sade tasarımıyla gözü en az yoran, boktan içeriğiyle beyni hiç yormayan blog ödülü - 2009

11 Eylül 2010 Cumartesi

evde ayı beslemenin erdemleri üzerine

geçende istasyonda tren beklerken çevremdeki insanlardan birkaçı eve köpek alıp alamayacakları üzerine tartışıyorlardı. düşündüm de, ben hiçbir hayvanı sevmiyordum. benim gibi sevgi dolu bir insan nasıl olur da hiçbir hayvanı beğenmez diye düşünüp bu durumu içime sindiremedim. mutlaka benim de sevdiğim, beslemek istediğim, kürkünü başını okşayıp sevgi yumağı gibi takılmak isteyeceğim bir hayvan olmalıydı. uzun uzun düşündükten sonra bir gün bahçeli bir evim olursa bahçede ayı beslemeye karar verdim. peki neden ayı? ayıyı diğer mahlukattan ayıran özellikler nelerdir? ayı sahibi olmak insana ne gibi değerler katar? işte bu yazımda bunları tartışmak istiyorum sevgili blöğ kardeşlerim

1- ayı dürüsttür: hep övünülecek bir şey gibi bahsederler ya, köpeği şehrin dışına bıraksan gider sahibini bulur, kediyi bıraksan sahibini umursamaz, evinin yolunu tutar diye ve bunlar hep romantik hayvan bakıcısı tarafından bir içgüdüden çok hayvanın davranış biçimi addedilir. ayı böyle değildir işte. ayıyı şehrin dışına bıraksanız ne sizi, ne boklu evinizi sallar. öyle eve gidip heves içinde beklersiniz geri dönecek diye... köpek gibi yalaka, kedi gibi materyalist değildir. ayıdır o, geri dönmez. "banane ulan, kendi kaybetti. evde de istediğim yere sıçıyordum, burda da istediğim yere sıçıyorum. canı isterse elinde bir ceylanla gelir beni ikna eder" diye geçirir aklından. karizmasından ve kibirinden zerre ödün vermeden sonuna kadar ormanda takılır, canına minnettir.

2- ayı anarşist ve özgürlükçüdür: özgürlük dendi mi hep aklımıza kuşlar gelir değil mi? çünkü kuşun kafesini açtığınızda, öyle bir ses çıkardığını kimse duymamış olsa da, pırrr diye uçar. ayrıca kuşu kafese koyduğunda gece gündüz deli gibi bağırır, kafa siker. yani tam sadist bakıcının, yasa koyucunun kendisinden beklediği şeyi yerine getirip bir tatmin duygusu verir. bir kuşu özgürlüğüne kavuşturduğunu gören sadist yasa koyucu oturur bir de kendisiyle gurur duyar utanmadan. peki ayı öyle midir? kafese koysan pek takmaz. yere oturur, bacaklarını açar ve bir şeyler kemirir. yasa koyucunun kurallarına pasif protesto uygular. o kurallar yokmuş gibi davranır. kafesini açarsın, çıkmaz. adeta "ben zaten burdaydım, sen kendini tatmin etmek için çevremi kafesle çevirdin ama şimdilik eğlenmene izin veriyorum" dercesine takmaz bakıcıyı. kendi özgürlüğünü, yasa koyucunun onu özgür bırakma özgürlüğünü sınırlayacak biçimde inşa eder. öyle bir duruma gelir ki ayı kafesten çıkar ama bakıcısı sevinir özgürlüğüne kavuştuğu için...

3- ayı zekidir ve sahibini de zekileştirir: birçok kedi-köpek sahibi kedinin eline yumak verir veya köpeğin yakalayıp getirmesi için uzaklara top atar. kedi oynadığı yumağı bir türlü kavrayamadığından ve yumağın karmaşık yapısının dinamiklerini çözemediğinden yumakla sağa sola yuvarlanır, sahibine çok sevimli gelen bir şekilde komiklikler sergiler. tabii biz insanlar (çoğu zaman) kediden daha yüksek bir iq'ya sahip olduğumuz için kedinin çektiği ızdırabı tahayyül edemiyor, kedinin de o aktiviteden keyif aldığını sanıyoruz. oysa kedi bir noktadan sonra yumakla cebelleşmelerinin sonrasında gelen ödüllere şartlanıyor ve onu, karnının doymasını önceleyen bir tür ritüel olarak alıp bıkmadan usanmadan oynuyor yumakla. böylece, bir yandan da ayının özgürlükçülüğünün tam tersi bir şekilde, bir efendi - köle diyalektiği içinde gelişen sakat bir ilişki ortaya çıkıyor. aslında köpeğin de pek farkı yok. o da ontolojik sürekliliği kavrayabilecek kadar zeki olmadığı için top her atıldığında farklı bir avın çalıların arasına düştüğünü sanıp hareketleniyor. onu her koşup getirdiğinde sahibinin başını okşamasınıysa bir mükafat olarak aldığı için her seferinde gidip aynı topu getirmekten bıkmıyor. kuşların zaten kuş beyinli olduklarını hepimiz biliyoruz. salıncakla oynayabilen hayvandan ne beklersiniz ki? diğer taraftaysa ayı: çalılıklara top atsanız topa değil size bakar "şimdi onu neden oraya attın?" diye soran, yaşadığı saçmalıktan bitkin gözlerle. önüne yumak koysanız bir pençe darbesiyle 50 metre öteye gönderip bir numarası olmadığını anlar. yumağı almaya da siz gidersiniz. işte böyle böyle derken bir süre sonra daha yaratıcı oyunlar geliştirmeye çalışırsınız. zekanız parıldar... eskiden mahallelerde ayı oynatan insanlar vardı. onlar ayıyı oynamaya şartlandırmak için kullanılan dahice yöntemleri nasıl buldular sanıyorsunuz?

4- ayı gururludur: kedi - köpek gibi jenerik hayvanlar besleyen insanların karşılaştıkları çok büyük bir sorun da bu hayvanların her şeyi beğenmemesidir. yani mesela bir kedi illa tasta süt ister. sütü koyunca pıt pıt pıt diye koşup gelip diliyle yalaya yalaya içer sütünü... veya köpeğe kemik verirseniz kuyruğunu sallar, nasıl sevindiğini belli eder. sevmedikleri yiyecekleri verirseniz yemezler. işte tam bu noktada kedi - köpeğin sahibi "ay ne kadar gururlu hayvanlarım var, ağzına sarmayan yemeği nasıl da yemiyor" der ama yaptığı olayın antroposentrik, yüzeysel bir görüşünü çıkarmaktır. kedi o yemeği yemeyerek aslında efendi - köle diyalektiği içinde bir tür küçük protesto yapmaktadır. o gün kendini aç bırakarak sahibine "bir sonraki sefer düzgün yemek getirmezsen kendimi açlıktan öldürürüm allahıma" demek ister fakat bu bir ergenin başkaldırısından farksızdır aslında... sahibinin otoritesini içselleştirmiştir ve potansiyel sonucunu belirlediği bir beklenti içine girerek sahibinden aşağı bir konumda olduğunu kabul eder. işte şimdi bu konuda ne kadar yanlış düşündüğünüzü görüyorsunuz sevgili blöğ kardeşlerim... diğer tarafta ayı ne yapar? önüne gazete atsanız yer ve kağıdın organik bileşenleriyle bile beslenir. et koysanız yer, ot koysanız yine yer, tabağıyla götürür. adeta "bugün de mideye indirilmekten kurtuldun şanslı çocuk" der gözlerinizin içine bakarak yiyeceğini kemirirken. bir süre sonra sahip, ayıya sahip çıkmaya başlar, çünkü ayı o kadar gururludur ki sahibi gardını indirip onunla arkadaş olmaya karar verir. hatta şu resmi dikkatle inceleyelim:

bakın ayımız ne kadar da mutlu... aile içinde saygı görüyor ve ailenin bütünlüğüne nasıl da katkıda bulunuyor. tamam bir dakika oradaki sakallı amcadan bahsetmiyorum... ayı dediğim gerçek ayı, şu tam karşıda duran... evet bakın nasıl da gülümsüyor... gözleri hayata gülen bir ayı kadar mutluluk verici ne olabilir? orada envaî çeşit yiyecek varken bir kediyi, bir köpeği zaptedebilir misiniz? ama bakınız ayı nasıl da sabırla bekliyor tabağına yemek konmasını... o kadar takdire şâyan ki... bazan biz insanlar bile yemeğin orasını burasını mıncıklayıp tadına bakmayı ihmal etmezken bu ayı nasıl da özen gösteriyor adâb-ı muaşerete. o kadar kibar bir beyefendi ki şu fotoğrafın çekildiği zaman çevresindeki hanımefendilere iltifat olsun diye mütevazı bariton ses tonuyla "la donna é mobile / qual piuma al vento" dizelerini bile seslendiriyor olabilir. mutluluğu yüzünden okunuyor asalet timsali hayvanın.

ayrıca ayı dediğimiz gururlu canlıyı tasma takıp gezdiremezsiniz. o buna layık değildir. zaten kolunuz pahasına tasma takmayı başarsanız dahi onu yerinden kıpırdatamazsınız. ancak elinizi omzuna atıp parka falan götürebilirsiniz. parkta da kedi köpek gibi elalemin topuna, frizbisine takılıp sizi satmaz. yanınıza oturur ve sizinle dertleşir. "olum şu ilerdeki pembe şortlu nasıl ha?" diye sorarsınız ve "yenge ağzına sıçar abi" manasındaki kükremesiyle aklınız başınıza gelir. çünkü ayı ahlaklıdır, düşüncelidir. evdeki zavallı kadıncağızın, o cânım pirzolaları yapan iyilik abidesinin üzülmesine gönlü razı olmaz. bence bunlar bir hayvan için muhteşem özelliklerdir. ne kedi gibi nankör, ne köpek gibi yalakadır. yeri gelir insanı evcil hayvanı gibi sahiplenir, onu dışarıdan gelen tehlikelerden korur, dosta güven, düşmana korku verir.

maddeler artırılabilir tabii ama uykum geldi, uyuyacam ulan

9 Eylül 2010 Perşembe

referandum üzerine

bildiğiniz gibi pazar günü parti liderlerinin kudurmuş birer köpek kadar sakin ve mantıklı bir şekilde halka izah ettiği referandumu oylayacağız. korkmayın, o evet - hayır tartışmalarına girip siz sevgili bülöğ kardeşlerimi buhranlara sokmak gibi bir amacım yok. zira, rukneddin cevdet kekmresi yine gözlerden kaçanı yakalıyor, kimsenin fark etmediğini gözünüze sokuyor. bu sabah kalktığımda kafamda referandumla ilgili bir şimşek çaktı: referandumda 2 oy var ama aslında 3 farklı şekilde oylanabiliyor değil mi? evet, hayır ve geçersiz. peki hayırla geçersiz arasındaki fark nedir? ikisi de mevcut sistemin devam etmesini savunan oylar değil mi? buradan aslında hayır oylarının ikiye bölündüğünü çıkaramaz mıyız? bunun akp'nin bir stratejisi olduğunu düşünmek çok mu paranoyakça olur bilmiyorum ama ben bu durumdan ciddi ciddi kıllandım. siyasetçi denen pezevenklere zerre kadar güvenmediğim için ve ne mevcut durumun, ne de potansiyel durumun doğru noktalara odaklandığını düşündüğümden başta geçersiz oy kullanmayı düşünüyordum fakat bu olayın farkına vardıktan sonra ne yapacağımı düşünmeye başladım. tabii, geçersiz oy sayısı diğerlerinden fazla çıksa referandumun iptal edilmesi gerekir ama birbirinden bok olduğunu düşündüğüm 2 taraf da bu kadar hararetle savunulurken o ihtimalin olması zaten mümkün değil. böylece geçersiz oylar sadece hayır'ın bir versiyonu olarak kalacak. hem akp'yi destekleyip hem anayasa değişikliğini onaylayanlar, akp'yi destekleyip değişikliklerden bihaber olanlar, akp'yi desteklemeyip değişikliği destekleyenler zaten eveti seçecek, bunu biliyoruz. diğer tarafta anayasanın değişmesini istemeyenler hayırı seçecek ama bir de anayasa değişikliğini istemeyip bütün bu referandumda kuduz bir şekilde toplumu manipule etmeye çalışan politikacılara gıcık olan bir kesim var ve bunlar büyük ihtimalle geçersiz oy kullanacak. yani temelde anayasa değişikliğini onaylayanların her halukarda eveti seçecek olmasına rağmen onaylamayanların ikiye bölünmesi söz konusu. ayrıca bir de akp şovenistleri var ki onlar da olaydan habersiz olmalarına rağmen evet basacaklar. benim burnuma bok kokuları geliyor blöğ kardeşlerim. bu entry'yi tuvalette yazıyor olmamın bunda payı ne kadardır merak ediyorum

7 Eylül 2010 Salı

ramazan bayramı üzerine

bildiğiniz gibi, ülkemizde ramazan bayramı diye bir fenomen var
[gülüşmeler] yok yok bu kadar da yabancılaşamam. mesela cümleye "bildiğiniz gibi, güner ümit diye bir fenomen var" diye başlayabilirdim ama bunu ramazan bayramına yapamam. o zaman çok fazla şey olurum... yani tam bir blogcu olurum o zaman... tam o saniye hakkımda bölümünü açıp "nescafem ve nutellam olmadan güne başlayamayan bir aklın saçmalıkları" falan yazmam gerekir. yok, hayır o kadar bayağılaşmayacağım. sadece bayramda biraz eğlenmeniz için size bazı ipuçları vermek istiyorum. bunların bazılarını uygulamaktan çekinebilirsiniz ama inanın bunlar dünyanın en sıkıcı akraba ziyaretlerini bile çok renklendirecektir. +18 öğeler içeren bu eğlence unsurlarını tehlike ve zorluk (ve dolayısıyla eğlence) katsayısı artacak biçimde sıralayarak anlatıyorum. doğabilecek hasarlardan bülöğümüz kat'a ve zihnar sorumlu değildir.


1- el öpen çocukları şoke etmek:
bir noktada yaşını başını almış insanlarız. küçükken bu yönde birçok dua almış olmamıza rağmen el öpenlerimiz veya su getirenlerimiz çok olmasa da olaydan tamamen habersiz 3-5 genç akrabamızın, konu komşu çocuğunun bayramda ufaktan elimizi öptüğü, buna hazır da olsak, hiç umursamıyor da olsak rahatsız edici bir gerçek. yani kabul etmemiz gerekir k hiçbirimiz eli öpülesi insanlar değiliz. yine de çocuklar bunun ayrımına varamadığından şlok şlok öpmektedirler elimizi. hatırlayınız sayın bülöğ kardeşlerim, hanginiz el öptüğünüzde karşılığında menkul bir kıymet talep etmedik sessizce de olsa? işte şimdiki neslin de böyle bir talep içinde olması çok doğaldır ve para vermek gibi konvensiyonel ve nispeten tahmin edilebilir bir eylem yerine, daha önceden bilerek cebinizde tuttuğunuz süresi geçmiş banka kartınızı çocuğa verip şifresinin de 1234 olduğunu söylerseniz hem akrabalarınızı, hem de çocuğu kısa süreli bir şoka sokabilirsiniz. hepsini siktir edin, kendiniz eğlenirsiniz blöğ dostlarım... bunu deneyin

2- hangi bölümde okuduğunu soran akrabanın ilgisini test etmek:
öğrenci olduğum zamanlarda yüzümüzü bayramdan bayrama gören akrabalarımızla ilk saniyeden kilitlenen muhabbetleri açmanın tek yolu okulla ilgili konulara girmekti. şahsen ilk başlarda ben de sizin gibi hangi bölümde okuyorsam onu söylüyordum.

- ee rukneddin, nasıl gidiyor görüşmeyeli?
+ iyilik be amca, uğraşıyoruz sen nasılsın?
- iyiyiz hamdolsun iş güç...
[ailecek hiçbir ortak noktamızın olmadığı amcamla rahatsız edici bakışmalar eşliğinde geçen birkaç dakika sonunda]
- okul nası rukneddin? izmirde mi okuyodun?
+ evet amca, dokuz eylül amerikan kültürü ve edebiyatı 3. sınıf... hıfzı abi naptı?
- o da bitirdi işte okulu (tabii ki bitirdi... adam benden 15 yaş büyük) şu an maliyede çalışıyor (8 senedir çalışıyor zaten amca, bu yeni bi şey değil ki)

işte bu kısır döngü ortalama 150 bayram sürdükten sonra amcanın her sene aynı soruyu sormasından kıllanılır ve ulan dur bi test edeyim şunu denir:

- okul nasıl rukneddin? izmirde mi okuyodun?
+ yok amca trakya üniversitesi tütün eksperliğindeyim. bu sene bitcek inşallah
- oh oh maaşallah hadi bakalım
(bi dakka lan dalga mı geçiyordu?)

bir sonraki bayram:

- okul nasıl rukneddin? izmirde okuyordun değil mi?
+ yok amca istanbuldayım. cerrahpaşa 5. sınıfta
- ooo hangi bölüm?
+ e tıp...
- oh oh oh maaşallah. hıfzı abini de tıbba sokalım diye çok uğraştık da (40 sene evvel [bkz. evvel]) olmadı

bir sonraki bayram:

- okul nasıl rukneddin? izmirde okuyordun değil mi?
+ yok amca mardinde okuyorum. mimar sinan uzay mühendisliğinde doktora yapıyorum (artık bu noktada aile bireyleri 10 parmağını ağzına sokmuş, dehşet içinde olan biteni izlemektedir)
- oh oh ne güzel. hıfzı abin de (sormamıştık ama) maliyede
+ ooo girdi mi maliyeye? ne güzel (adam 2 seneye emekli olacak)

bir sonraki bayram güleceğinizden korktuğunuz için görüşmediğiniz amcanızın devreleri yakıp babanıza "rukneddin mardinde  uzay eksperliği okuyodu değil mi? hıfzı da maliyede" şeklinde bir cümleyle kelimeleri kifayetsiz bıraktığını öğrenebilirsiniz.

3- arsız akrabalara karşı brinkmanship politikası:
brinkmanship aslında 2. dünya savaşından sonra ortaya çıkan iki kutuplu dünya düzeninde abd ve sovyetler arasındaki caydırma politikasının en önemli stratejilerinden biriydi. yani iki ülke arasındaki her olayı en uç noktaya kadar götürüp karşı tarafı caydırmak için elinden geleni ardına koymama politikasıdır.
peki bunun bayramla ilgisi ne? şöyle ki, çoğumuzun yavşak diye tabir edilen akrabaları olmuştur. bu akrabalar genelde 28-35 yaş arasında olup gömlek + keten pantolon kombinasyonu, bağcıksız klasik ayakkabıları (sanırım kolej deniyordu onlara) ve nişanlılarıyla (daha evlendiklerini gören olmamıştır) sürekli sırıtarak muzip sorular sorup ziyarete gidilen evin, kendisinden küçük bireylerini zor durumda bırakma politikası izler. genelde jinosentrik (yani karı-kız merkezli) olan ve kişinin özel hayatını hedef alan bu ısrarcı sorulara karşı eşit bir şekilde arsızlık politikası izlerseniz ailenizin ve bu arsız kişinin nişanlısının gözünde "deliyle deli olmaya çalışan zavallı edepli çocuk" imajıyla dünyanın en ezik görüntüsüne sahip olabilirsiniz. bunun yerine ona delinin kim olduğunu ve deliliğin sınırlarını göstermeniz gerekir. diyalog genelde aynı noktadan başladığı için size bir taslak çıkarıyorum şimdi, dikkatle izleyin:

- ee rukneddin? kızların canını yakıyor musun oralarda?
+ yok abi ehe ehe (bu noktada annenin kimse tarafından takılmayan "yok benim oğlum yapmaz öyle şey" iddiası)
- hadi olm yalan söyleme. erkek adamın sevgilisi olmaz mı? (suratta o iğrenç sırıtış)
+ ya abi ne sevgilisi? tövbe valla bir daha sevgili mevgili yapmam (sevgili yapmak... tam bu türden bir herifin anlayacağı tabir) geçen bi partiye gittim abi tamam mı (bu noktada artık koltukta yavşak akrabaya doğru dönülmüş, bacak bacak üstüne atılmış, kol ise koltuğun arkalığının üstüne konmuştur. adeta "al amınakoyim" dercesine hikaye anlatılmaktadır) birkaç hap attık, sonra geldik eve. kafam yerinde değil ama ne yaptığımı biliyorum. 2-3 haftadır takıldığım bi hatun vardı abi. onunla bişeyler olmuş. ben dışarı boşaldığımı biliyorum. ertesi gün kız tutturmasın mı ben hamileyim diye? bunun eski sevgilisi var birol diye. kesin o ibnetordan peydahladı karnındakini. dedim ben sana mı bakacam piçine mi? (annenin gözleri fal taşı gibi açılmıştır, baba ise parmaklarını ovuşturarak halının desenlerini saymaktadır) dışarı boşaldığıma eminim abi! en kötü ihtimal ağzına boşalmışımdır. hem 1 günde mi hamile kaldı bu orospu? (bu arada über süslü nişanlısı da bir öğürme refleksindan sonra eli ağzında, odadan koşarak çıkmıştır. (evet, aklınıza who's afraid of virginia woolf geldi) yavşak akraba da onu takip eder. anne ve baba da onların arkasından... tabii baba odadan çıkmadan önce dönüp işaret parmağını size doğru sallayarak "misafirler gitsin, senin ağzına sıçacam" hareketi yapar.)
o saniye atlayıp kaçabileceğiniz bir arabanız ve eviniz yoksa pek tavsiye edilmez bu brinkmanship politikası...

4. top yekûn savaş

her bayramda evimize gelen yaramaz çocukları biliyorsunuz sevgili blöğ kardeşlerim... bunların en az bu çocuklar kadar vurdumduymaz, çocukları evi ateşe verse bile oturduğu yerden kalkmayan gıcık velîlerine hiç unutamayacakları bir ders vermek istemediniz mi? istemişsinizdir. ben de çok istedim ve aşağıda bahsedeceğim türden bir yöntem geliştirdim. bu zorlu bir savaş olacak ama böyle vurdrumduymaz ailelerle mücadele hiçbir zaman kolay olmamıştır.
şimdi efendim, sözkonusu misafirler zile basar. kapıyı açmanızla bu manyak çocuğun koşarak eve girip pencere kenarlarına tırmanması, perde uçlarını topak topak ağzına sokması, playstation'ınızı tekmelemesi bir olur. ailesi ise en fazla, rıfkının hiç duymadığı "rıfkııııııııı yavruuuum yapna ama yavrum ya" uyarısıyla sizi daha da gıcık eder. işte tam bu noktada, çocuğu ayağınızla itip yere düşürdükten sonra belinizden bir kuru sıkı tabanca çıkarıp çocuğa 5-6 el ateş edin ve curcunayı seyredin. tebrikler, yaramaz bir çocuğu yola getirdiniz ve kekeme yaptınız. yaşlı babaannesiniyse cennete yolladınız. merak etmeyin, birkaç sene yatıp çıkarsınız. zaten hükümet genel af çıkaracak, siktir edin eğlenirsiniz...

işte böyle sevgili gençler... en sık görülen misafir tipleri ve onlara rağmen eğlenceli bir bayram geçirme yollarını size anlattım ve artık gerisi sizin işiniz sevgili blöğ kardeşlerim. elinizden geldiğince eğleniniz diyor rukneddin amcanız

6 Eylül 2010 Pazartesi

emre aydın sendromu

sevgili blogger üniversitesi psikoloji anabilim dalı öğrencileri. bugün tarihi bir gün yaşıyoruz. bildiğiniz gibi, emre aydın diye bir yaşam formu var. siyah giyiniyor, gözleri her daim yaşlı, sanki hıristiyan inancına dahil ama isa diye bir faktörden haberi yokmuş da insanlığın günahlarının kefaretini ödüyor gibi bir hali var. peki hiç düşündünüz mü işin içyüzünde, işin derinliklerinde neler var? hiç kurcaladınız mı olayın detaylarını? hiç merak ettiniz mi yaş sınırlamasından dolayı hayranlarının hiçbiriyle ilişkiye giremeyecek bu adamın tek sorunu bu mudur? erişilmez arzusunun nesnesi, objet petit a'sı 15-16 yaşlarındaki kızların 2-3 sene daha kendisini beğenmeye devam etmesi için dolu gözleriyle ve kaçıp giden fırsatın yasını tutarcasına küçülen ellerinin çarpıklaşmış parmaklarını avuç içlerine bastırarak loş ve rutubetli köşelerde ümitsizce dua etmek midir bu adamın bütün olayı? bu victorian karamsarlığın dejenere soğukluğunun ürettiği engellenmiş özne hayaletinin sahip olmakla övündüğü sakatlıkta gizli olan nedir kimsenin bir fikri var mı?

eminim ki hiç kimse olayların bu noktaya varacağını tahmin etmiyordu. emre aydın'ın kendisi bile unutmuştu böyle bir ihtimali. televizyon kanallarına çıkıyor, rahatça etrafta dolanıyor, gazlı içeceklerin sponsorluğunda gerçekleşen konserlere keremcem, şebnem ferah gibi şarkıcılarla birlikte katılıyor, tanıştığı kızlara çekinerek de olsa, yaşını sorup webcam'de rahatça kendini gösteriyordu. fakat ankara'daki küçük odasında sessizce planlar yapan, playstation oynayıp burnunu karıştıran, sabahları işe giden, akşamları işten gelen, evine lahmacun söyleyen sinsi bir manyak her şeyi çözmüştü. emre aydın korkuyordu.

peki emre aydın neden korkardı? kız arkadaşının hamile kalmasından mı? hayatında hiç kız arkadaşı olmamıştı ki... hep kıl payı farkla kaçıyor, 16 yaşından 18 yaşına kadarki geçiş evresinde hiçbir kız onu beğenmiyordu. elbette reşit olmayan biriyle ilişkiye girmek onu pek etkilemezdi, o zaten en korkuncuyla lanetlenmişti. üzerine serpilen kötülük çiçeklerini silkeleyebilmek için gülmemesi gerekiyordu ve bu vecibeyi, bir azizin ketumluğu, bir bakirenin aşılamaz karlı dağlar kadar saf, pürüzsüz ve bu sayede kadın doğası kadar kaygan bir mahremiyetin koruduğu onur içinde ifa etmeye çabalayarak, adeta bergman'ın virgin spring'indeki bakireninki kadar kırılgan saflığını müstesmir dünyanın tüm rahatsız edici bakışlarından yeterince emniyette tuttuğuna emindi.

buna rağmen her sabah adeta farklı bir kulun kefaretini ödüyordu. her sabah kalktığında aynı rüyayı görmekten o kadar bıkmıştı ki... rüyasında banyoya giriyor, ışığı açıp duvarla hiçbir bütünlük arz etmeyen, daha çok bir kenar mahalleye inşa edilmiş prefabrik bir şato kadar postmodern hilton lavabosunun aynasına bakıyor ve hep aynı gerçekle karşılaşıyordu. normalde böyle bir şokun onu sembolik rüyasından uyandırıp gerçeğin sert zeminine fırlatması gerekirdi ama bu rüyaya o kadar hazırlıklıydı ki artık hiç etkilenmiyordu. mohikan olarak addedilen saç stilini birkaç saniyeliğine bozarak saçını yana yatırmasını stockholm sendromlu bir tutsak kadar acı içinde karşılayan bilinci, o iğrenç craig david sakalını da eliyle kapatınca, hoparlörle mikrofonu aynı hizaya gelmiş bir ses sistemi misali, bilinçaltıyla aynı hizaya geliyor; yaşadığı sonsuz döngünün her günkü tutulması yine bütün ışığını kesiyor, yine gözyaşlarına boğuyordu emre aydın'ı, hilton lavabosunun estetik faciasını bulanıklaştırarak. her sabahki gibi antidepresan ayinini eda edip salat-ı vitr niyetine içeceği nescafe ile sabah ibadetini tamamlamak için mutfağa girerken telefonun sesini duydu.

telefon her çaldığında dijital bir ses 'necmi' diyordu. arayan kardeşi ve menajeri necmiydi; sırrını bilen tek kişi. emre aydın boğuk sesiyle telefonu açtı: "efendim, necmi"

necmi'nin sesi ciddi ve umutsuzdu:
"bittik abi..."

emre aydın başından vurulmuş gibiydi. haykırdı:
"nasıl? ne oldu söylesene be adam!"

"blogcunun teki, abi... fark etmiş. yemin ederim ben söylemedim. allah belamı ver-"

"tamam, sus. necmi... nec-"

"abi? abi iyi misin? hemen oraya geliyorum"

gözleri kararmıştı. kendini yere, sonsuz huzura bıraktı.

gözlerini açtığında kendini bir hastanenin yatakhanesinde buldu. yanında necmi vardı. neler olduğunu sordu. necmi ise bütün gerçeğin bir blogda ifşa edildiğini ve kendisinin derhal estetik ameliyata alındığını söyledi. dizüstü bilgisayarını ona doğru çevirdi. kişisel bok çukuru adında bir blog emre aydın - mahmut tuncer benzerliğiyle dalga geçiyordu. emre aydın'ın, daha doğrusu artık başka bir kabuğun altındaki emre aydın hayaletinin gözleri doldu. gözyaşları hala eski kaynağından çıkıyordu ama farklı bir ülkede denize dökülüyordu. necmi ona bir ayna tuttu. karşısındaki, mohikan saçlı ve craig david sakallı mahmut tuncer değildi. necmi her şeyi anlattı. bambaşka bir hayata başlayacaklardı. eski işi olan çiğ köfteciliğe geri dönecek, belli bir süre sonra keşfedilecek ve tekrar albüm çıkaracaktı. bu kez arabesk tarzında... necmi'ye sarılıp uzun uzun ağladı. blogdaki yazıyı okuyunca gözyaşları içinde gülümsedi. yakında bulgur ve mercimeğe bulanacak olan ellerine baktı. "zaten iyi gitar çalamıyorlardı" diye geçirdi içinden. haklıydı.

işte çocuklar, emre aydın'ın bu halde olmasına sebep olan sürekli endişesinin sebebi mahmut tuncer'e benzemesidir. o yüzden gönlünce kahkaha atamıyor, mütemadiyen bir şeye üzülmüş gibi duruyor. çünkü şen kahkahalar atarsa mahmut tuncer'e gerçekten benzeyebilir.



ayrıca bu entry'yi girmemem için teklif edilen 150.000 euro rüşveti reddettim. sırf siz sevgili bülöğ kardeşlerim böyle bir bilgiden mahrum kalmasın diye. kıymetimi bilin :F

29 Ağustos 2010 Pazar

türklerde olasılık çıkmazı

ya bak sinirlenmeyeyim diyorum ama yok... sevgili bilöğ kardeşlerim, hepimiz aşağı yukarı belli bir zihinsel düzeyin üstünde insanlar sayılırız. yani meydanlara gidip siyasetçileri alkışlıyor veya yuhalamıyorsak, hiçbir şeyin değişmeyeceğini bildiğimiz halde sadece cop yemek için eylemlere katılmıyorsak, facebookta her gün yeni bilgi grubunun resimlerini profilimizde paylaşmıyorsak gerçekten iyi durumdayız demektir. içinizden biri, bu söz için zaten fazlasıyla zeki olduğuna inandığım bir kişi, bana şu sözü açıklayabilir mi?

"hani olmaz ya, tut ki oldu..."

oğlum nerde gördün lan böyle bir saçmalığı, böyle bir sapkınlığı? bakın size bunun me'alini söyleyeyim: mister turist demek istiyor: "ben o denli bir insanım ki hem obsesif kompulsif bozukluğum var, hem de oldukça aptalım. yani kusura bakma, seni şaşırttığımı biliyorum ama ben içinde bulunduğum durumu analiz etme yetisinden o kadar uzağım ki, mesela geçen gün evin altına nükleer saldırılara dayanıklı bir sığınak yaptırmayı düşündüm. hani olmaz ya... tut ki oldu, napacaksın?

yav bak güzel kardeşim eğer bu satırları okuyorsan (ki okumadığından da eminim) bırak şu saçma lafı. ne demek lan hani olmaz ya, tut ki oldu? şu ömr-ü hayatında poğaça almak için pastaneye girip raflarda plütonyum olduğunu görüp de radyasyona dayanıklı kıyafet giyme gerekliliğiyle karşılaştın mı? veya anteni düzeltmek için çatıya çıktığında "ulan ne olur ne olur ne olmaz şu zıpkın silahımı yanıma alayım da köpek balığı falan çıkar allah muhafaza" dediğin oldu mu?


hani olmaz ya... yine de giyeyim radyoaktif elbiselerimi


olmaz olmaz bir de olacağı tutar, tedbiri elden bırakmayalım

zaten oraya da yazdım, bu sözün bir varyasyonu da "olmaz olmaz ama bir de olacağı tutar"dır. bundan daha çok stres, takıntı, rahatsızlık kokan bir söz duydunuz mu? tutmaz tavşan kardeş, kesinlikle tutmaz. mesela bir arabada sağ vites yoktur ve buna ya oluverirse demek... neyse susuyorum artık

bu saçma ötesi muhabbetin ekseriyetle kadınlar tarafından yapılıyor olması da anlamadığım bir başka nokta. "1 bende vardı, 3 de sonradan geldi; etti mi sana 4?" veya "apartmanda birbirimizin yüzüne bakıyoruz" gibi mantık sınırlarını zorlayan 2 cümleden sonra bu üçüncüsü türk kadınına karşı zaten az bir şey kalan inancımı hepten yerle bir etti diyebilirim. ciddi anlamda hemen silkinip toparlanması gerekiyor bu cümleleri sarf eden insanların. çünkü biliyorum bu cümleleri böyle aşırı kibar görünmek uğruna ortaya çıkaran birkaç sapkın canavar var. bunlardan dalga dalga yayılan bir akım haline geliyor bu tür şeyler.

ayrıca bu sözle karşılaştığım yer bir devlet dairesiydi. zaten bir networkten aldığınız sikindirik belgeyi yazıcıdan çıkarmak için 10 milyon para alıyorsunuz bari böyle saçma sapan laflar etmeyin de güzel güzel evimize siktir olup gidelim değil mi?

27 Ağustos 2010 Cuma

türk futbolu nereye gidiyor?

avrupaya gidiyor tabii ama gittiği gibi geri geliyor
aıdasıorjıoahrıoahra ulan bir an için ben bile ciddi bir yazı yazacağımı sandım

22 Ağustos 2010 Pazar

ilk aracımı alıyorum :)

uzun süredir çalışıyor olmam sonunda meyvelerini verdi ve yakında otobüslere, metrolara veda ediyorum. işte alacağım araç:

adam sahibinden.com'a savaş uçağı ilanı vermiş. fiyatı da 12 milyon dolar!!!  ıdrweırhıuewhrıuwehruıewhruw bu adam bu ilanı cidden elinde böyle bir uçak olduğundan vermemiştir, dalga geçiyordur sanıyorum ama gerçekten müthiş olmuş. böyle bir uçağı insan neden satın almak ister? benim aklıma ilk kırıkkaleye savaş açmak geldi mesela

özelliklerini incelediğimizde pilot kaskının da yanında hediye olduğunu görmem bu uçağa bağlanmama neden oldu. bunu almalıydım! pilot kaskı hediyeliydi çünkü... hiç düşünmeden teklifimi yaptım

araç muayyer mi diye sordum. bir de oluru nedir abi dedim. 1-2 milyon düşerse alıyorum inşallah önümüzdeki günlerde. sonra da allah nasip ederse batı komşumuz cebeciyi haritadan silebilirim...

haaaa bir de başlık hakkında: hani böyle çalışmaya yeni başlayıp da ilk evini veya arabasını alan hanım hanımcık veya bey beycik tipler vardır ya. facebook'a veya msn iletisine ilk arabam :), ilk bilgisayarım :), yeni evimde ilk günüm :) falan yazarlar... onları irreversible'daki gibi dövmek istiyorum. dünyanın en kötü şeylerinden biridir herhalde... hatta "bugün ilk maaşım, yarın ilk evim" yazılı bir reklam afişi vardı bir bankanın camında. hayatımda onun kadar itici çok az şey gördüğümü sanıyorum. ona da referans vermeden geçmeyeyim dedim

atmak fiilinin dayanılmaz karizması

ingilizce öğrenen herkes get, take, go gibi fiillerin 1001 türlü yerde kullanabilmesine kafayı takar ve ingilizlere demediğini bırakmaz. ingilizcede geneli phrasal verb olan bu şeylerin öyle ahım şahım karizmaları olmasa da bizim atmak fiilinin yarattığı bir karizma vardır. ben bugün bunun farkına vardım. bir durumda asıl kullanılması gereken fiil yerine "x atmak" kullanıldığında o fiilin öznesi sanki olayı aşmış, yüklemde bahsi geçen eylemi doruğa ulaştırmış ve artık sadece kendi keyfi için yapıyor gibi görünür... mesela bilgisayar kullanımından örnek vermek gerekirse, kimse hiçbir veri depolama aygıtını biçimlendirmez, formatlamaz... bunun yerine format atar. bilgisayar kilitlense reset atar. gider psp alır, oyunları çalıştıramaz ve cihaza yazılım atar. arabasına çip atar. bara diskoya gitse dans edip şarkı söylemez, çılgın atar. hatta yeterince çılgın atamazsa yardım için 1-2 tane hap atar. her şeyi bir kenara bıraktım diyelim ama hap atmak nedir lan? hapı havaya atıp ağzınla yakalıyor olsan vallaha bir şey demeyeceğim ama neyin mücadelesidir lan bu?

bunlar belirli bir meslek veya ilgi grubunun dışındaki insanların yaptığı şeylerdi diyelim. bir de pop dışında müzik icra eden insanların kullandığı karizmatik deyişler var. mesela bir ritm atmak... sanki adam gerilip gerilip 500 metre mesafeye ritm atıyor. bunun dışında solo atmak ve diss atmak da dilin arka planında güneş gözlüğü takıp saçına briyantin sürerken yakalanıyor.

bir de en üst entellik düzeyini aşmış insanların film atması vardır ki bence son nokta budur. mesela adamı yolda görürsünüz, başını tutarak yürüyordur. "hayrola timsah çok kötü görünüyorsun" diye bir sorun olup olmadığını öğrenme isteğinizi ima edersiniz ve adam aynen şöyle der: "ağbi sorma yağ dün gece 4 film attım hepsi woody allendı kafa beyin kalmadı bende".

yeter ulan bir gün kendimi kaybedip müthiş bir dayak atacağım bu insanlara ve atma eylemi nasıl yapılır öğrenecekler

16 Temmuz 2010 Cuma

son kitap çevirim tüm kitabevlerinde

bugüne kadar yoğun şua-i nûr huzmesiyle cümle ayanımızı ama eden, manevi dünyamıza çılgın attırıp ührevî alem kaygımızı zührevi bir hastalık gibi saran cevâb veremedi adlı dev eseri ingilizceye çevirmenin haksız gururunu yaşıyorum.

15 Temmuz 2010 Perşembe

cv'de çığır açan vasıf


bunu sözlükte buldum aziz dostlarım. bugüne kadar yazılı çeviri yapacak bayan eleman arayanları, askerliğini komando olarak yapmış eleman arayanları, hatta dalga geçildiğini düşünmeme rağmen lise mezunu ingilizce öğretmeni arayanları gördüm (yani şahsen görmedim de ilanlarını gördüm) ama bu adam vasıf konusunda yeni bir çağa merhaba diyor. becerikli, dindar, köylü aile... stv'nin dizilerinden fırlamış bir dizi karakterden bahsediyoruz. ayrıca dindar demişler ama hangi dine mensup olması gerektiğini söylememişler. mesela adam süper becerikli, bütün çiftliğin işini 7 dakika 12 saniyede bitiriyor, aynı zamanda köylü ama şaman diyelim. yani odin'e, thor'a falan tapıyor. nerden bulaştıysa iskandinav dinlerine bulaşmış adam. ama über dindar diyelim odin'e küfretmiş bir köylüsünün kafasına odunla vurmuş geçen yıl (bu ara odun - odin çağrışımı olabilir mi? aslında olabilir ama olamaz. yani bizdeki odun kelimesinin bir alakası yok ama ingilizcedeki wood - wooden ve hatta wednesday kelimeleri odin'den gelmekte, bunu da bir dipnot olarak şey yapalım) hadi her şey bir yana, vasıfların belgelendirilmesi söz konusu olmaz mı? mesela ben cv'ye kafama göre b sınıfı ehliyet yazabilir miyim? veya diploma notumu 3.99 yapsam diplomanı göster demezler mi? peki bu adam dindar olduğunu nasıl kanıtlayacak? iş görüşmesinde namaz surelerini mi okutacaklar? veya son 5 haftanın cuma hutbelerinden yazılı mı yapacaklar? yoksa adam kafadan bir mucize mi gösterecek? işte bunlar hep merak konusu... ben mesela kullanılan yazılımlar kısmına winamp veya mspaint yazmayı falan düşünmüştüm ama anahtar özellikler diye başlık atıp altına dindar veya namazında niyazında yazmak gerçekten en çılgın düşlerimde bile yer almamıştır. bu açıdan diyorum ki: "mehmet torun sen kocaman bir çılgınsın dostum!"

14 Temmuz 2010 Çarşamba

hayatımda gördüğüm en vurucu reklam




bu reklamı bir torrent sitesinde gördüm. gerçekten de orijinal yazılıma veya filme verecek kadar parası olmayan fakirlerin kaybettiği şeyleri sıralıyor fakat neden araba ve yattan sonra kız? fukara erkeklere kızların vermediği konusunda genel bir kanı olabilir. bunun doğruluk payı da olabilir ama burada bir sınıflandırma sorunu yok mudur yani? parası olmayana araba yok, yat yok, kalorifer yok demekle aynı şey lan bu! daha alakasız bir şey bulabilirlerdi diye düşünüyorum sadece yeterince kafa yormamışlar...

bilöğ dünyasına geri dönüş

dünyada diğer düşüncelere temel teşkil eden, asla sarsılmayacak ve aksi iddia edilemeyecek düşünceler nelerdir diye sorsalar ne varoluşçuluk, ne nihilizm, ne de aşkıncılık derim. bu dünyada en sarsılmaz düşünceler bilgisayar satıcılarının kendilerinden başka kimsenin bilgisayar kullanamayacağına dair düşünceleri ve otobüs şoförlerinin ne olursa olsun arkada boş yer olduğuna dair inançlarıdır. bu ikisine ne söylerseniz söyleyin hiçbir şey fark etmeyecektir.

yeni bir bilgisayar aldınız diyelim. adama da zamanınız olmadığından veya benzer bir sebepten windows xp de kurmasını söylersiniz. peki adam sadece windows xp mi kurar? tabii ki hayır. birçok saçma sapan şey de bilgisayara ilk kurulumunda eşlik eder. mesela ben yeni bir bilgisayar alma şerefine nail oldum son zamanlarda. masaüstüne bir baktım mtu var. şu bildiğiniz ingilizce - türkçe sözlük olan mtu. bir dakika... ben-bana?! mtu? yok yok bir hata olmalı... F5'e basayım bari - anaa hala orda lan! üstelik kısıtlı sürümüymüş; adam asmaca yok. hadi onu geçtim limewire vardı! limewire nedir a dostlar? "al kutsi falan indirirsin diye limewire kurdum" demek kadar büyük bir hakaret olabilir mi aziz dostlarım, karıncayiyen kardeşlerim?

bunların hepsi bir tarafa, biz youtube'a giremedeğimiz için bilgisayarda belirli değişiklikler yapmışlar. ben bu belirli değişikliklerden dolayı uzun zamandır blogger'a giremiyordum mesela. www.blogger.com yazıp enter'a basınca "üzgünüz site duvar" gibi bir mesaj veriyordu firefox. o zamanlar devlet erkânının iyice azdığı zamanlar olacak, porno sitelerin türk ip'lerine ayrılan kapasitesi dolmasın da devlet büyüklerimiz daha kolay film indirebilsin diye sanıyorum, google bile yasaklanmıştı biliyorsunuz. ben de zannetmiştim ki bu ahval ve şerâitten mütevellit blogger'a intikal hacredilmiş. sonra çevredeki insanlara falan da sorunca benim dışımda herkesin blogger'a girdiğini fark ettim. sonra düşününce bilgisayarcıların bu müthiş kuruntusunun aklıma gelmesiyle windows klasörüne girmem bir oldu. sonra biraz aceleci davrandığımı fark ettim. kendimi birkaç dakika mal gibi hissettim çünkü aradığım dosyanın adını bilmiyordum (sonra da bilgisayarcılara bok atıyorum). firefox'u açtım hemen (çünkü internet explorer simgesinin altında sadece "internet" yazıyordu. yazmasaydılar onun yaşlı teyzeler tarafından her uzaktan kumandada olduğuna inanılan "basarsan bozulur" düğmesi türünde bir şey olduğunu sanabilirdik). sonra 1-2 bir şey arattım ve aradığım dosyanın "hosts" adında bir dosya olduğunu görerek hatırladım. hemen windows klasörüne girip ctrl+f'e basıp hosts'u arattım ve bulur bulmaz notepad'le açıp içindeki her boku sildim. sonuç olarak bloga geri döndüm.

söylemek istediğim, yeni bir bilgisayar satın alıyorsanız üzerine basa basa iyi kullandığınızı söyleyin. kötü kullanıyorsanız bile söyleyin ulan! hatta kendiniz söyleyemiyorsanız beni arayın ben konuşayım sizin yerinize pentagonun sitesine falan girdiğinizi söyleyeyim bunlara prim vermeyelim artık...

ayrıca bilgisayar gelir gelmez ne kurdum? doğru, flash kurdum aslında... sonra ne kurdum? office 2007. peki ya sonra? sims 3!!! peki sims 3 kurarım da spastik ev tasarımı yapmaz mıyım? yaparım. oduncu.

bu evi çekmeceden çay kaşığı çıkarırken tasarladım dememi bekliyorsunuz, biliyorum ama yok öyle bir şey... bildiğin tuvalette aklıma geldi. tuvalette ne yaptığımı zaten az çok tahmin edersiniz. kitap okuyordum: wittgenstein'ın ölümlü eseri tractatus logico-philosophicus. peki oyunla ilgisi nedir? illa bir ilgisi olmak zorunda mıdır? bu soruya cevabı tuvalette yanımda olan wittgenstein'ın ta kendisi veriyor:
3.34 a proposition possesses essential and accidental features. accidental features are those that result from the particular way in which the propositional sign is produced. essential features are those without which the proposition could not express its sense.
türkçe me'âli: bir önermenin temel ve rastlantısal özellikleri vardır. rastlantısal özellikler önermesel göstergenin üretildiği yoldan kaynaklanan özelliklerdir. temel özellikler, önermenin onsuz anlamını ifade edemeyeceği özelliklerdir.

peki ben wittgenstein'la aynı fikirde olmak zorunda mıyım? buna da cevabı kendisi veriyor:
no
peki wittgenstein neden ingilizce konuşuyor?
ich weiße nicht
yalnız şu an kelimenin tam anlamıyla şımardım ha. bloga uzun zamandan sonra girip burası kendi blogum diye istediğim gibi fink atabileceğim fikrini kaldıracak kadar olgunlaşmamışım demek ki daha... ulan gören de evin bahçesinde kung fu çalışıyorum falan sanar...

ayrıcana evi isteyen olursa havuzunla suyunla selinle birlikte (mahalle karısı stayla) paylaşabilirim. bu da böyle biline, böyle yazıla

17 Haziran 2010 Perşembe

sanırım beynimi ele geçiriyorlar mister turist

http://www.pown.it/1036


haftalardır bunu dinliyorum


sawyer sawyer sawyer sawyer sawyer sawyer locke

18 Mayıs 2010 Salı

solu bitirdiniz ulan

geçenlerde ilim irfan aşığı her keko gibi odtü kampüse pikniğe gitmiştik... 1001 neş'e içinde ekmek arasına doldurduğumuz çiğ salamdı, peynirdi falan tıkınırken ufukta bir dizi insan göründü, ellerinde birer tomar gazeteyle. üniversite kampüslerinde alışık olunan manzara olan "sol görüşlü öğrenciler"den bahsediyorum. bunlar da yahudi yerleşimciler, çeçen direnişçiler, rus kozmonotları gibi, kendi içlerinde birer stereotip olan mor converse'li, saç sakal karışık düşük bel pantolonlarla fink atan ilginç bebelerdi. gitgide yanımıza yaklaşıyorlardı... ekmekten istemezler inşallah diye aklımdan geçirirken gruptan bir kızın çıkardığı "miribaaa" sesiyle irkildim. ellerinde "muhalefet" adlı bir gazete taşıyorlardı ve belli ki bu gazeteyi dağıtıyor veya satıyorlardı. daha önce beytepe kampüsünde kendilerini komünist olarak tanımlayan ve über seksi üyeleri bulunan bir güruh bir şeyler dağıtırken marx'ı tamamen yanlış anladıklarını, hatta hiç okumamış bile olabileceklerini söylemeye tırsmıştım çünkü çok kalabalıklardı ama bu sefer sayılarımız yakındı ve bir durum olması halinde "CcC reiizzz yetiişş CcC" diye bağırıp götü kurtarabilirdik.

işte akılda bu fikirlerle yanımıza yaklaşan elemanlarla konuşmaya başladık. tahmin ettiğim gibi, bize gazete vermeye çalışıyorlardı. hemen açık kahverengi saçlı ve açık mavi gözlü bir kız olanın yanına yaklaştım ve gazeteye bu ismi kimin bulduğunu sordum. birilerinin adını söyledi ama doğal olarak o kimseleri tanımıyordum. sonrasında bu arkadaşları soru bombardımanına tuttum. muhalefetin iktidara göre tanımlanan bir şey olup olmadığını, bugünün muhalefeti yarın başa geçse gazetenin adını iktidar olarak değiştirip değiştirmeyeceklerini, dolayısıyla türkiyenin muhalefet anlayışında bir değişikliğe yol açmadıklarını fark edip etmediklerini falan sordum... güruh mal mal yüzüme baktıkça gaza geliyor, ordularının düşmanı çevirmesini bir tepenin üstünden seyreden bir kumandan edasıyla (bu noktada kendime de bi siktir git diyorum artık) amansızca hücum ediyordum. derken bunlar gazete mazete almayacağımızı anladı ve geldikleri yönden geri marşladılar.

buradan gençlere mesajım şu: böyle saçmalıklarla zaman kaybetmeyin, kaybediyorsanız bile kavramsal olarak daha tutarlı bir saçmalıkla kaybedin. ha tabii para veriyorlarsa yapın, sonuna kadar sömürün. şimdi bundan bahsedince, 2 yıl önce usb belleğini film yüklemek için aldığım, okuldan bir arkadaşım aklıma geldi. kendisi daha üniversitede 3. sınıfta olmasına rağmen usb belleğinin adını "prof " şeklinde koymuştu. mesela adı verengül özveren olsun diyelim, flash belleğin adı "prof ozveren" idi. hayatımda çok az şeyden bu kadar iğrenmiştim. işte bu "sol görüşlü öğrenciler" de aynı böyleler. hiçbir şeyi sorgulamadan bir ilüzyonun peşinden gidiyorlar. sağ görüşlü öğrenciler de farklı değil tabii. reisler, asenalar, kurtçuklar... çizgifilmden fırlamış bir hiyerarşi terminolojisi... aslında sırf bu herifleri protesto için fil, tavşan, tapir, koala gibi hayvanların sembolize ettiği bir siyasi akım başlatmak istiyorum. mesela fil gibi yeyin, tavşan gibi çiftleşin, tapir gibi burnunuzu her yere sokun, koala gibi yatın şeklinde öğretileri bile olabilr ki sürekli muhalif olmaktan daha mantıklıdır.

16 Mayıs 2010 Pazar

böcek antenleriyle iletişim kurmak

kancalı kalorifer böceği diye bir olgu var. adı tam olarak böyle olmayabilir ama ünü biraz darwin'in gölgesinde kalan bir zoolog olan teyzem tarafından telefonda yapılan bir teşhisle insectus radiatorius familyasından kancalılar sınıfına dahil bir böcek olduğunu anladık. tabii böcekle yüzleşen ben olduğum için teyzem telefonda son derece cool bir şekilde "zararı yok onların ya boşver yaşasın... hamamböceklerini yiyor onlar" demişti fakat yaklaşık 3-4 cm antenleri ve arka tarafından çıkan, mahlûkata mikro bir akrep görüntüsü veren kancasıyla pek de sakin karşılanacak bir şey değildi kendisi. üstelik tanrı sistemi öyle sadistçe kurmuştu ki bu böceklerin hamamböceklerini öldürüyor olması "ulan evde beslesek mi bi tane" diye kendi kendime sormama bile neden oldu. kendisiyle ilk karşılaşmamız klavyeyi dizimin üstüne almak maksadıyla kaldırdığımda olmuştu. klavyenin altından çıkmış, 2-3 saniye gözgöze gelmiştik. veya gözantene... kendileri 2-3 gün pek ortalıkta görünmemiştiler sağolsunlar. derken dün gece aklıma geldi kendileri... google images'a girdim ve kancalı kalorifer böceği diye arattım. firefox sayfayı açmaya ıkınırken bir baktım monitörün yan tarafından tırmanmaya kasıyor bizimki... oğlum aramızda duygusal bir bağ mı oluştu lan? yoksa tanrı benimle dalga mı geçiyor? allahtan boeing 747 diye aratmamışım zira camdan içeri bir tane girebilirmiş. işin kötüsü de monitörüme tırmanıyor lan! ben o monitöre yarım milyar para bayıldım! ağzının tadını da biliyor pezevenk... led aydınlatmalı hd monitörden aşağısı kurtarmıyor ibnetoru. ne bileyim hoparlöre tırman, bilgisayara tırman, klavye veya mouse'a da tırmanma mesela ama cama tırman, atla aşağı... tabii aramızda böyle bir duygusal bağ oluştuğunu görünce dedim fazla kıpraşma hemen bir gazete alıp geliyorum. evin taaa öbür ucuna gazete almaya gittim ve geldiğimde hala orada duruyordu. bir an düşündüm belki de bu böceğin canı sıkılıyordu ve antenleri vasıtasıyla "abi bir film aç da seyredek la ama şöyle komik bişeyler olsun" falan demek istiyordu veya işyerinde anten uzunluğuna karışan pezevenk patronunu ezdirecek bir insan arıyordu. belki de 2-3 gün önce dilini içe kıvırıp dişleriyle bastırarak "görecen sen oğlum! homo erectus tanıdıklarım var" demişti ve patron da ağzında yarım milimetrelik puro tütünüyle canhıraş bir kahkaha patlatmıştı. belki de bu olaylar tam da 1 mayıs günü yaşanmış, olay 15 günde bana kadar anca cereyan etmişti. hatta belki böcek biyoloji bölümünde doktora tezi için, en az fareler kadar zeki canlılar olduğuna inandıkları bir insanı yakından incelemeyi de içeren projesini hayata geçiriyordu.

tabii böcek milletine bu kadar empati de fazlaydı... ben de getirdiğim gazeteyi böceğe böceğe iteledim ama hayvan öyle bok bir şey ki başta binmedi gazetenin üstüne... ben de küçük bir kartonla arkasından da ittirdim ve camdan dışarı özgürlüğüne bırakmak zorunda kaldım. peki korku şöleni burda bitiyor muydu? tabii ki hayır. ertesi gün, yani şu satırları yazdığım sıralar işyerinden kalorifer böceğini aratayım dedim. sonucunda ulaştığım http://www.atlas-muhendislik.com/?p=atlas_bocek_ilaclama_zararlilar adresinde adamların resmen zihinsel manipulasyonla ürün sattıklarını fark ettim. şu yazıya bir bakın:

Kalorifer böcekleri hemen hemen dünyanın her yerine yayılmıştır. Çok soğuk kutup bölgeleri hariç bir çok yerde çok çeşitli Kalorifer böceği türleri yaşamaktadır. Özellikle de evlerimizde yaygın bir şekilde yaşayan Kalorifer böcekleri sağlığımızı olumsuz etkilemektedir.Yağmurlu havalarda foseptiklerin iyice tıkanması sonucu Kalorifer böcekleri lavabolarımızdan, küvetlerimizden ve tuvaletlerimizden çıkarak evlerimize girerler. Kalorifer böceklerinin yaşam alanları pis yerler olduğu için de vücutlarında bir çok hastalık mikrobunu taşırlar. Kalorifer böceği bulaşıcı hastalık vektörlerinin en başında gelenlerindendir.Kalorifer böceği karanlık ve nemli ortamları sever. Genellikle geceleri ortaya çıkar. Mesela evinizde hiç Kalorifer böceği görmemenize rağmen gecenin bir yarısı yatağınızdan kalkıp da ışıkları açtığınızda bu böcekleri görebilirsiniz. Özellikle de banyo ve mutfaklarınızda.


az ağır ol bakalım şampiyon! neyin mücadelesi bu böyle lan? bu tanımları böceğin kendisi görse oturup ağlar, ne yanlışımızı gördünüz diye isyan eder böyle bir yazıya...

15 Mayıs 2010 Cumartesi

rukneddîn cevdet kekremsi halka arz ediliyor

rukneddîn cevdet kekremsi halkın sorunlarını dinliyor, çareler üretiyor, anlatım bozukluğu yapıyor... http://formspring.me/member2remember adresinden kafanıza takılanları sorabiliyorsunuz aziz dostlarım. fakat geçende falanca kimse gelmiş vay efendim neymiş yok dilin sınırları dünyanın sınırları mıymış, yok sembolik düzen şöyle miymiş böyle miymiş gibi sorular sordu. rica ediyorum efendim... bana bu gibi yüzeysel sorularla gelmeyiniz

ayrıca istediğiniz sorudan başlamayabilirsiniz

14 Mayıs 2010 Cuma

tek sayılı skorların çekiciliği üzerine

malumunuz, özellikle uçan hollandalının yılın blogu ödülünü almasından sonra futbol blogları mantar gibi çoğaldı. hadi sadece futbol olsa yine iyi... aynı uçan hollandalının yaptığı gibi ara sıra şarkılar, klipler, komikli şakalı fıkralar... tam bir şahane pazar havasında futbol blogculuğu anlayışı sardı yurdumuzun dört bir yanını... zaten futboldan en az anlayan kişilerin teknik direktör ve hakemler olduğu ülkemizde aslında blogculuk bu açıdan bulunmaz bir fırsattı ve insanımız bu fırsatı sömürdü resmen... gerçi zaten blogları kategorize etmeye kalkacağım başka bir postta ve ben de aslında klişenin bir parçasıyım ama neden futbola girdim? çünkü futbolla ilgili kimsenin bilmediği, bilip de görmezden geldiği bir gerçeği açıklamak üzereyim.

aslında futbol gibi, modern takım sporlarında amaç daima aracın önündedir. yani tam da modern zamanların istediği gibi, estetik ve hatta etiğin 2. plana atıldığı ve ne kadar fazla gol atarsanız o kadar iyi olacağı, kazanmak için her yolun mubah olduğu, tamamen linear bir başarı eğrisinin yönettiği bir oyundur futbol. aslında bütün takım sporları böyledir. takım sporlarının bir anda moda olmasının arkasında yatan sebep de 20. yüzyılın faşizan ulus devletleri ve seri üretimle gelen kapitalist tüketim ekonomisinin bir metaforu gibi olmalarıdır. yani franco'nun futbolu bu kadar desteklemesinin tek sebebi insanların futbol seyrederken dünyayı unutması değildir kanımca. zira futbolda da birey değil, takım önemlidir. oyuncu 5 gol atsa bile takımı 6-5 yenilmiş olduktan sonra yaptığının pek bir önemi yoktur. oyuncular kendi formalarıyla gruplandırılmış ve her oyuncu kendi benliğini iptal ederek takımın menfaatleri için uğraşmaktadır. burada futbolcuların hayvan gibi para kazanmasını örnek vererek benden dayak yemek isteyen olacaktır tabii ama burada asıl bahsettiğim olayın ekrana yansıyan biçimidir. riefenstahl'ın triumph of the will filmini seyretmiş bir sürü insan vardır kesin... orada da koca film boyunca alman toplumu ve alman askerleri toplu halde gösterilip duruyordu. topluluktan ayrı duran tek kişi hitler'di sanıyorum... yani bireyin yok edilip topluluk içinde tanımlanması ve sadece bağlı olduğu kuruma hizmet etmesi. futbolla benzerlik göstermiyor mu? zaten milletçe sürüldüğümüz yolun da bundan farkı var mı? hiçbir şeyi sorgulamadan vatanımıza, milletimize, anamıza, babamıza, dedemize, onun dedesine, allaha, peygamberlere, meleklere, ota boka bir sürü sorumlulukla donatılmıyor muyuz kendi rızamız dışında? yani zaten bir sürü takımın oyuncusuyuz ve kendi benliğimiz hiç olmamış bile. denilson'u düşünün... bence dünyaya gelmiş en iyi 5-6 futbolcudan biridir ama genelde başarısız olarak addedilir denilson. çünkü takımın galibiyetine çok fazla katkı yapmamaktadır. topu alıp 3-4 kişiyi ayağında oynatıp büyük ihtimalle kendi başına eğlenmektedir. yani "verimli" değildir ve verimlilik aslında takım sporlarında ve kapitalist değerler sisteminde en önemli şeylerden biridir. yani mesela carrick'in oynadığı futbol pek göze batmaz ama verimlidir. 1 yıl maç seyretseniz carrick'in 10 tane müthiş hareketini göremezsiniz ama istatistiklerine baktığınızda döktürmüştür. estetiğin geri plana atılmasına en iyi örneklerden biri budur sanıyorum... kierkegaard'ın tanımıyla "tin yoksunluğu"ndan muzdarip, sürekli kendisini sınırlayan tanrı, vatan gibi kavramlara bağlılığı gibi, desteklediği takıma bir totem tapınmasıyla bağlı olan taraftarın da çok iyi bir "takım oyuncusu" olduğu söylenebilir.

bunun dışında, futbolda aslında istenen şey imkansız olandır. ortada asla erişilemeyecek bir ilüzyon vardır. bunu en iyi iddialı takımlarda ve özellikle de onların taraftarlarında gözlemleyebiliriz diye düşünüyorum. diyelim ki desteklenen takım 1 sezon önce katıldığı her kupayı kazandı. bir sonraki sezon sadece birini kaybederse bütün ilgi ona odaklanır ve o kupa için üzülünür. yani aslında her kupayı 100 yıl boyunca sürekli aynı takım kazansa (45 yıl civarından sonra dünyada muhtemelen başka takım kalmazdı gerçi ama) maçlara çıkmasının hiçbir anlamı kalmayacaktır. yani ilüzyonu gerçeğe yaklaştıran başarıdan çok başarısızlıktır. tek tek maçlar için bile aynısı söylenebilir: bir takımın bütün oyuncularının her çektiği şut mutlaka gol olsa o takımın maçlarını seyretmenin bir anlamı kalmayacaktır. yani futbol maçlarını seyredilir kılan şey geleceğe ilişkin belirsizliğin sınırlı bir modelini belli bir bütünlük içinde sunmasıdır. kişi bir maçı baştan sona seyrederse baştaki belirsizliğin yerini alacak olan bilinen bütünlüğe dayanarak gelecek maçlarla ilgili tahminde bulunur veya ümitlenir. yani bir doyumsuzluk sözkonusudur. takım her maçı kazansa maçlarını seyretmenin bir anlamı olmayacaktır ama buna rağmen kişi istemediğini ister. yani bir ihtiyaç yaratılır diyebiliriz. fetiş objesi haline getirilen, kendi kendini yok eden bir imkansızlıktan başka bir şey değildir. bu yüzden bir aldatmacadır.

bir konu da ancak bu kadar dağıtılabilir... ama blog benim lan sonuçta istersem dağıtırım istersem orta yerine sıçarım. sonuçta bunu puanlayacak bir merci halihazırda yok... öyleyse asıl konuya geleyim. 40 yılda bir futbol olayına giren blogumuz, en hayati bilgiyi verip futbol anlayışınızı kökünden sarsarak bütün bu bildiğiniz linear futbol anlayışını yerle bir edecek bir şey söylüyor şimdi: tek sayılı skorların daha sansasyonel olması...

peki ne demektir bu? 1, 3, 5, 7, 9 gibi skorlarla maç kazanmanın dayanılmaz cazibesidir efendim. mesela bir takımı 3-0 yenseniz 4-0'dan daha sansasyonel olur. 6-0 fenerbahçeliler için önemli bir skor olsa da 5-0 kadar net ve ezici değildir. mesela 10-0 yeneceğinize 9-0, 8-0 yeneceğinze 7-0 yenin... hele ki asal sayı kadar gol atarsanız o ayrıca bir zevk verecektir... bir de bol gollü ama tek farklı galibiyetler vardır. mesela 2-1 o kadar sansasyonel değildir. 3-2 çekişmeli bir maç olduğunu gösterir. 4-3 genellikle arasındaki fark çok bariz iki takım arasında olur. küçük takım çok kasmıştır ama olmamıştır... skor 5-4 ise daha iyi olan takımın maçı pek sallamadığını anlarız. 6-5'te işin boku çıkmıştır artık. 7-6 ve 8-7 gibi skorlara ben şahsen tanık olmadım ama onlarda artık defansların greve gittiğini anlayabiliriz. öyleyse yaratacağı etki bakımından en sansasyonel skor güçlü sayılabilecek ve iddialı bir takıma karşı farka gitmek anlamına gelen 5-0 ve aynı güçlü ve iddialı takıma karşı tek farklı maç olarak 3-2'dir.

işte bu yeni bilgilerin ışığında artık maçları daha bilinçli seyredin, veya bana kalsa hiç seyretmeyin. manyak mısınız lan gidin 3-5 hayırlı iş yapın, küsleri barıştırın, hayvanları besleyin, süt sağın, kek yapın... ama siz siz olun maç 5-0 olunca 6-0'ını istemeyin... 3'ken 4 olsun demeyin. mesela 5-6 sene önce almanya bir maçta sanırım san marino'yu 11-0 yeniyordu. son dakikada bir penaltı kazandılar ve onu da attı utanmaz adam! zaten gerçek hayatta itfaiyecilik, çiftçilik, strip club garsonluğu gibi meslekleri olan adamlar var ve 40 yılın başı maç yapıyorlar. ne bu kadar doyumsuz olun, ne de tek sayılı ve özellikle de 11 gibi muhteşem bir asal sayılı skoru bozun aziz kardeşlerim...

12 Mayıs 2010 Çarşamba

karatay üniversitesi fail fakültesi dekanı

konyada yeni açılan bir üniversite var karatay üniversitesi diye... onun internet sitesine girdim ve şöyle bir fotoğrafla karşılaştım sevgili bülöğ dostlarım