamın barış, özgürlük ve mantık dini olmasına karşın müslüman kardeşlerimizin neden özgürlükleri mantıksızca engellemek için savaş çıkarmaya çalıştıklarını sorardık. onlar da "gerçek islam bu değil" derdi. ben o zamanlar 12-13 yaşlarında olduğum için, bu cevap beni tatmin ediyordu. gerçek islamın nerede ve nasıl muhafaza edildiği konusunu merak etmiyorduk. zaten pek umrumuzda da değildi. yine de hocalar bazen "nasa'nın bodrum katında kuran-ı kerim saklıyorlarmış" sözüyle bizleri dehşete sürüklemeyi ihmal etmezdi ve biz buna da inanırdık. günümüzün imkanlarıyla google images'ta "nasa basement" yazıp arattığımızda, şu adreste karşımıza şöyle bir resim çıkıyor:
nasa'nın bodrum katında kitab-ı mukaddeste tebliğ edilen kazan bakım talimatlarını icra eden adam
görüldüğü gibi, resimde kuran yok, fakat o zamanlar ne google vardı, ne images. hatta internetin bile pek olduğu söylenemezdi. ben de o dönem gerçek islamı nasa'nın bodrum katında saklanan kurana benzetirdim. yıllarca godot'yu bekler gibi gerçek islamı bekledik. islam haberleri geldikçe gördük ki, gerçek islam hiçbir zaman gelmeyecek. onun yerine, hep birilerinin karşı kampı yok etmek, savaş çıkarmak, yönetimi ele geçirmek, tecavüzü haklı çıkarmak için kullandığı islam var olacak ama bu hiçbir zaman gerçek islam olmayacak.
sonunda ben de dayanamadım, beklememiz bir işe yarasın diye gerçek islamın bu olmadığı birkaç durumu bir araya getirdim.
1. online dua
başlıkta verdiğim linkte olayın ayrıntılı bir açıklaması olsa da, bu hizmet temelde şunu içeriyor: diyelim ki bir akrabanız öldü. onu mezara gömdünüz. sonra gidip dua okumak zor gelmeye başladı. biliyorsunuz, tanrının dua network'ünün kapsama alanı 50 metre falan olduğu için, merhuma dua okumak için mezarın yanına kadar gitmeniz gerekiyor. yine aynı sebepten, mezarlığın önünden geçerken radyoyu kapatıyorsunuz ki radyo frekansınız dua ağının kapsama alanıyla interferans yaratmasın. neyse, online dua hizmeti sayesinde, önce dua ağına entegre edilmiş yazılımı ilgili merhumun ruhunu çekip alıyor, sonra da bilgisayardan fatiha okutuyor. siz de görevinizi layıkıyla yerine getirmiş bir kul olarak arkanıza yaslanıp malibu'nuzu yudumluyorsunuz.
gerçek islam neden bu değil?
bu durumun islam açısından birçok sakıncası olsa da, en önemli sakıncası, kablosuz ağlarda kimin ne yaptığını denetlemenin imkansız olduğudur. tam mezarlığın ölütabanından ruhu çağırdığınız sırada, üst komşunuz fütursuzca porno izliyor olabilir ve kablosuz ağlar birbirine karışırsa, merhumun ruhu sizin fatihayı bırakıp "dünya gözüyle" bir şeyler görmeye çalışabilir. ayrıca (buraya south park'ta insanlar saçmalamayı bırakıp bilinçlendiği sırada çalan müzik gelecek (i've learned something today müziği)) ölen yakınlarınızın mezarını ziyaret etmek, onları unutmadığınızı, onların hafızanızın bahçesinde solmuş birer çiçek olmadığını kendinize göstermek içindir. bu yüzdendir ki, gerçek islam bu değil.
2. namazı yanlış kıldırdığı için imamı bıçaklamak:
olay, islamın kuralları konusunda hassasiyet sahibi bir kardeşimizin, namazı yanlış kıldırdığını düşündüğü imamı doğraması şeklinde özetlenebilir. kendisi uyuşturucu kullanımından dolayı içeride yatarken denetimli serbestlikten faydalanarak çıkmış, "ulan madem o kadar yattık, boşa gitmesin" diyerek imam kardeşimizi bıçakladıktan sonra kaçmıştır. vaziyetin sembolik önemine değinecek olursak, eagles'ın ölümsüz eseri hotel california'ya referans vermemiz yerinde olacaktır:
Mirrors on the ceiling,
The pink champagne on ice
And she said "We are all just prisoners here, of our own device"
And in the master's chambers,
They gathered for the feast
They stab it with their steely knives,
But they just can't kill the beast
Last thing I remember, I was
Running for the door
I had to find the passage back
To the place I was before
hotel california'ya yüklenen satanik anlamlar ve zanlının ruh hali göz önünde bulundurulduğunda, durumun şarkıyla ilgisinin olabileceğini gözden kaçırmamakta fayda var. belki de şeytandan emir geldiğini düşünmüştü.
gerçek islam neden bu değil?
birincisi, imam avant-garde çalışmak istemiş olabilir. bu durumda o da gerçek islam olmuyor ama bunun da olmadığı kesin, zira islam'ın da öncesinde, on emir sayesinde popüler olmuş bir "öldürmeyeceksin" (לא תרצח [çok biliyormuşsunuz gibi]) ekolü var. napalım, tanrı böyle emretmiş. "ulan ben yarattıkça siz öldürüyorsunuz. bi daha öldüren olursa yakarım (literally)" demek istiyor olabilir. zaten hangimiz tanrı olsa, yarattığı insanları öldüren kimseleri sevmez ve yakar. bu yüzden, bu islam'ın gerçekliği hakkında birtakım şüphelerin olması da kaçınılmaz. din insanları robotlaştırıyor mu bilemem ama burada asimov'un üç robot yasasına değinmeden de edemeyeceğim, zira durumu bu şekilde açıklamak da mümkün:
A robot may not injure a human being or, through inaction, allow a human being to come to harm.
A robot must obey the orders given to it by human beings, except where such orders would conflict with the First Law.
A robot must protect its own existence as long as such protection does not conflict with the First or Second Law.
3. ırak televizyonunda dünya düz mü, yuvarlak mı tartışması:
yukarıdaki videoda, bağdat eşrafından süpürgeci hüseyin efendiyle, ırak'ın odtü'sü gibi bi yerde maşlı çalışan bir fizik profesörü arasındaki tartışmayı görüyoruz. birinci abi dünya düzdür diyor, ikinci abi ise yuvarlaktır diyor. bütün bunların ne önemi var? hepimiz aynı yeryüzünde yaşıyoruz ve islam kardeşlik dinidir. haydi şimdi kardeş gibi öpüşün ve barışın. zaten ırak'ta dünyanın düz veya yuvarlak olması ne işinize yarar ki? sanki marsta sondaj yapacanız amınakoyim.
yalnız bu videoyla ilgili en güzel şey, zavallı kemalist profesörün bir noktada dayanamayıp, üzerinde ışıltılı harflerle science yazan bir kitap çıkarması.
gerçek islam neden bu değil?
islamda "ilim çin'de bile olsa gidip alın" esası geçerli değil mi? geçerli. adam koskoca science kitabını alıp getirmiş mi? getirmiş. bu durumda, ya islam kendisiyle çelişiyor, ya da gerçek islam bu değil. ben ikinci seçeneği işaretliyorum.
4- babanın penisi oğluna takılırsa, seks kime yazılır:
hepimizin bildiği gibi, islam büyük sorular ve büyük cevaplar dinidir. özellikle ontolojik sorunların islamda yeri büyük olmakla birlikte, baba ve oğul arasındaki skor avantajı hususu, bugüne dek müslüman kavimlerde vuku bulan muhtelif husumet ve münakaşanın merkezinde yer almıştır.
mesele bu kadar önemli olunca, babanın penisini kendisine takıp, babanın o zamana kadarki bütün skorunun üstüne yatma düşüncesine sahip hayırsız evlatlar da türemiştir türk-islam tarihi boyunca. işte böyle durumlarda, islam felsefesinin hiç yılmadan cevaplamaya çalıştığı ontolojik sorular devreye girerek, hayatın her alanını düzenleyen islamın kucaklayıcılığının sınırlarını bizlere göstermiştir.
tüm bunlar yetmezmiş gibi, videonun ilerisinde de bahsedildiği gibi, başkasının uzvuyla eşinin saçını okşayan biri, kimin eliyle (veya başka bir uzvuyla) saç okşamış olacak? o saçlar tam olarak neyle okşanmış olacak o zaman? ve en kötüsü de, organları başkasına nakledilen adamın organlarının nakledildiği adam öldükten sonra uzuvları at gibi bir hatunu götürürse, mezardaki kişinin kemikleri sızlamayacak mı? kadın adama blowjob yaparken, adam kadına bukkake yaparken, hele bir de kadın milf ise, hatta adama takılan uzuv falan da hep zenci uzvu olmuşsa, interracial olmayacak mı? "wife banged by black dick before husband's eyes" adında porno video çıkmayacak mı bu ilişkiden? salih amel peşinde koşarken xhamster'a malzeme olmayacak mı mü'min kardeşlerimiz? pop-up reklamlardan pörtlemeyecekler mi? işte bunlar hep islamın cevap aradığı sorular. bizzare porn'un yetersiz kaldığı yerde hayal gücü ve kanal 5 imdadınıza yetişir.
gerçek islam neden bu değil?
islam kolaylık dinidir. arabanın lastiği patladığında başka bir arabanın lastiğini taksan olmaz mı? olur. bu da onun gibi bir şey işte. neticede bununla da gidip geliyorsun. frenler tutmazsa veya kaygan yolda hız yaparsan kamyonu deviriyorsun falan. iki olguyu baştan başa kucaklayan bu analojiden gerekli dersleri çıkarabildiğinizi umuyorum.
seks cihadı denince aklınıza muhtemelen nuri bilge ceylan'ın iklimler filmindeki gibi bir seks sahnesi geliyordur ama olay bu değil. yukarıdaki linkte de görebileceğiniz üzere, suriyeli askerlerle sevişmek için tunus'tan suriye'ye giden kızlar tunus'a hamile dönmesiyle ilgili bir olay bu. 'askerleri biraz "rahatlatalım"' diyerek suriye'ye giden bu arkadaşların üzerinden resmi kaynaklara göre 100 tane asker geçince, doğal olarak hamile de kalmışlar. bildiğiniz gibi, islamda doğum kontrolüne, korunma yöntemlerine falan pek sıcak bakılmadığı için, bu sonun kaçınılmaz olduğunu söylememize gerek yok.
gerçek islam neden bu değil?
tanrı adına yapılan bir savaşın tam ortasında silah arkadaşlarınızın hiçbir sebep yokken seks yapmaya kalkışılmasını pek takdir etmeyeceğinizi varsayıyorum. hadi her şeyi bir kenara bırakın, çocuğun aklı ermeye başlayıp da "anne ben nasıl dünyaya geldim" dediğinde vereceğiniz cevap karşısında stan marsh gibi kalması pek isteyeceğiniz bir şey değildir. düşünün, bu çocuk okula gidecek, arkadaşları olacak... bu durumla bütün arkadaşları dalga geçecek ileride. tabii dalga geçmeleri de gerçek islam değil ama seks cihadının da pek gerçek islam olduğunu söyleyemeyiz. ayrıca benim de şu an gerçek islamın ne olup ne olmadığı konusunda entelektüel bir cihat içerisinde olduğumu varsayarsak, benim de playboy mansion gibi bir hayatımın olması gerekir. lütfen saçmalamayalım.
6. kadınların zalim olması ve öldüren retorik:
hiç zalimlerin kurduğu bir komplonun hedefinde olduğunu düşündünüz mü? peki çevrenizdeki bütün kadınların zalim olduğunu? bunları düşündüyseniz sorun yok, ama düşünmediyseniz, yukarıdaki video sizi ibret ateşiyle kavurmak için orada. tıklayın ve izleyin. bazılarınızın yaşam hakkında yaptığı çıkarımlar sayesinde de bileceği gibi, kadınların aslında bir tanecik yaşam amacı var. o da yumruklarımızı sıkmamızı ve dişlerimizi gıcırdatmamızı sağlamak. ütü falan da yaptıkları oluyor ama asıl amaç diş gıcırdattırmak.
ortalama bir kadın
bu tespiti yapan abinin islama yaptığı katkıdan bahsedecek olursak, öncelikle retorik kavramını islam alemine tanıtan bu hocaefendi hazretlerinden başkası değildir. özellikle donuk bakışlarıyla 1. dakikadan itibaren anlatmaya başladığı anekdotla, insanların akrabalarına karşı takınması gereken tutum konusunda en mutemedinden bir mürşid vazifesi görüyor. bu testi herkese uygulamanız gerek. kot giyen teyzenize, küpe takan halanıza, topuklu ayakkabı giyen annenize, kısaca herkese "sen bu kılık kıyafetinle zalimsin!" demeniz gerek, çünkü halanız tek bir amaçla öyle giyiniyor: onu düşünerek mastürbasyon yapmanız ve ara sıra da dişlerinizi gıcırdatmanız için.
ayrıca başka bir açıdan baktığımızda, bu diş ve yumruk sıktırma, insanın piskolocisini bozma işini windows da yapıyor ama kimse çıkıp windows'a zalımsın demiyor. üstüne bir de yüzlerce lira verip bilgisayarına kuran var.
kadınlar: diş hekimiziniz seçimi
gerçek islam neden bu değil?
videonun sonunda hoca bütün ayet ve hadislerin boşa gittiğini söylüyor. halbuki boşa gitmemesi lazım. ayrıca hani dünya bir imtihandı? insanlar açlıktan, susuzluktan ölürken "ama dünya imtihan :(", sokakta yürürken göte odaklanmama zahmetine geldi mi "zalımsın". yoğöyle, gerçek islam bu değil.
7.online tabiyet hizmeti:
online dua örneğinde de gördüğümüz gibi, bilişim mefhumunun yüce dinimiz islam üzerinde modernleştirici bir etkisi mevcut. ihale takip etmekten hesaplara yatan paraları kontrol etmeye kadar, online hizmetler islama birçok katkıda bulunmaktadır. bu katkılardan biri de şüphesiz tabiyetlerin kabul edilip edilmediğinin online ortamda kontrol edilmesidir. şayet velîlerdenseniz, 56k bağlantıyla vahiy almak gibi bir güzelliğe sahip oluyorsunuz. 56k modemle vahiy alma olayını aslında zamanında çoğumuz denemişizdir. mutlaka hatırlayanlar olacaktır. temelde şöyle bir şeydi:
gerçek islam neden bu değil?
burada da kablosuz bağlantılara içkin tekinsizliğe ek olarak, kişinin tanrıyla iletişim kurduğu iddiasını görüyoruz. dinle ilgili olayları pek salladığımdan değil de, bu kadar basit olmaması gerekir, değil mi? hem bu süper gücü böyle saçma sapan isteklere kullanırsa, bir yerden sonra insanın mana'sı biter. ben bu amcanın yerinde olsam, "bana ne ulan senin tabiyetinden mantar hoşafı!" diye cevap verip, kendimi at yarışına falan verirdim. gerçi o da gerçek islam olmayabilirdi ama sonuç olarak bunun da çok gerçek bir islam olduğunu söyleyemeyiz.
bonus: teramisin dusası
gerçek islamın bu olmadığı dışında buna söylenecek fazla bir şey yok. sit back and enjoy the show.
ÇOK ETKİLENDİYİM Bİ HİKAYE OKUDUKTAN SONRA AMİN DEMENİZ DİLEYİLE
MEROPE'UN UYARISIYLA GELEN EDIT: GENÇLER AŞAĞIDA OKUYACAĞINIZ ANEKDOT ŞAŞIRTICI VE BEYNİN ÖN LOBUNDA KALICI HASARA YOL AÇABİLİCİ BİRTAKIM UNSURLAR İÇERİR. BU UNSURLARDAN KORUNMANIZ İÇİN GEREKLİ GENEL MANTIK BİLGİLERİ İSE METNİN HEMEN ALTINDA VERİLMİŞTİR AMİN
burda benim takıldığım o kadar çok mevzu var ki... listelemek gerekirse:
1. yaklaşık 1.80 boyunda olduğunu tahmin ettiğim bir insanın, yürürken iki ayağı üstünde dua eden bir karınca görmesi
1.1. karıncanın dua ettiğinin varsayılması. burnunu karıştırıyor olamaz mıydı? bence olabilir. zaten hayatında bir kez bile cumaya gitmiş bir insan, camide burnunu karıştıran amca popülasyonundan bile, ibadetle burun karıştırmanın aslında iç içe kavramlar olduğu çıkarımını yapabili. hatta şeytanın adem'e secde etmemesinin arkasında yatanın bu olduğu rivayet edilir.
2. hikayeye göre yağmur duası çok tutunca ortalığı sel götürmüş. lütfen kendimize gelelim; bu iyi bir şey değil. azıcık bir su baskını dahi olduysa, en başta karınca ölmüştür. bu işin bir kararı yok mu? trafiğin felç olmasını saymıyorum bile. belki de "alalh cc" ile "h.z. süleyman" [sic] arasındaki o efsanevi diyalog sırasında karınca ölümle pençeleşiyordu.
2.1. karıncanın duasına bir insanın amin demesiyle karıncayı boğacak bir yağmur yağması, insan ve karıncanın tanrı karşısında eşit olmadığı anlamına gelmez mi? "yaratılmışların en yücesi" geyiğini falan bir kenara bırakalım. mesela siz tanrıdan bir rolls royce dileseniz ve tanrı size rolls royce verdiğinde, ötv'si yüzünden yiyecek ekmeğe muhtaç kalsanız, bu duaya amin diyeni yakalayıp dövmez misiniz? ben olsam döverim, ama önce bi tur atarım tabii rolls royce'la. bir de facebook'a koymak için aracın ön panelinin de kadraja dahil olduğu bir fotoğraf çekip "hoff trafikkk" yazarım.
2.2. ya karınca "her gün üstümüze basıp bizi ezen insanlara nalet olsun?" deseydi ve h.z. süleyman sığ vizyonuyla "aa iki ayağı üstünde bir karınca. muhtemelen yağmur duası ediyor. dur şuna bi kıyak çekelim amin!" deseydi ne olacaktı? ya götü boklu bir karınca tarafından bütün insanlık helak olsaydı? (bu maddeyi sadece helak kelimesini kullanmak için yazdım. biliyorsunuz, içinde helak kelimesi geçmeyen metnin dini bir metin olması çok zor)
3. kimse amin demediği için duaların kabul edilmemesi biraz saçma geldi açıkçası. aslında bu noktada çok önemli bir mesaj da veriliyor olabilir. yalnız başına fiş veya prizle devreyi tamamlamak mümkün değil. işte öğrenmemiz gereken bu. kıssadan çıkarılacak hisse tam olarak bu. artı kutbu bağladın. ya eksi kutup? sonuç olarak her şey kendine döner. hepimiz bir gün tanrıya döneceğiz ama biz dua ettiğimizde tanrının bize dönmesi garanti değil.
4. koskoca metinde sadece bir yerde nokta kullanılmış, onda da yanlış kullanılmış.
hutbemi, sabah gazetesinin verdiği mesnevi'den bir alıntıyla bitirmek istiyorum: "salih'in
devesi görünüşte deveydi. o zalim kavim, bilgisizlik yüzünden deveyi
kesti". burada deveyle kastedilen söz olabilir. hepinize gani gani akıl sağlığı diliyorum.
bloomberg'de amcanın teki 2 saattir bach'tan bahsediyor. adamın küfrettiğini söyledi, seksi çok sevdiğini söyledi, arkadaşlarına eşek şakaları yaptığını söyledi. karşısındaki adamla birlikte güldüler, eğlendiler. bizde böyle bi program olsa ve mesela yunus emre'yi anlatsalar. "ya emre reyiz iyi hoştu da ağzı lağım gibiydi, 20 haneli bi köyü cehennemin dibine götürecek kadar küfrederdi, ha bir de taptuk emre'ye bi gün şaka yapayım derken dirseğini çıkarmış. öğleden sonraları da pompasız geçmezmiş" gibi bi şey söyleseler, heralde programı izleyenler hakkında bile soruşturma başlatılırdı. zaten bi kere stüdyoya mutlaka 2 tane "yunus emre uzmanı" çağırırlardı ve o iki kişiden biri mutlaka yozgat aksanıyla ortalıkta retorik bir terör estiren ilahiyatçı bir dayı olurdu. o ilahiyatçı durmadan kavga çıkarır, allahı seven insanın seks yapmayacağını falan söyleyip dururdu ve bütün olay programın 2. dakikasında kavgaya dönüşür, insanlar birbirinin ne söylediğini hiç duymadan karşı tarafa bağırırdı ve saatlerce süren program, hiçbir şeyden bahsedilmeden sona ererdi. biz niye böyleyiz lan? mesela biri gelip "abi yunus emre'yi duydun mu ne yapmış? seks yapmış" dese, genel duygu durumunda en ufak bi değişiklik olmaz. zaten niye olsun ki lan?
bunu niye anlattığımı da bilmiyorum. çok doluyum blog. haftada belki 10 dakika tv seyrediyorum ama bu bile beni sinirlendirmeye yetiyor.
lego firması, çok sevdiğim bu paketinde tır ve toma'nın yanı sıra, zaten kendisi de lego adamlara benzerliğiyle dikkatleri celp eden hüseyin çelik'i de seriye ekleyerek, türk lego fan'larının ve işsiz güçsüz geek tayfasının takdirini kazanmış.
kazanılan bunca takdir üzerine yeniden harekete geçen lego, bu sefer de sevilen serinin ahmet davutoğlu modelini yapmış:
tabii ki her zaman yanlışın yanında, doğrunun karşısında olan blogumuza da bunu yayınlamak düşüyor. özellikle ahmet davutoğlu saçının özel bir bağlantıyla gövdeye sabitlenmiş olması, lego'nun kalitesinden ödün vermediğinin ispatı gibi.
sabah kalktığımda televizyondan gelen seslerde böyle bir şeyden bahsediliyordu. her çocuk kendi rızkıyla doğarmış. ben de bu varsayımı olgularla incelemeye karar verdim ve ortaya garip bir sonuç çıktı. denklemimize göre tayyip erdoğan feminist çıkıyor beyler. read at your own peril
islam: her çocuk rızkıyla gelir
islam + iktisat: her çocuk, diğer çocukların rızkını çalarak gelir. halihazırda rızkı olmayan çocuklar, her arzın kendi talebini doğurmasına paralel olarak, gelecekten borçlandırılmak suretiyle zorla rızık sahibi yapılır
islam + iktisat + istatistik: en büyük yüzdesine en az sayıda kişinin sahip olduğu rızık toplamının her yüzdelik dilimi aynı hızla bölünmez ve en hızlı bölünen dilim, en küçük dilim olma eğilimindedir. bu dilim bölünmeye devam ettikçe, büyük dilimler büyüklükleriyle doğru orantılı olarak büyüyecek ve enflasyona yol açacaktır
islam + iktisat + istatistik + feminizm: iktisat ve istatistik her zaman erkeklerin elinde şekillenmiştir ve bütün bu denklem aslında kadın öznesini engelleme projesidir. hatta çocuğun doğmak yerine dünyaya "gelmesi", kadın söyleminin dilde yok edilmesinin sonucudur
islam + iktisat + istatistik + feminizm: + akp: bence ne olursa olsun üreyin. istatistiğe fazla kafa yorarsan sıyırırsın
sonuç: akp wins
not: feminizm kısmını "hadi canım, olur mu öyle şey" diyerek mantıksız bulanlar, bkz. "is the subject of science sexed?" (irigaray, 1987)
muhtemelen gelmiş geçmiş en işe yaramaz bilgisayar konsepti netbook'tur. yetersiz donanım özellikleri zaten çoğu kişi tarafından bilinen bir gerçek. bunun üstüne bir de windows 7 gibi sistem kaynaklarını somuran bir işletim sistemi; o da yetmezmiş gibi kullanıcı tarafından kurulmuş google chrome gibi ağır aksak bir browser'la iyice allahı şaşan bir cihaza dönüşmektedir.
tabii ki bu demek değildir ki netbook'lar pazarlanamayacak. hiçbir boka yaramayacağı herkesçe bilinen birçok cihaz gibi, netbook'ları pazarlamak da mümkün olmuştur. ilk çıktığı zamanlarda netbook'ların üstünde rengarenk etiketler olurdu. etiketlerin üstünde explorer logosu, müzik notası, film şeridi figürü falan bulunur; pratikte hiçbir değeri olmayan ve yaptığı her şey başka cihazlarla da yapılabilecek netbook bir eğlence makinesi gibi lanse edilmeye çalışılırdı. aslında zamanının vcd player'larıyla yapılan bir şeydi bu. ara teknoloji olduğu belliydi ve sadece bilgisayarı pasif bir eğlence amacıyla kullanan tüketiciye hitap ediyordu.
zaten elektronik mağazalarına gittiğinizde de tezgahtarların bunu size kakalarken sahip olduğunuzu varsaydığı motivasyonlar bunu destekler nitelikteydi. bilgisayarlar hakkında çok az şey bilen insan, tezgahtara 3-5 sikko film izlemek, gazete sitelerine bakmak, mp3 dinlemek istediğini söylediğinde, tezgahtar hemen pahalısından bir netbook tavsiye ediyor, adamımız da pek anlamadığı için alıp gidiyordu. aslında aldığı netbook'un sistem özellikleri söylediklerini yapmasına yeterdi ama sorun şu ki, hayatta hiçbir şey hiçbir zaman o kadar basit değildi.
evine gelip bilgisayarını bir heyecanla kutusundan çıkaran müşteri, kendisine gösterilen yönergeleri takip ederek işletim sistemini ve cihazın markasının ciddi hiçbir boka yaramayacak bir bilgisayar için her biri ayrı gereksiz binlerce sistem aracını kuruyordu. her birinin de süper havalı isimleri vardı bu sistem araçlarının. toshiba assistance desk, toshiba system diagnostics analyser, system notification manager, soundlightning multimedia audiovisual enhancement toolbar, bluetooth distributive operation service gibi isimleri olan ve daha kimsenin ihtiyaç duyduğuna, ihtiyaç duyduğunda da bilgisayarı kilitlemeden kullanmayı başarabildiğine rastlanmamış bir sürü sistem aracı.
bir de temel işlevlerini bile rahatça yerine getiremeyen bu bilgisayarcıkları kullanıcısıyla dertleşen bir hal 9000'e çevirme çabası vardı ki, belki de en zavallı olanı buydu. mesela bir usb bellek bağladığınızda 4 tane sistem aracı birden çalışmaya başlayıp bilgisayarı yaklaşık 10 dakika felç ettikten sonra "bilgisayarınıza yeni bir cihaz bağladınız. soundlightning multimedia enhancement service ile açıp izlemek ister misiniz? sisteme yeni bir cihaz bağladınız. bu cihaz ile ne yapmak istersiniz? ne verelim abime?" türünde 20 tane mesaj birikir ve kullanıcı o sırada kabız olurdu. bunu kullananlar gerizekalı ya, kullanıcının kucağına bir bilgisayar değil, torununu oturtmuş gibi hissetmesi gerek. kucağınızda otururken "yeni bir cihaz bağladınız" diyen bir torun düşünün mesela, öyle bir şey. bu muhteşem şeyi herkesin hissetmesi lazım. zaten bunu kullanacak kişi bunda makale mi yazacak, kod mu yazacak, yoksa mynet okey mi oynayacak? tabii ki mynet okey. öyleyse neden soğuk bir arayüzü olsun değil mi? bence de. ver notification manager'ı anasını satayım. sabah bilgisayarı açınca günaydın desin, hoşgeldin desin, güle güle desin, hal hatır sorsun, sürekli kullanıcıya bi şeyler söylesin. pil bitmek üzere desin, az sakin kullan şunu desin. sürekli bi şeyler söylesin kullanıcıya; hiç susmasın. kullanıcı mynet okey oynuyor sonuçta. dijital bir yancısı olsa fena mı olur?
yapısal sorunlara hiç girmiyorum bile. göt kadar alana qwerty klavye + türkçe karakterleri sığdırma şelanjı (challenge) zaten kullanışsız olan bu cihazları hepten içinden çıkılmaz bir hale sokuyor; carpal tunnel'ından tut da türlü rsi rahatsızlığına sevk ediyordu kullanıcıyı. yine de zamanında iyi siktiler milleti. ne multitasking yapacak donanıma, ne de ekran boyutuna sahip cihazları çılgınca kaktırdılar insanlara. insanlar da aldı, 1-2 ay kullandıktan sonra o kadar sistem aracı ve her şeyi somuran işletim sisteminin istekleriyle başa çıkamayıp aforoz etti aleti. ben zamanında da söylemiştim böyle olacağını. her eve 30 tane bilgisayar almayın; bu bilgisayar, internet dediğimiz şey eskinin televizyonunun yerine geçmek üzere; gelin etmeyin dedim ama çoğu insanın tüketim çılgınlığından gözü dönmüştü bir kere.
satın alındıktan 15 dakika sonra yavaş yavaş göte girmeye başlayan netbook
ülkede netbook çılgınlığı tam gaz devam ederken birçok şeyi de anlama fırsatı yakalamıştım. bunlardan birincisi ve belki de en önemlisi, bir cihaz alınırken ne amaçla kullanılacağı kapsamının mümkün olduğunca dar tutularak keskin çizgilerle belirlenmesinin gerekliliğiydi. yani her şeyi minimum işlevi için kullanmanız gerekiyordu. bilgisayar alıyorsanız sadece bilgisayarda yapabileceğiniz bir şey yapmalıydınız. mesela film seyredecekseniz dvd player ve düzgün bir televizyon almak en iyisiydi. tabii bunu söylerken, masaüstü bilgisayar gibi bir yük beygirini gözardı ediyorum. masaüstü bilgisayar çok esnek, güçlü ve nispeten hesaplı bir çözüm olduğu için, onunla istediğiniz her şeyi yapmanız daha olası. netbook, smartphone, tablet gibi şeytan icatlarında ise "ben ipad'i kitap okumak için olum" diyorsanız, o ipad'de mümkünse sadece kitap okuyun. bazen cep telefonu almak üzere piyasa araştırması yapan insanlar görüyorum ve adamlardaki maymun iştahını, doyumsuzluğu, beklentiyi gördükçe benim içim burkuluyor. gerçi onların da bir suçu yok. reklamlarla şişirilen ürünlerin insan ideası üzerindeki yansımasında oluşan kırılmalar bunun sorumlusu. galaxy note tanıtımı gören biri, bu cihazın, bütün sorunlarını bitirecek bir tanrı olduğuna ikna oluyor. bu durum iphone için de geçerli. sonra forumlarda okuyoruz, adam aynen şöyle yazmış: "telefonun dizi performansını beğenmedim. pili çok çabuk bitiyor". kimse de çıkıp demiyor ki "telefondan niye dizi izliyorsun allahın manyağı?"
sonra bu kişiyi evinize davet edip iç dünyasına küçük bir yolculuğa çıkıyorsunuz. 2 yıl önce "bunda güzel dizi izlenir" diyerek 23 inç monitör almış. sonra "ben bu diziyi neden ferah ferah salonda izlemiyorum?" diye düşünerek bir de dvd player almış. tam bu olayın üstünden 3 ay geçmiş ki, adam "haftasonları uyandığımda yataktan çıkasım gelmiyor ama dizi izlemek istiyorum" diyerek taşınabilir dvd player almış. sonra dizilere altyazı embed etmek, cd'ye yazmak falan çok zor geldiği için adamımız bir de netbook almış ama bu sefer de yatağa yatarak dizi izlediği zamanlarda uykusu geldiğinde bilgisayarı kapatmak falan zor gelmiş ve adamımız bir düğmesine basıp kolayca kenara koyabileceği bir dizi izleme cihazına ihtiyaç duyduğu sırada karşısına samsung galaxy ultra mega note 4 çıkmış. adam onu almış tabii ama bu sefer de şarjı pek gitmiyormuş. adamımız dizi izlemek için 8 tane falan cihaz almış olmasına karşın rahat rahat dizi izlemeyi başaramamış ve şu sıralar ipad almayı düşünüyormuş. ben almadan söyleyeyim, ipad'in dosya sistemine alışamayacak bu adam. itunes yüzünden onu da kullanamayacak. artık o zaman ne alır bilmem.
kısacası, netbook alıyorsanız, onunla (mümkünse flash unsuru içermeyen) 2-3 siteye girin. sadece bunu yapın. ipad alıyorsanız da bunu yapın veya pdf okuyun. telefon alıyorsanız, bu siktiğimin aletini sadece arama yapmak ve mesaj göndermek için kullanın. bir de çok seviyorsanız sosyal medya için kullanın, çünkü sosyal medyanın akıllı telefonları daha etkin pazarlayabilmek amacıyla ve dolayısıyla bu tür cihazlara yönelik olarak optimize edilmiş bir biçimde tasarlandığını söyleyebiliriz. her yerde her şeyi yapmaya çalışmayın. mesela yatıyorsanız uyuyun; dizi izlemeyin. yemek yiyorsanız bir yandan ağzınızı açıp dizi seyretmeyin. aslında bana kalırsa hiç seyretmeyin o gerizekalı hollywood klişe çöplüklerini ama illa izleyeceğiz diyorsanız da, bunu salak salak pozisyonlarda yapmayın. zaten 10 dakika ya sürüyor ya sürmüyor siktiğimin yemeğini yemesi. onu yeyin, sonra gidin ne izleyecekseniz izleyin.
benzer biçimde, netbook'u da bu kadar kullanışsız kılan bana göre her şeyi çok zor yapıyor olması. browser açıyorsunuz, flash açarken afakanlar basıyor; film seyretmek istiyorsunuz, kucağınızda ısınıyor, kucağınıza almadığınızda küçücük ekranda ne döndüğünü anlayamıyorsunuz; omegle üzerinden cybersex yapayım desen, kamerası çok aşağıda kalıyor ve ekranı yukarı kaldırdığınızda tam bir gerizekalı gibi görünüyorsunuz. "hiçbir şey yapamıyorum, bari portatif ama standalone bir müzikçalar gibi kullanayım" düşüncesiyle mp3 açıyorsunuz, cihazı tasarlayan dehanın hoparlörleri cihazın altına koyduğunu görüyorsunuz. dolayısıyla ses istediğiniz düzeyde gelmiyor. ses iyi gelsin diye götünü kaldırıyorsunuz, bu sefer de şarkı çalarken bir yandan mail atamıyorsunuz. "soundlightning multimedia sistemini açıp ses ayarı çekeyim" diyorsunuz ama soundlightning açıkken müzik takıla takıla ilerliyor. "senin kitabını sikerim lan" diyerek aleti yumruklamaya başlıyorsunuz, bu sefer de hacı babanıza yakalanıyorsunuz. kısacası her boka yarıyor ama hiçbir boka yaramıyor alet. ayrıca merak ettiğim bir nokta var. her boka özel işletim sistemi geliştiren windows neden netbook'lar için de sistem kaynaklarını daha az kullanan bir işletim sistemi yazmıyor? bu çok zor olmasa gerek. en azından bütün netbook'lara koşa koşa win7 kurmak yerine bazılarını xp olarak bıraksalar, fiyatları aynı olsa dahi eminim kimse win7 olanı almazdı. ubuntu kurulabileceğini zaten sanmıyorum da mesela haysiyetli bir marka da çıkıp şunlara beleş bir işletim sistemi atsa olmaz mıydı? üzerinde minimum uygulamalar bulunan, sistemi pek yormayacak, saçma sapan sistem araçlarından arındırılmış özel bir işletim sistemi güzel olmaz mıydı? olurdu tabii. peki neden yok? eşşeğin zikinden dolayı. o zaman netbook'lar gerçekten rahat bir biçimde kullanılır ve güncellenmesi gerekmezdi de ondan. bunu alan kişinin 3 ay sonra yetersiz bulup başka bir laptop alması gerek değil mi? sizi orospu çocukları sizi.
boykot fikrini sürekli dile getirip duruyordum. hatta bana göre hükümetin insanların özgürlüğüne karışmasını önlemenin en temel çözüm yolu buydu. bugüne kadar hiç doğru dürüst uygulanmamış olsa da, şu son olaylarda birçok kişi tarafından az da olsa benimsendiğini gördüm. bugün bana şöyle bir mail geldi. siz de çevrenizdeki insanlarla paylaşırsanız sevinirim:
Bir bir hareket metnidir. Bu bir
sivil itaatsizliktir. Ekonomiyi çkertirseniz, sizin alışverişinizden
para kazanan marka, iş adamı AVM'ler de çökecektir. Sadece 1 ay dayanın.
1 ay alışveriş yapmayın. Ayakkabı almayın, tişört almayın, dışarıda
kahve içmeyin, küçük esnaftan alışveriş yapın. Kimse yaralanmasın ama
etkili bir birlik olalım. Sivil itaatsizlik, ekonomiyi çökertecek, para
kazanan adamı da vuracaktır.
AVM'lere günde 30.000-35.000 kişi
giriyor. AVM'lerin önüne yığılalım, pankartlar asalım, onlar çıkartsın
biz tekrar asalım. Alışveriş yapmayalım, yaptırmayalım. Bu maili bütün
arkadaşlarınıza forward edin. Alışveriş yapan, para kazandıran kesim
biziz. Parayı harcıyan, ekonomiyi döndüren, o biber gazının vergisini
veren biziz.
Sadece alışveriş yapmadan
uygulayacağımız yaptırım, ekonominin çökmesine sebep olacak. Bırakın,
para kazanmaya devam edenler çöksün. #alisverisyapma
Lütfen paylaşın, her yerde paylaşın!
--- mail'in sonu ---
ayrıca, ülkeyi yasal olarak diktatörlüğe götürecek yeni bir mit yasası hazırlanıyormuş. birçok haber sitesi bunu doğruladı. adamlar ülkede kendileri gibi olmayan herkesi ezmeye hazırlanıyor ve bir şeyleri değiştirip keskin bir dönüş yaratmak istiyorsanız, boykota destek verin. ben bu olaylar başladığından beri, yani 2 haftadır temel ihtiyaçlarım (gıda, su vs.) dışında hiçbir şey almıyorum. evde çay bitti ve çayı çok seven bir insan olmama rağmen çay bile almıyorum. çay almayınca şeker almama da gerek kalmıyor. daha az bulaşık yıkanacağı için bulaşık makinesi tabletini daha az kullanıyorum vs. bu böyle gider aziz dostlarım.
aynı haber radikal'de de yayınlanmıştı ama linkini bulamadım. bu durumda "ne yapmalıyız" sorusunun cevabı bence mümkün olan her şeyi boykot etmek. muhtemelen artık bunu söyleyene deli gözüyle bakıyorsunuz ama ben bunun kilit öneme sahip olduğunu düşünüyorum. bu iddia zaman'da bile çıktığına göre doğru olması muhtemel. bir internet sitesine girdiğiniz için veya komşunuza şüpheli gelen bir davranışınızdan dolayı evinizden alınıp işkenceye maruz kalmak istiyorsanız siz bilirsiniz tabii ama istemiyorsanız en azından 1-2 ay hayati şeyler dışında hiçbir şey satın almayarak, bankadan bütün paranızı çekerek, kredi kartlarınızı iptal ederek hükümetin kölesi olduğu sermayenin işleyişini biraz sekteye uğratabilirsiniz. sadece mal değil, hizmet almayı da reddetmek mümkün. ben bugün telefonumun internet paketini iptal ettim ve daha ucuz bir tarifeye geçeceğim. telefonla konuşma işini skype üzerinden yapabileceğim birçok arkadaşım var. interneti zaten en düşük pakette kullanıyorum. bunu toplu halde yaparsak, halkın yanında şirketlerden de baskı görecekler.
zaten unutmamamız gereken nokta hükümetin kesinlikle umrunda olmadığımız gerçeğidir. hükümetin umrunda olanlar ise şirketler. yani "biber gazı atıyorlar! sağlığımızı tehdit ediyorlar! 4 kişiyi öldürdüler, 5000 kişiyi yaraladılar" şeklinde bir feryat, bizim daha fazla sinir olmamız dışında bir işe yaramayacak. çok uç şeyler yapmaya gerek yok. kendinizi başbakanın yerine koyun. nefret ettiğiniz bir insan topluluğuna her türlü zararı vermeye çalışıyorsanız, onların çektiği acılar umrunuzda olur muydu? benim olmazdı. asıl işe yarayacak olan, sermayeyi yaralamaktır sevgili blöğ kardeşlerim. zaten çevrenize bakın, akp seçmeni olduğunu her fırsatta belli eden adamların harcamaları değil, sizin harcamalarınız ekonomiyi ayakta tutuyor. korkmayın, bugüne kadar 2 parça kıyafet veya cep telefonu almaktan vazgeçen kimse ne ölmüştür, ne de hayatı çekilmez bir hal almıştır.
hatta insanların artık kullanmadığı eşyaları takas edebileceği veya verebileceği, freecycle benzeri bi şey oluşturabiliriz para harcamamak adına. insanlar ihtiyaçlarını yazar ve paylaşabilecek durumda olanlar paylaşır. böyle bir şey olursa benim de verebileceğim eşyalar var.
normalde hükümetin gitmesini bile tam desteklediğim söylenemezdi. bana göre gelen de bunlardan pek farklı olmayacaktı. hala da farklı olacağını sanmıyorum. yani aslında çoğumuzun ihtilal yapma gibi bir amacı bile yok. tek istediğimiz, kişisel özgürlüklere müdahale edilmemesi ve yasaların herkes için eşit biçimde işlemesi. ha bir de akp'nin yandaş torpili fanatizmi de bitse iyi olur. mesela şöyle amcalar var. bu adamın söylediği suç değil mi? tedbirsiz bir hareketi örtbas etmeye çalışan insan suç işlemiyor mu?
ha bir de gazetecilere rüşvet teklif etmiş. bu adam ne sizden, ne de benden yetenekli veya zeki. böyle bir konuşma üslubuna, böyle köylü kurnazı tavırlara sahip bir adamı yolda görseniz dikkate almazsınız ama bu adam giresun valisi. düşünebiliyor musunuz? şahsen bir şirketim olsa, bu adamı çaycı bile yapmazdım. aynı şekilde:
şu adam isviçre'de basın ataşesi. bir düşünün güzel kardeşlerim, siz 2-3 milyar para kazanacam diye götünüz çıkarken, bu adamlar bilmemkaç bin euro para kazanıyor ve artık partinin bu yüzsüzlüğü dayanılmaz bir hal aldı.
mit yasasına dönecek olursak, bu yasanın halkın güvenliği için olduğunu söylemek için gerizekalı olmak gerek. doğu almanya'da stasi diye bi teşkilat vardı. biraz araştırıp okursanız, sizi neyin beklediğini görebilirsiniz.
mevcut durumda bile idris naim şahin mecliste (kahvehanede değil gençler, sorulan bir sorunun resmi olarak cevaplanması gereken bir yerden bahsediyoruz) bu kadar rahat bir biçimde, çocuk kandırır gibi hareket ediyorsa, bu biraz da bizim sayemizde. kısacası, harcadığınız her kuruş, bu adamların yerlerini daha da sağlamlaştırmasına, insanları daha kolay manipule etmesine yardımcı oluyor. benim de arabam var ve işyerine arabayla 6-7 dakikada gidebilmeme rağmen, geç kalma pahasına toplu ulaşımı kullanmam beyinsiz olduğumdan değil. unutmayın geçler, bir alışveriş merkezine girdiğinizde gördüğünüz markaların %95'i size hitap ediyor; akp seçmenine değil. yabancı yatırım varsa biz tükettiğimiz için var; onlar tükettiği için değil.
bildiğiniz gibi, hükümet zaten yürütmeyi durdurma kararı verilmiş gezi parkını şimdi de referanduma açmaya çalışıyor. sanki mesele sadece parkmış gibi, bunu resmi bir referandumla çözmek istiyorlar. burada akp'nin referandum anlayışına da değinmek isterim:
yani güzel kardeşlerim, elinizdeki güç referandum değil, paranız. tutun o parayı, harcamayın ve olacakları izleyin.
şimdi ortalara çıkıp "twitter mısır'da devrim yaptı olum" diyerek hashtag, trend mrend kovalayıp sosyal medyanın nabzını tutan gerizekalı olmak istemiyorum ama birkaç gündür birtakım aziz dostlarımın isyan ettiği bir konu hakkında bir şeyler söyleyesim var. gerçi "sanki blogun okunuyor da mı yazıyorsun lan godoş" dediğinizi duyar gibiyim. aslında okunuyormuş. analytics'ten baktığımda günde 40-50 kişinin girdiğini görüyorum. neyse efendim, okunmasa bile ileride torunlara okutabileceğimiz birer anı olacak bunlar.
öncelikle konuyu vereyim:
caps lock: unleash the fury
başta ateist kardeşlerim olmak üzere, insanlar bu twit'e öyle içerlemiş öyle içerlemiş ki, neredeyse ağlayacak kıvama gelmişler. oğlum/kızım, buna zaten en başta siz sebep oldunuz lan. bu ve benzeri cengaverleri neden dikkate almamamız gerektiği konusunu aşağıda birkaç madde ile özetleyeceğim ama en başta "hey ateist" dendiği zaman "bağa mı didin" diyerek üzerine alınan insanlar olarak kendi dizginlerinizi kendi elinizle teslim ettiniz.
bu nasıl mı oluyor? şöyle oluyor efendim: şimdi bulutların üstünde oturan bi arkadaşın bütün yaşamı kontrol ettiği (ve nedense %90+ tutarlılıkla sadece silah tüccarlarını, dolandırıcıları vs. başarıya ulaştırdığı) meselesine inanan "zeki" varlıkların, kendileri gibi olmayan herkesi ateist olarak tanımladığını biliyoruz. bu adamlar için mesele tanrının varlığı ya da yokluğu değil, ona inanıp inanmayanların olması. dolayısıyla sınıflandırma da buna göre yapılıyor. yani birinin ateist olduğunu kabul etmesi, tanrıya inanan birinin yaptığı kategoriye göre anlam kazanıyor ve o kategori de, tanrının olduğunu varsayıp buna inanmayan zavallıları ateist olarak sınıflandırma üzerine kurulu. zaten asıl anlamadığım nokta, bu mistik şeyleri saçma bulan insanın ateist tanımlanmaya neden bu kadar hevesli olduğu. göz kapaklarını indirip kaşlarını kaldırarak "ateistiz abi" davranış biçimi benim dehşete düşmeme yol açıyor kısacası.
"ateistiz abi" bakışı
benim önerim şu: allahsız kardeşlerim ateist olarak tanımlanmaya uçan sincaplar gibi atlamak yerine neden karşı kampı tanımlamayı denemiyorlar? bu tanım ne olabilir? namantık gibi bir şey olabilir. zaten mantık kelimesi köken olarak da ingilizcedeki logic'le neredeyse birebir paralellik içinde. logic kelimesi eski yunanca logos'tan geliyor. logos'un karşılığı ise discourse, yani türkçeye söylem olarak çevrilen bir şey. söylem deyince aklınıza ne geliyor? söylemek. söylemenin kökeni nedir? söz. eski türkçe metinlere baktığınızda orta asya'da yaşamış atalarımızın "sözlemek" kelimesini kullandığınızı görüyorsunuz. peki söylemenin arapça karşılığı nedir? doğru tahmin, "nutk". nutuk atmak falan buradan geliyor aziz dostlarım. mantık da buradan geliyor. bu yüzden, atayist kardeşlerimin de müslüman, hıristiyan, yahudi, budist falan ayırt etmeden, insanlığın genel olarak berbat durumda olmasını sağlayan bir varlığın kendi kurtuluşunu temin edeceğine inanacak kadar tutarlı davranışlar sergileyen herkese namantık demeyi tercih etmesi biraz daha yerinde bir davranış olacaktır. zaten bir dine inanan çoğu insan da inandığı şeyin mantıksız olduğunu reddetmiyor. zaten nasıl reddetsin? gökten kitap indiğine inanmaktan bahsediyoruz. ne desin yani, "öyle deme, ara sıra gökten kitap iner. sen pdf download etmiyor musun?" falan mı desin? tabii ki "inmez ama ben inanıyorum" diyecek. öyleyse neymiş? bundan sonra siz ateist değilsiniz; onlar namantık. isteyen alojik veya absürd de diyebilir.
özgüven meselesini hallettiğimize göre, abimizin beyanına geçebiliriz. öncelikle kendisini dikkate almayı deneyelim:
1- "kişiliği ... ateist tiplerin ülkemde dinime küfretmesi kanıma dokunuyor" (caps lock açık bu arada):
ateist biri mi dinine küfretti? nasıl yani? sen bu konuyu baştan bi düşün bakalım. bi hata var gibi sanki... ayrıca kişiliği sağlam, asla dindar geçinmeyen milletvekillerinin bir gecede kendilerini tanrı ilan edecek kararlar alması da kanına dokundu mu? veya kendi elinizle silahlandırdığınız heriflerin 150 (pardon 44) kişiyi öldürmesi pek kanına dokunmadı herhalde değil mi? siyasetin medya kanadının başındaki adamlardan biri olarak demagojinin allahını yapıyor olmana bir şey demiyoruz zaten. tabii ki yapacaksın. bülent arınç'ın yaptığı şovları bir kere gözünün önüne getir. bu adam bunu yapıyorsa, partisinin medya sorumlusu neler yapmaz. neyse kana dokunacak bir sürü şey varken ateistlerin kana dokunması çok ilginç. zaten türk siyasi jargonunda sağ kanadın "kana dokunmak", sol kanadın da "beis görmemek" sözünden artık gına geldiğini belirtmek isterim. "başbakan şehitlere kelle demekte beis görmüyor!" diyen adamı en başta ben öldürmek istiyorum. kana dokunmanın doğası ise biraz daha farklı. daha çok "tutmayın küçük enişteyi" şeklinde geçiştirilebilecek sebepsiz bir hareketlenme, bir gaza gelme durumu anlıyorum bu sözden. sonuçta adamın kanını bilmiyoruz, dokunmuş olabilir. bunun için bir neden belirtmesi gerekmez. aynı zamanda "imf'ye borcumuz kalmadı" yalanı veya padişahımızın şehzadelerinden birinin arabasıyla bir insanı öldürdükten sonra yargılanmasına bile gerek kalmadan abd'ye hicret etmesi veya kızının "fahri danışmanlık" makamına yüceltilip ayda 50 milyar (+ kuvvetle muhtemel yan faydalar ile) maaşa bağlanması beyimizin kanına dokunmamış olabilir. adamın alyuvarlarını okuyacak halimiz yok; dokunmamış olabilir. bu açıklamasının üstüne padişahtan bir kese altın almış mıdır merak ediyorum. almış olma ihtimali yüksek. hatta belki bizzat padişahın tahtına oturmuştur, padişahın kendisi otururken. padişah belki başını da okşamıştır, al yanaklarından öpmüştür. neyin dokunup neyin dokunmayacağını çok iyi bilen seçici geçirgen kanını alıp alnına bile sürmüştür belki bir şeref nişanı olarak.
2- "tecavüze uğramış bu tipler yok edilmeli":
bu konu zaten akp'yi akp yapan unsurlardan biri. tecavüzün aktif tarafını değil de pasif tarafını suçlu olarak görmek sanırım bizim ülkemize özgü bir şey. bunun tartışılacak bir tarafı yok. zaten bu maddeleri de adamı neden ciddiye almamamız gerektiğini göstermek için yazıyorum. tamam ege denizi seviyesinde iq'larıyla önlerine atılan her kemiğe koşup havlayan ulusalcı kardeşlerimiz tabii ki, twitter'da satır satır döşeyecek, facebook'ta paylaşım yapacak. iktidara ve statükoya zararsız eylemlerde tabii ki bulunacaklar. eşek sürüsü gibi sokaklarda anırarak gezip bir şeyleri protesto ettiklerini tabii ki sanacaklar. maçlarda 50.000 kişi "tayyip istifa" diye bağırınca tayyibin istifa edeceğini tabii ki düşünecekler. doğru dürüst bir eylem yapmak istediğinizde o 50 bin kişinin 50 tanesini bulamayacaksınız ama o ayrı bir konu. ben sadece biraz daha zeki olması gerektiğini düşündüğüm kişilerin gerçeği nasıl ıskaladığını görünce üzüldüğüm için bunları yazıyorum.
peki doğru dürüst eylemden kasıt nedir? mesela adamlar birkaç haftadır reyhanlı olayını unutturmak için yapmadığını bırakmadı. böyle salak salak twitter şovlarından tutun da, sigaraya, alkole getirilen bir sürü yasağa kadar ellerinden gelen her şeyi yaptılar sanırım. dün en son ertesi gün haplarını yasaklamışlar. yakında prezervatifleri de yasaklayacaklarını düşünüyorum. geleceğe yönelik yatırım yapmanın kimseye zararı yok. ülkeye ucuz işgücü lazım, gdo'lu gıdalara yeterli bir pazar olabilmemiz için nüfuzumuzun artması lazım, savaş endüstrisinin hiçbir devletin yanaşmayacağı büyük bir savaş çıkarmadan krizden çıkabilmesi için bölgesel savaşlarda ördek gibi gebermesi sorun olmayacak kadar fazla nüfus lazım. tecavüze uğrayan insanların bile çocuğu doğurmasını emredecek kadar ileri giden bu denyolara karşı sokaklarda anırarak gezmek bir işe yaramıyor takdir edersiniz ki.
kimsenin sallamayacağını biliyorum ama "doğru dürüst" protestoyu ana hatlarıyla tanımlamam gerekirse, belirli bir sektörün çökmesine yol açacak toplu eylemler şeklinde tanımlayabilirim. binlerce insanın sokaklarda bağıra çağıra gezmesinin kimsenin umrunda olmadığını biliyoruz. bazen işyerinin önünden de geçiyor bu tipler ama zahmet edip cama bile çıkmıyorum ne olduğunu görmek için. ben bu kadar sallıyorsam, başbakan hiç sallamaz. o binlerce kişi aynı anda intihar edip sokakları kan gölüne çevirse "intihar dinimizde haram. allahsızların intihar etmesi iyi oldu" diyerek kendilerini yine savunurlar. molotof kokteyli atmak da sizi hapse tıkmalarından başka bir boka yaramaz. ben diyorum ki, mesela alkol yasaklarını içecek almayı reddederek protesto edelim. bir insanın günlük yaşamında su dışında tükettiği içecekler neler? çay, kola, ayran, meyve suyu vs. 1 ay boyunca kimse su dışında bir şey içmese bir şey kaybeder mi? bence kaybetmez, hatta sağlık yönünden çok şey bile kazanabilir. eve polis gelip ağzımıza zorla çay dökmeyeceğine göre, bu durumda ya koskoca bir sektörün göz göre göre batmasını, binlerce kişinin işsiz kalmasını, milyonlarca dolarlık yatırımın saçma sapan bir inat uğruna heba olmasını izleyecekler, ya da halkı cezalandırmaktan vazgeçecekler. zaten neredeyse paranın piyonu gibi hareket ediyor hükümetimiz. o sevgili patronlarını kıracak değiller herhalde.
aklıma gelen diğer bir çözüm de binlerce kişinin bankadan bütün parasını aynı gün çekip 1 ay kendi evinde bulundurması veya önceden belirlenen başka bir bankaya yatırması. son kuruşunuza kadar cebinizden çekmek için binlerce takla atan sahtekar bankaların ve en büyük destekçisi olan devletin, böyle bir şeyin sonuçlarını göze alabileceğini sanmıyorum. bunda da polisler evinize gelip "yatır şu parayı bankaya, asabımızı bozma" diyemez herhalde. zaten bankaların geçen hafta masraf kalemlerini artırarak bunu tüketiciden çıkaracak olduğunu eminim çoğunuz bilmiyordur. yani sadece hükümet değil, bankalar da hak ediyor bunu.
sanırım geçen sene bu zamanlardı. italya'da petrol zamlarını protesto etmek için kamyoncular şehirlerde kamyonlarını arka arkaya park edip trafiği tıkamışlardı. hatta sizler az daha bilinçlenin, enerjinizi sokaklarda dolaşıp anırmaya harcamayın diye haberin kendisini de buldum: http://www.ft.com/cms/s/0/5e489d2a-45d2-11e1-93f1-00144feabdc0.html#axzz2UIwBAxzM
fiat 4 fabrikasında üretimi durdurmuş lan, düşünebiliyor musun eylemin gücünü? bu da benzine zam geldi diye. bizde her gün zam geliyor ama "ulan 1 hafta metroya bineyim de görsün şerefsizler" diyebilecek kapasitede bile kimse yok. maçlar için toplanan 50 bin kişi bir halta yarayacak bir iş yapmaya geldi mi ortalarda hiç görünmüyor.
neyse ulan, nerden nereye geldik. adama bok atayım derken yanlışlıkla isyan etmeye başladım.
buradan bir noktaya da parmak basmak istiyorum. politikacıların neden dürüst veya duyarlı olmaları gerektiğini düşünüyoruz ki? böyle bir varsayım mı var? "bir insan politikacıysa dürüst veya sağduyulu olmak zorundadır" gibi genel bir kural var da ben mi bilmiyorum? neden bu adamların her söylediğini bu kadar ciddiye alıp manyak gibi şaşırıldığını kesinlikle anlamıyorum. mesela en son başbakan "kafası kıyak nesil istemiyoruz" demiş. sizce kimin alkol alıp kimin almadığı bu adamın umrunda mı? daha doğrusu şöyle sorayım: para ve(ya) iktidar getirmeyecek herhangi bir şey politikacıların umrunda olur mu? tabii ki olmaz sevgili adsız okurlarım. öyleyse adamın bu sözü söylerken 2 amacı olabilir:
1- gündemin ilgisini reyhanlı konusundan çekmeye çalışmak
2- artık birer birer tükettiği ilkelerin telafisi olarak seçim zamanında anadolu'nun denyo halkına "tamam, suriyeden ipini koparan bir manyak sürüsünü ülkeye kabul ettik, yüzlerce insanın ölmesine göz yumduk, başta terörist diye lanse ettiğimiz adamlarla öpüştük barıştık, kendimize sınırsız haklar, dokunulmazlıklar sağladık falan ama diğer taraftan da ülkede ayyaşlığı yasakladık, naber? bu güzel bi şey değil mi? ayrıca çocuk yapma amacı dışında sevişmek de yasak" diyebilmek
sonuç itibariyle her türlü yayın organında ölümüne yüceltilen bu "anadolu insanı"nın en önemli özelliklerinden biri, seçim zamanı refah veya gelir düzeyini artıracak partiye değil, yerine göre birileri "karaoğlan" adıyla lanse edildiği için, başka biri "necmettin hocaefendi" olarak bilindiği için veya ülkede birileri çıkıp insanların özgürlüklerini kısıtladığı için oy verir. bana kalırsa, böyle ışıklar altında yüceltilen anadolu insanının dışında, köylerde yaşayan insanlar öyle değerlerine çok bağlı, insancıl varlıklar da değil. eşek, köpek, tavuk siken insanlardan bahsediyoruz aziz dostlarım. bunlar kosinski'nin boyalı kuş romanında değil, anadolu'nun iman dolu coğrafyasında oluyor. anadolu insanı 10 yıl önce de sefildi, 20 yıl önce de, 30 yıl önce de... hatta şimdi de sefil ama bu durum hiç umurlarında değil, zira karnı tok tutmak dışında bir faydası olmayan ekmeğin kutsal olması gibi, öğünlerinin %90'ını bu ekmekten oluşturmak zorunda bırakılan anadolu insanı da kutsal.
yani söylemek istediğim, bu adamların söylediklerine, yaptıklarına fazla şaşırmamak gerek. beyimiz ayyaş bir nesil istemiyormuş. nasıl bir nesil istiyor acaba? junkie bir nesil mi? güvendiğiniz, duyarlı olmasını beklediğiniz insanları hayatta korkutan tek şey dokunulmazlıkların kalkması. sadece bunu düşünmek bile birçok şeyi çözmek için yeterli.
hatta olayı şuradan anlamaya çalışın: sanırım geçen hafta nasr tv diye bi iran kanalı şöyle bir video yayınlamış:
bu video facebook'ta paylaşıldığında, insanlar bir anda aydınlanmış davranmaya başladı. bizim basına ne kadar alıştığımızı artık siz düşünün. zaman, haber7, habervaktim gibi şeyleri zaten gazeteden veya haber sitesinden saymıyorum. hürriyet, milliyet ve ntvmsnbc hükümeti acıtmayacak alakasız haberler, spor, magazin falan yayınlıyor bütün gün. radikalin bütün işi hükümetin icraatlerini sol kanada biraz cazip göstermek. tecavüz, içki yasağı, kürtaj gibi, zaten gündemi saptırma amaçlı haberler üzerinde inisiyatif kullanmasına izin verildiğini düşünüyorum. bu konularda gerçekten aslan kesiliyorlar ama hükümetin sadece bir yönden taraf olduğunu belirttiği sahte bir gündem olduğu için pek karışan yok. diğer taraftan sol diye bir gazete var mesela. bir gazetenin adını sol koymak "biz 1-2 karşıt şey yazabiliyoruz, çünkü zaten rukneddin'in blogu gibiyiz; kendimiz dışında kimse okumuyor bizi" demek gibi bir şey. odatv ve aydınlığı da sol'un kardeşleri olarak belirledim. odatv biraz daha cıs yapıyor ama aydınlık da gündemden gündeme savrulduğu için kaliteli haber yapmasına rağmen pek dikkat çekemiyor. ha bir de bianet var. bianet tamamen yörüngenin dışında. söylediği çoğu şeye katılıyorum ama olan bitenin çok uzağında bu adamlar. gerçi yanlış yaptıklarını söyleyemeyiz. ülkede her gün gündem değişiyor ve twitter, facebook, envai çeşit sözlük, küçük parodilerden oluşan televizyon dizileri vs. sayesinde dikkat aralığı 5-10 dakikaya düşmüş halkımız için biraz yavaş kalıyor diyelim. ara sıra gördüğüm, ilgi çekici saçmalıkta birkaç haber linkine tıklamak dışında gazete okumadığımı, televizyon da seyretmediğimi belirtmek isterim. bu yorumları tamamen dışarıdan yapıyorum yani. hatta bazen orda burda köşe yazarı takip eden "abi hüsnü güllaçoğlu çok güzel yazıyo yeaa" insanlarını sağlam bir dövmek istiyorum. her gün düzenli olarak yılmaz özdil okumak veya kuzey kutbunun erimesi için bir dizi önlem almak istediğini ilan ettiği tanıtım videosunda 6 silindirli 4500 cc land rover'ına binip arkasından leğenle su döktüren ayşe arman'ın söylediklerini dikkate almak bana pek sağlıklı bir aklın yapacağı bir eylem gibi gelmiyor açıkçası. mesela bir de taraf'ta yazan ahmet altan gerçeği var. yazarmış, otmuş bokmuş falan diyorlar. ee? bu adamı dikkate almamız için gerekli bir neden mi? adam taraf'ta yazıyor lan. skandal yaratmak için kurulmuş, hükümet desteğini almayı beceremeyip haberleri eline yüzüne bulaştırmış bir gazetenin köşe yazarı bu adam. kim bilir kaç para alıyordur. düşünüyorum da, bana "rukneddin gel bizim gazetede hükümeti sev, öp, sana ayda 10 bin lira verelim" deseler, hiç düşünmeden kabul ederdim diye düşünüyorum. bu adamlar neden etmesin? bu bağlamda chomsky'nin "manufacturing consent" adlı kitabını okumanızı da tavsiye ederim. iletişim fakültesi öğrencisiyseniz okumayın, siktir edin. ya da ne bileyim, argümanınızı banu avar düzeyiyle sınırlayın. "hüseyinli barajı israil'in, fısfıs limanı arapların" falan deyin ve sonunda hiçbir şey yapmayın.
sonuç olarak, bu kadar şey yazdım ama bunun bir sonuç vermeyeceğini ben de biliyorum. bir sonraki seçimde yine kuzu kuzu gidip kendinizi sağcı olarak değerlendiriyorsanız akp'ye, solcu olarak değerlendiriyorsanız size - ülke genelinde artık hiçbir konuda hiçbir seçenek tanınmamasının aksine - sandıkta sunulan geniş bir parti yelpazesinden birine oy vereceksiniz. "biz liberal solcuyuz ama onlar sosyal demokrat" deyip ikiye, "biz ulusalcıyız ama onlar yenilikçi" diyerek dörde, "onlar komünist, biz sadece sosyalistiz" diyerek sekize, on altıya bölüneceksiniz. her şeyin ötesinde, bir şeyin değişebileceği inancıyla birilerine ciddi ciddi oy vereceksiniz. oy verdikten 2-3 hafta sonra "ama milletvekilleri çok şerefsiz yaaaa" diye facebook'ta son haberleri paylaşacaksınız. sonraki seçim yine oy vereceksiniz, yine memnun olmayacaksınız, yine oy vereceksiniz. bir süre umrunuzda olan tek şey fenerbahçenin şike yapıp yapmadığı veya galatasarayın her sene şampiyon olmasının devlet tarafından desteklenip desteklenmediği olacak. kafanızın bastığı tek komplo teorisi bu çünkü; devletin sizi sikme işini askıya alıp biraz da galatasaraya yardım etmeye karar vermesi. eminim benim entelektüel öğrencim, ekşisözlük yazarım, hatta beni gerçekte tanıyan, evdeki hamamböceklerini terlikle öldürüp, faraşa doldurup balkondan aşağı attığımı bilen insanlar "hade len ordan" veya "ağbi ne saçmalamış yhaa" falan diyecektir. diyebilirler. hatta belki bu yazdıklarımı ilerde ben de beğenip silerim. o yüzden yedeğini alın ha.
yine de sizleri de unutmadım sayın futbol taraftarı okurum. hepiniz benim canlarımsınız sayın okurlarım. bu da sizin için:
komşuda sular durulmuyor! suriye'de esad'ın askerleri yolda gezen bir arabayı sanayilik etti. son aylarda şiddetin iyiden iyiye tırmanışa geçtiği suriye'de esad'ın askerlerinin hedefinde bu kez de yolda gezen spor bir araç vardı. elde edilen görüntüler, suriye ordusunun bitmek bilmeyen şiddet olaylarının son halkası olarak dünya basınında büyük yankı uyandırdı. işte o görüntüler:
tam bir radikal yazarı değil mi, gönül dostlarım? tamam kanka, çok entelektüel bir
çocukluk geçirmişsiniz; bizim evimizde çocuk dövmek için raket, hortum falan varken sizin evinizde edip akbayram plağı varmış ve o
çocuk halinizle bile 68 kuşağı kafasını yaşıyormuşsunuz.
hatta kaçınılmaz bir 12 eylül
referansı vermişsin, hala gazete okuyan emekli dayıları güldürebilecek
1-2 küçük komiklik yapmışsın. benim de 4 yaşında bi blogum var. mesela
benim blogum değil de gazetem olsa ve bir köşe yazarı çıkıp böyle bi yazı
verse inşaat demiriyle falan dövüp tazminatsız kovardım heralde. ülkenin
bütün sol kültürünün darbe dönemi bölünmesinden oluşması çok acı değil
mi lan? bugüne kadar darbe dönemi dışında "dönem dizisi/romanı/filmi"
gören oldu mu? mesela son zamanlarda, metro duraklarında tanıtıldığına şahit olduğum "kafirun" adında bir kitap gördüm. kitabın tanıtımı aynen şu şekilde: "iki hikmet. biri nurcu, biri komünist..." e anasının amı! varsayımlara bak hele! ulan roman yazıyorsun, bu kadar genelleme reklam filmleri için bile fazla değil mi? "iki hikmet. biri nurcu, biri komünist. birinin sevgilisi, diğerinin abileri var. ikisi de gönlünce konuşsun diye, vodafone'dan manyak tarife!" gibi bir reklam filmi olsa pek şaşırmazdık da, bu genellemelerle kitap yazılması insanı dehşete düşürüyor. şimdi ben de biraz entellik yapıp raskolnikov'u örnek göstermek istiyorum. dostoyevski bir karakter yaratmış değil mi? adamın tasvirlerinin arasında "sağcı" veya "karşıt görüşlü öğrenci" gibi bir niteleme olduğunu düşünün. muhtemelen böyle varsayımlar üzerine bir şey inşa etmeye ihtiyacı yok dostoyevski'nin. türkiye'de böyle bir ihtiyaç var ama...
dönem dizisi karakteri (temsili)
köşe yazımıza dönecek olursak, tamam siz de haklısınız, koca bir futbol endüstrisini
veya hükümeti gerçekten eleştirecek götü kendinizde hiçbir zaman bulamadığınız
için saçmalıyorsunuz ama en azından bunun için çok para almayın lan.
umarım maaşın o kadar da iyi değildir banu bacım.
neyse efendim, bir de utanmadan futboldaki şiddeti eleştiriyorlar ya, bu şiddeti yaratan benmişim gibi. ulan gazetelerin %25'i falan futbol, akşam televizyonu açıyorsun rıdvan konuşuyor, güntekin konuşuyor... hadi bunlar neyse, ahmet çakar, erman toroğlu falan da konuşuyor, ki bu adamların herhangi bir şey hakkında kamuya açık mecralarda yorum yapması tehlikeli bence. gerçi onun da formülünü bulmuşlar: "sahada futbolcuların şiddet uyguladığını gören taraftar da şiddet uygulamaya başlıyor"muş. la bi siktir git güzel kardeşim. o adamlar hiçbir sike derman olmayacak maçları için milyonlarca dolar kazanıyor. sen başarın karşılığında 3-5 milyon kazansan, sen de rakibinin gırtlağına yapışırsın, hatta sahaya pompalı tüfekle falan çıkarsın. hatta bu açıdan, futbolcuların insancıl olduğunu bile söyleyebiliriz. asıl sana ne oluyor? gecenin 11'inden sabahın 6'sına kadar 7 saat futbol programı yapıyorsun. programda birbirine hakaret eden adamlar var ulan! "baroş kendini yere attı mı, atmadı mı" tartışmasına 3 saat ayıracak kadar tırmandırıyorsunuz gerilimi. gazetelerin normal baskıları yetmeyip, üstüne ekstra spor gazetesi çıkaran adamların şiddet için futbolcuları suçlaması bence dünyanın en komik 15 şeyinden biridir. maçların parasız yayına kapatılıp fetiş objesi haline getirilmesinden bahsetmiyorum bile. zamanında cine5'te de böyle olmuştu. normalde film seyretmekle alakası olmayan adamlar tonla para sayıp dekoder falan almıştı. gerçi post'un başında radikal yazarlarından bahsediyorduk. ben aslında başka bir şey anlatacaktım ama konu nasıl geldiyse buraya geldi. ulan aslında tek cümle yazacaktım:
"radikal yazarı mısın? o zaman hiç vakit kaybetmeden darbe dönemine falan referans ver. mutlaka yap bunu" deyip bitirecektim ama yine sinirimin kurbanı oldum. yazık lan, 2 gündür internetin her yerinde bu tartışılıyor. gerçi bu da hükümetin ve yeni bir gündem bulması gereken medyanın işine geliyordur ama şiddeti yaratan adamların şiddeti başlatanları suçlamasını görmek büyük bir eğlence
" - nice hat
+ thanks
- i was being sarcastic.
+ well, i stole your face."
- asdfmovie
son zamanlarda iğrençlik abidesi bir moda daha ortaya çıktı. hani blog yazan, kitaplı mitaplı pozlar veren
neo-kezban kızlarımız var ya, kalın çerçeveli numarasız gözlükleriyle
arz-ı endam edip facebook'ta paylaşılan off-context kitap alıntılarını
entelektüel birikim olarak gören, işte bu kızlarımız arasında moda oldu
bu.
poz vermek artık çok "mainstream" olduğu için, yapılmaması gereken bir
şey. malum, fotoğraf makineleri cep telefonlarına kadar girdi ve işin
kötüsü şu ki, telefonlar zamanında fotoşop bilen eş-dosta binbir dil
dökmeyle yaptırılan sepya efektini de verebiliyor.
yine de, bu durum kendini ön plana çıkarma çabasını, taze makyajlı,
fönlü, güzel görünüldüğünün düşünüldüğü günlerde mal beyanı yapma
telaşını dindirmiyor. işte modamızı ortaya çıkaran kriz de tam bu noktada ortaya çıkıyor:
1- güzel göründüğümü düşünüyorum.
2- güzel görünüyorsam, fotoğraf çekilmeliyim.
3- fotoğraf çekileceksem poz vermeliyim.
4- poz vermek çok mainstream ağbi yha!
ergo, şöyle bir yol deneyebiliriz: poz verelim
ama poz vermiyormuş gibi davranalım. böyle ağzımızı yüzümüzü yamultalım,
garip şekillere girelim, "çirkin" olalım. sanki hiç poz veresimiz yokmuş gibi davranalım ki, kültürlü, entelektüel görünelim. her dakika sanat alemlerine akıyor, elimize teremin alıp "dasein'dan öte, gestalt'tan berry..." adında bir şarkı besteliyormuşuz gibi görünelim.
ÇOK KÜLTÜRLÜYÜM
bazen erkek olduğum için kendimi o kadar şanslı hissediyorum ki... rol
yapmıyorsun ulan! mesela artık hüseyin'in de arabası var diye metro
kullanmaya başlamıyorsun. sürekli kendinsin, hep kendin gibi
davranıyorsun. ne kıskançlık krizlerini çaktırmamak için binlerce plan
yapmana, ne de ali'nin sevgilisinin memeleri büyük diye delirmene gerek
var. yağmur yağdığında camın kenarına geçip kahve içebileceğin için değil, barajlar dolacağı için seviniyorsun. daha yüce bir şey olabilir mi?
barajların dolması (temsili)
neyse, kızlarımıza dönelim. yaptığınız mallıklar dışardan çok belli
oluyor ve zeki olanlarınızın genele oranı gitgide düşüyor. hadi tamam, gerizekalı görünme işinde gerçekten istikrarlı bir başarı grafiği tutturdunuz diyelim de, bu olayın sanatla, edebiyatla, entel uğraşılarıyla ilgisi nedir lan? yapmayın yehovanın aşkına... romanların aşkına, sipalinin aşkına çaaal be gırnatacı çal... bi dakka lan, bu ne? adnan şenses oldum size yalvaracam derken.
derrida ve différance
bu olayın başka bi boyutu da, başka bir şey yapmaktaymış gibi fotoğraf çekilmek. o an başka bir şey yapılıyormuş da, o şeyin yapılması sırasında poz verilmeden fotoğraf çekilmiş gibi. gerçi twitter'da durduk yere "mesela ceren ölse..." veya "mmm nutellalı çilek" yazan bi insanın tutarlı bir discursive space içinde yaşamasını beklemek zaten çok büyük bir hayalcilik olur.
salvador dali
anonim
neyse, sözümü kesmeyin. bir de yemeklerle poz vermek var değil mi? son zamanlarda ülkemiz kızlarını bu kadar net bir biçimde etkisi altına alan başka bir akım olmamıştır heralde. öncelikle bunun da bir tasavvurunu arz etmeye çalışayım. mesela bir grup insan bir yere yemeğe
gider ve masa donatılır. gerçekten de bir sürü şey olur masada. bu
noktada kız olan hemen bu masayla fotoğrafını çekip facebook'a atar.
facebook'ta coğu kızımızın böyle fotoğrafları mevcuttur. genellikle de
altına caption olarak " dağıttık gusel olduuuuuu" türünde şeyler
yazılır. ne dağıttın ulan gerizekalı? domatesli salatalık yemişsin işte!
peki bu fotoğrafların amacı nedir? acaba eşe dosta "bakın biz müthiş
para kazanıyoruz. öyle ki bir masa dolusu yemek sipariş ettik ve daha da
önemlisi, o yemeğin hepsini yedik. ee ne de olsa bünye alışık çok
yemeye" gibi üstü kapalı imalarda bulunmak mı, yoksa kendini
doğurganlık, bereket tanrıçası gibi resmederek, karşı cinse çiftleşme
telkininde bulunmak mı amaçlanmaktadır? şayet amaç buysa dahi, bunun
kenarlarında "hacıboboli" yazan tabakları kadraja alarak yapılması doğurganlık temalı amaçları da uzun vadede sekteye uğratabilir.
qanqilerle hacıboboli qeyfiiii
yani diyeceğim şu güzel kardeşlerim: ben de isterim ortamların yılanı
olarak bilinmeyi. ben de istesem arabamın anahtarını, cüzdanımı,
telefonumu, parliament paketini, zippo çakmağı falan cin toniğin yanına
koyup taylan gibi poz vermeyi çok iyi bilirim. boş tekila şişesini ve
emilmiş limonları çekip altına "gece yeni başlıyorrrrrr" yazmayı ben de
bilirim. passage'ın, if'in hiçbir zaman yıkanmadığı için üzerinde
pisliklerin topografik harita gibi şekiller oluşturduğu bardaklarına
konmuş bira elimde poz verirken, evin giriş kapısının önünde sızdığım
halde fotoğrafta sağımda solumda bulunan kızlarla sabahlara kadar seks
yaptığım izlenimini de verebilirim.
daqıttk qsl oldu
peki bunları neden yapmıyorum? neden olacak? utanırım lan! oğlum/kızım
lütfen siz de biraz utanın artık. ne yedikleriniz bizi zerre kadar
ilgilendiriyor, ne de sizi "desti kebabı"nın yanında görünce "ay ne kadar doğurgaannn" diyoruz ve cinsel arzularımız tavan yapıyor. artık bitsin güzel kardeşlerim; lütfen artık
bitsin geometrik mal beyanları. bitse iyi olacağını düşünüyorum