boykot fikrini sürekli dile getirip duruyordum. hatta bana göre hükümetin insanların özgürlüğüne karışmasını önlemenin en temel çözüm yolu buydu. bugüne kadar hiç doğru dürüst uygulanmamış olsa da, şu son olaylarda birçok kişi tarafından az da olsa benimsendiğini gördüm. bugün bana şöyle bir mail geldi. siz de çevrenizdeki insanlarla paylaşırsanız sevinirim:
Bir bir hareket metnidir. Bu bir
sivil itaatsizliktir. Ekonomiyi çkertirseniz, sizin alışverişinizden
para kazanan marka, iş adamı AVM'ler de çökecektir. Sadece 1 ay dayanın.
1 ay alışveriş yapmayın. Ayakkabı almayın, tişört almayın, dışarıda
kahve içmeyin, küçük esnaftan alışveriş yapın. Kimse yaralanmasın ama
etkili bir birlik olalım. Sivil itaatsizlik, ekonomiyi çökertecek, para
kazanan adamı da vuracaktır.
AVM'lere günde 30.000-35.000 kişi
giriyor. AVM'lerin önüne yığılalım, pankartlar asalım, onlar çıkartsın
biz tekrar asalım. Alışveriş yapmayalım, yaptırmayalım. Bu maili bütün
arkadaşlarınıza forward edin. Alışveriş yapan, para kazandıran kesim
biziz. Parayı harcıyan, ekonomiyi döndüren, o biber gazının vergisini
veren biziz.
Sadece alışveriş yapmadan
uygulayacağımız yaptırım, ekonominin çökmesine sebep olacak. Bırakın,
para kazanmaya devam edenler çöksün. #alisverisyapma
Lütfen paylaşın, her yerde paylaşın!
--- mail'in sonu ---
ayrıca, ülkeyi yasal olarak diktatörlüğe götürecek yeni bir mit yasası hazırlanıyormuş. birçok haber sitesi bunu doğruladı. adamlar ülkede kendileri gibi olmayan herkesi ezmeye hazırlanıyor ve bir şeyleri değiştirip keskin bir dönüş yaratmak istiyorsanız, boykota destek verin. ben bu olaylar başladığından beri, yani 2 haftadır temel ihtiyaçlarım (gıda, su vs.) dışında hiçbir şey almıyorum. evde çay bitti ve çayı çok seven bir insan olmama rağmen çay bile almıyorum. çay almayınca şeker almama da gerek kalmıyor. daha az bulaşık yıkanacağı için bulaşık makinesi tabletini daha az kullanıyorum vs. bu böyle gider aziz dostlarım.
aynı haber radikal'de de yayınlanmıştı ama linkini bulamadım. bu durumda "ne yapmalıyız" sorusunun cevabı bence mümkün olan her şeyi boykot etmek. muhtemelen artık bunu söyleyene deli gözüyle bakıyorsunuz ama ben bunun kilit öneme sahip olduğunu düşünüyorum. bu iddia zaman'da bile çıktığına göre doğru olması muhtemel. bir internet sitesine girdiğiniz için veya komşunuza şüpheli gelen bir davranışınızdan dolayı evinizden alınıp işkenceye maruz kalmak istiyorsanız siz bilirsiniz tabii ama istemiyorsanız en azından 1-2 ay hayati şeyler dışında hiçbir şey satın almayarak, bankadan bütün paranızı çekerek, kredi kartlarınızı iptal ederek hükümetin kölesi olduğu sermayenin işleyişini biraz sekteye uğratabilirsiniz. sadece mal değil, hizmet almayı da reddetmek mümkün. ben bugün telefonumun internet paketini iptal ettim ve daha ucuz bir tarifeye geçeceğim. telefonla konuşma işini skype üzerinden yapabileceğim birçok arkadaşım var. interneti zaten en düşük pakette kullanıyorum. bunu toplu halde yaparsak, halkın yanında şirketlerden de baskı görecekler.
zaten unutmamamız gereken nokta hükümetin kesinlikle umrunda olmadığımız gerçeğidir. hükümetin umrunda olanlar ise şirketler. yani "biber gazı atıyorlar! sağlığımızı tehdit ediyorlar! 4 kişiyi öldürdüler, 5000 kişiyi yaraladılar" şeklinde bir feryat, bizim daha fazla sinir olmamız dışında bir işe yaramayacak. çok uç şeyler yapmaya gerek yok. kendinizi başbakanın yerine koyun. nefret ettiğiniz bir insan topluluğuna her türlü zararı vermeye çalışıyorsanız, onların çektiği acılar umrunuzda olur muydu? benim olmazdı. asıl işe yarayacak olan, sermayeyi yaralamaktır sevgili blöğ kardeşlerim. zaten çevrenize bakın, akp seçmeni olduğunu her fırsatta belli eden adamların harcamaları değil, sizin harcamalarınız ekonomiyi ayakta tutuyor. korkmayın, bugüne kadar 2 parça kıyafet veya cep telefonu almaktan vazgeçen kimse ne ölmüştür, ne de hayatı çekilmez bir hal almıştır.
hatta insanların artık kullanmadığı eşyaları takas edebileceği veya verebileceği, freecycle benzeri bi şey oluşturabiliriz para harcamamak adına. insanlar ihtiyaçlarını yazar ve paylaşabilecek durumda olanlar paylaşır. böyle bir şey olursa benim de verebileceğim eşyalar var.
normalde hükümetin gitmesini bile tam desteklediğim söylenemezdi. bana göre gelen de bunlardan pek farklı olmayacaktı. hala da farklı olacağını sanmıyorum. yani aslında çoğumuzun ihtilal yapma gibi bir amacı bile yok. tek istediğimiz, kişisel özgürlüklere müdahale edilmemesi ve yasaların herkes için eşit biçimde işlemesi. ha bir de akp'nin yandaş torpili fanatizmi de bitse iyi olur. mesela şöyle amcalar var. bu adamın söylediği suç değil mi? tedbirsiz bir hareketi örtbas etmeye çalışan insan suç işlemiyor mu?
ha bir de gazetecilere rüşvet teklif etmiş. bu adam ne sizden, ne de benden yetenekli veya zeki. böyle bir konuşma üslubuna, böyle köylü kurnazı tavırlara sahip bir adamı yolda görseniz dikkate almazsınız ama bu adam giresun valisi. düşünebiliyor musunuz? şahsen bir şirketim olsa, bu adamı çaycı bile yapmazdım. aynı şekilde:
şu adam isviçre'de basın ataşesi. bir düşünün güzel kardeşlerim, siz 2-3 milyar para kazanacam diye götünüz çıkarken, bu adamlar bilmemkaç bin euro para kazanıyor ve artık partinin bu yüzsüzlüğü dayanılmaz bir hal aldı.
mit yasasına dönecek olursak, bu yasanın halkın güvenliği için olduğunu söylemek için gerizekalı olmak gerek. doğu almanya'da stasi diye bi teşkilat vardı. biraz araştırıp okursanız, sizi neyin beklediğini görebilirsiniz.
mevcut durumda bile idris naim şahin mecliste (kahvehanede değil gençler, sorulan bir sorunun resmi olarak cevaplanması gereken bir yerden bahsediyoruz) bu kadar rahat bir biçimde, çocuk kandırır gibi hareket ediyorsa, bu biraz da bizim sayemizde. kısacası, harcadığınız her kuruş, bu adamların yerlerini daha da sağlamlaştırmasına, insanları daha kolay manipule etmesine yardımcı oluyor. benim de arabam var ve işyerine arabayla 6-7 dakikada gidebilmeme rağmen, geç kalma pahasına toplu ulaşımı kullanmam beyinsiz olduğumdan değil. unutmayın geçler, bir alışveriş merkezine girdiğinizde gördüğünüz markaların %95'i size hitap ediyor; akp seçmenine değil. yabancı yatırım varsa biz tükettiğimiz için var; onlar tükettiği için değil.
bildiğiniz gibi, hükümet zaten yürütmeyi durdurma kararı verilmiş gezi parkını şimdi de referanduma açmaya çalışıyor. sanki mesele sadece parkmış gibi, bunu resmi bir referandumla çözmek istiyorlar. burada akp'nin referandum anlayışına da değinmek isterim:
yani güzel kardeşlerim, elinizdeki güç referandum değil, paranız. tutun o parayı, harcamayın ve olacakları izleyin.
şimdi ortalara çıkıp "twitter mısır'da devrim yaptı olum" diyerek hashtag, trend mrend kovalayıp sosyal medyanın nabzını tutan gerizekalı olmak istemiyorum ama birkaç gündür birtakım aziz dostlarımın isyan ettiği bir konu hakkında bir şeyler söyleyesim var. gerçi "sanki blogun okunuyor da mı yazıyorsun lan godoş" dediğinizi duyar gibiyim. aslında okunuyormuş. analytics'ten baktığımda günde 40-50 kişinin girdiğini görüyorum. neyse efendim, okunmasa bile ileride torunlara okutabileceğimiz birer anı olacak bunlar.
öncelikle konuyu vereyim:
caps lock: unleash the fury
başta ateist kardeşlerim olmak üzere, insanlar bu twit'e öyle içerlemiş öyle içerlemiş ki, neredeyse ağlayacak kıvama gelmişler. oğlum/kızım, buna zaten en başta siz sebep oldunuz lan. bu ve benzeri cengaverleri neden dikkate almamamız gerektiği konusunu aşağıda birkaç madde ile özetleyeceğim ama en başta "hey ateist" dendiği zaman "bağa mı didin" diyerek üzerine alınan insanlar olarak kendi dizginlerinizi kendi elinizle teslim ettiniz.
bu nasıl mı oluyor? şöyle oluyor efendim: şimdi bulutların üstünde oturan bi arkadaşın bütün yaşamı kontrol ettiği (ve nedense %90+ tutarlılıkla sadece silah tüccarlarını, dolandırıcıları vs. başarıya ulaştırdığı) meselesine inanan "zeki" varlıkların, kendileri gibi olmayan herkesi ateist olarak tanımladığını biliyoruz. bu adamlar için mesele tanrının varlığı ya da yokluğu değil, ona inanıp inanmayanların olması. dolayısıyla sınıflandırma da buna göre yapılıyor. yani birinin ateist olduğunu kabul etmesi, tanrıya inanan birinin yaptığı kategoriye göre anlam kazanıyor ve o kategori de, tanrının olduğunu varsayıp buna inanmayan zavallıları ateist olarak sınıflandırma üzerine kurulu. zaten asıl anlamadığım nokta, bu mistik şeyleri saçma bulan insanın ateist tanımlanmaya neden bu kadar hevesli olduğu. göz kapaklarını indirip kaşlarını kaldırarak "ateistiz abi" davranış biçimi benim dehşete düşmeme yol açıyor kısacası.
"ateistiz abi" bakışı
benim önerim şu: allahsız kardeşlerim ateist olarak tanımlanmaya uçan sincaplar gibi atlamak yerine neden karşı kampı tanımlamayı denemiyorlar? bu tanım ne olabilir? namantık gibi bir şey olabilir. zaten mantık kelimesi köken olarak da ingilizcedeki logic'le neredeyse birebir paralellik içinde. logic kelimesi eski yunanca logos'tan geliyor. logos'un karşılığı ise discourse, yani türkçeye söylem olarak çevrilen bir şey. söylem deyince aklınıza ne geliyor? söylemek. söylemenin kökeni nedir? söz. eski türkçe metinlere baktığınızda orta asya'da yaşamış atalarımızın "sözlemek" kelimesini kullandığınızı görüyorsunuz. peki söylemenin arapça karşılığı nedir? doğru tahmin, "nutk". nutuk atmak falan buradan geliyor aziz dostlarım. mantık da buradan geliyor. bu yüzden, atayist kardeşlerimin de müslüman, hıristiyan, yahudi, budist falan ayırt etmeden, insanlığın genel olarak berbat durumda olmasını sağlayan bir varlığın kendi kurtuluşunu temin edeceğine inanacak kadar tutarlı davranışlar sergileyen herkese namantık demeyi tercih etmesi biraz daha yerinde bir davranış olacaktır. zaten bir dine inanan çoğu insan da inandığı şeyin mantıksız olduğunu reddetmiyor. zaten nasıl reddetsin? gökten kitap indiğine inanmaktan bahsediyoruz. ne desin yani, "öyle deme, ara sıra gökten kitap iner. sen pdf download etmiyor musun?" falan mı desin? tabii ki "inmez ama ben inanıyorum" diyecek. öyleyse neymiş? bundan sonra siz ateist değilsiniz; onlar namantık. isteyen alojik veya absürd de diyebilir.
özgüven meselesini hallettiğimize göre, abimizin beyanına geçebiliriz. öncelikle kendisini dikkate almayı deneyelim:
1- "kişiliği ... ateist tiplerin ülkemde dinime küfretmesi kanıma dokunuyor" (caps lock açık bu arada):
ateist biri mi dinine küfretti? nasıl yani? sen bu konuyu baştan bi düşün bakalım. bi hata var gibi sanki... ayrıca kişiliği sağlam, asla dindar geçinmeyen milletvekillerinin bir gecede kendilerini tanrı ilan edecek kararlar alması da kanına dokundu mu? veya kendi elinizle silahlandırdığınız heriflerin 150 (pardon 44) kişiyi öldürmesi pek kanına dokunmadı herhalde değil mi? siyasetin medya kanadının başındaki adamlardan biri olarak demagojinin allahını yapıyor olmana bir şey demiyoruz zaten. tabii ki yapacaksın. bülent arınç'ın yaptığı şovları bir kere gözünün önüne getir. bu adam bunu yapıyorsa, partisinin medya sorumlusu neler yapmaz. neyse kana dokunacak bir sürü şey varken ateistlerin kana dokunması çok ilginç. zaten türk siyasi jargonunda sağ kanadın "kana dokunmak", sol kanadın da "beis görmemek" sözünden artık gına geldiğini belirtmek isterim. "başbakan şehitlere kelle demekte beis görmüyor!" diyen adamı en başta ben öldürmek istiyorum. kana dokunmanın doğası ise biraz daha farklı. daha çok "tutmayın küçük enişteyi" şeklinde geçiştirilebilecek sebepsiz bir hareketlenme, bir gaza gelme durumu anlıyorum bu sözden. sonuçta adamın kanını bilmiyoruz, dokunmuş olabilir. bunun için bir neden belirtmesi gerekmez. aynı zamanda "imf'ye borcumuz kalmadı" yalanı veya padişahımızın şehzadelerinden birinin arabasıyla bir insanı öldürdükten sonra yargılanmasına bile gerek kalmadan abd'ye hicret etmesi veya kızının "fahri danışmanlık" makamına yüceltilip ayda 50 milyar (+ kuvvetle muhtemel yan faydalar ile) maaşa bağlanması beyimizin kanına dokunmamış olabilir. adamın alyuvarlarını okuyacak halimiz yok; dokunmamış olabilir. bu açıklamasının üstüne padişahtan bir kese altın almış mıdır merak ediyorum. almış olma ihtimali yüksek. hatta belki bizzat padişahın tahtına oturmuştur, padişahın kendisi otururken. padişah belki başını da okşamıştır, al yanaklarından öpmüştür. neyin dokunup neyin dokunmayacağını çok iyi bilen seçici geçirgen kanını alıp alnına bile sürmüştür belki bir şeref nişanı olarak.
2- "tecavüze uğramış bu tipler yok edilmeli":
bu konu zaten akp'yi akp yapan unsurlardan biri. tecavüzün aktif tarafını değil de pasif tarafını suçlu olarak görmek sanırım bizim ülkemize özgü bir şey. bunun tartışılacak bir tarafı yok. zaten bu maddeleri de adamı neden ciddiye almamamız gerektiğini göstermek için yazıyorum. tamam ege denizi seviyesinde iq'larıyla önlerine atılan her kemiğe koşup havlayan ulusalcı kardeşlerimiz tabii ki, twitter'da satır satır döşeyecek, facebook'ta paylaşım yapacak. iktidara ve statükoya zararsız eylemlerde tabii ki bulunacaklar. eşek sürüsü gibi sokaklarda anırarak gezip bir şeyleri protesto ettiklerini tabii ki sanacaklar. maçlarda 50.000 kişi "tayyip istifa" diye bağırınca tayyibin istifa edeceğini tabii ki düşünecekler. doğru dürüst bir eylem yapmak istediğinizde o 50 bin kişinin 50 tanesini bulamayacaksınız ama o ayrı bir konu. ben sadece biraz daha zeki olması gerektiğini düşündüğüm kişilerin gerçeği nasıl ıskaladığını görünce üzüldüğüm için bunları yazıyorum.
peki doğru dürüst eylemden kasıt nedir? mesela adamlar birkaç haftadır reyhanlı olayını unutturmak için yapmadığını bırakmadı. böyle salak salak twitter şovlarından tutun da, sigaraya, alkole getirilen bir sürü yasağa kadar ellerinden gelen her şeyi yaptılar sanırım. dün en son ertesi gün haplarını yasaklamışlar. yakında prezervatifleri de yasaklayacaklarını düşünüyorum. geleceğe yönelik yatırım yapmanın kimseye zararı yok. ülkeye ucuz işgücü lazım, gdo'lu gıdalara yeterli bir pazar olabilmemiz için nüfuzumuzun artması lazım, savaş endüstrisinin hiçbir devletin yanaşmayacağı büyük bir savaş çıkarmadan krizden çıkabilmesi için bölgesel savaşlarda ördek gibi gebermesi sorun olmayacak kadar fazla nüfus lazım. tecavüze uğrayan insanların bile çocuğu doğurmasını emredecek kadar ileri giden bu denyolara karşı sokaklarda anırarak gezmek bir işe yaramıyor takdir edersiniz ki.
kimsenin sallamayacağını biliyorum ama "doğru dürüst" protestoyu ana hatlarıyla tanımlamam gerekirse, belirli bir sektörün çökmesine yol açacak toplu eylemler şeklinde tanımlayabilirim. binlerce insanın sokaklarda bağıra çağıra gezmesinin kimsenin umrunda olmadığını biliyoruz. bazen işyerinin önünden de geçiyor bu tipler ama zahmet edip cama bile çıkmıyorum ne olduğunu görmek için. ben bu kadar sallıyorsam, başbakan hiç sallamaz. o binlerce kişi aynı anda intihar edip sokakları kan gölüne çevirse "intihar dinimizde haram. allahsızların intihar etmesi iyi oldu" diyerek kendilerini yine savunurlar. molotof kokteyli atmak da sizi hapse tıkmalarından başka bir boka yaramaz. ben diyorum ki, mesela alkol yasaklarını içecek almayı reddederek protesto edelim. bir insanın günlük yaşamında su dışında tükettiği içecekler neler? çay, kola, ayran, meyve suyu vs. 1 ay boyunca kimse su dışında bir şey içmese bir şey kaybeder mi? bence kaybetmez, hatta sağlık yönünden çok şey bile kazanabilir. eve polis gelip ağzımıza zorla çay dökmeyeceğine göre, bu durumda ya koskoca bir sektörün göz göre göre batmasını, binlerce kişinin işsiz kalmasını, milyonlarca dolarlık yatırımın saçma sapan bir inat uğruna heba olmasını izleyecekler, ya da halkı cezalandırmaktan vazgeçecekler. zaten neredeyse paranın piyonu gibi hareket ediyor hükümetimiz. o sevgili patronlarını kıracak değiller herhalde.
aklıma gelen diğer bir çözüm de binlerce kişinin bankadan bütün parasını aynı gün çekip 1 ay kendi evinde bulundurması veya önceden belirlenen başka bir bankaya yatırması. son kuruşunuza kadar cebinizden çekmek için binlerce takla atan sahtekar bankaların ve en büyük destekçisi olan devletin, böyle bir şeyin sonuçlarını göze alabileceğini sanmıyorum. bunda da polisler evinize gelip "yatır şu parayı bankaya, asabımızı bozma" diyemez herhalde. zaten bankaların geçen hafta masraf kalemlerini artırarak bunu tüketiciden çıkaracak olduğunu eminim çoğunuz bilmiyordur. yani sadece hükümet değil, bankalar da hak ediyor bunu.
sanırım geçen sene bu zamanlardı. italya'da petrol zamlarını protesto etmek için kamyoncular şehirlerde kamyonlarını arka arkaya park edip trafiği tıkamışlardı. hatta sizler az daha bilinçlenin, enerjinizi sokaklarda dolaşıp anırmaya harcamayın diye haberin kendisini de buldum: http://www.ft.com/cms/s/0/5e489d2a-45d2-11e1-93f1-00144feabdc0.html#axzz2UIwBAxzM
fiat 4 fabrikasında üretimi durdurmuş lan, düşünebiliyor musun eylemin gücünü? bu da benzine zam geldi diye. bizde her gün zam geliyor ama "ulan 1 hafta metroya bineyim de görsün şerefsizler" diyebilecek kapasitede bile kimse yok. maçlar için toplanan 50 bin kişi bir halta yarayacak bir iş yapmaya geldi mi ortalarda hiç görünmüyor.
neyse ulan, nerden nereye geldik. adama bok atayım derken yanlışlıkla isyan etmeye başladım.
buradan bir noktaya da parmak basmak istiyorum. politikacıların neden dürüst veya duyarlı olmaları gerektiğini düşünüyoruz ki? böyle bir varsayım mı var? "bir insan politikacıysa dürüst veya sağduyulu olmak zorundadır" gibi genel bir kural var da ben mi bilmiyorum? neden bu adamların her söylediğini bu kadar ciddiye alıp manyak gibi şaşırıldığını kesinlikle anlamıyorum. mesela en son başbakan "kafası kıyak nesil istemiyoruz" demiş. sizce kimin alkol alıp kimin almadığı bu adamın umrunda mı? daha doğrusu şöyle sorayım: para ve(ya) iktidar getirmeyecek herhangi bir şey politikacıların umrunda olur mu? tabii ki olmaz sevgili adsız okurlarım. öyleyse adamın bu sözü söylerken 2 amacı olabilir:
1- gündemin ilgisini reyhanlı konusundan çekmeye çalışmak
2- artık birer birer tükettiği ilkelerin telafisi olarak seçim zamanında anadolu'nun denyo halkına "tamam, suriyeden ipini koparan bir manyak sürüsünü ülkeye kabul ettik, yüzlerce insanın ölmesine göz yumduk, başta terörist diye lanse ettiğimiz adamlarla öpüştük barıştık, kendimize sınırsız haklar, dokunulmazlıklar sağladık falan ama diğer taraftan da ülkede ayyaşlığı yasakladık, naber? bu güzel bi şey değil mi? ayrıca çocuk yapma amacı dışında sevişmek de yasak" diyebilmek
sonuç itibariyle her türlü yayın organında ölümüne yüceltilen bu "anadolu insanı"nın en önemli özelliklerinden biri, seçim zamanı refah veya gelir düzeyini artıracak partiye değil, yerine göre birileri "karaoğlan" adıyla lanse edildiği için, başka biri "necmettin hocaefendi" olarak bilindiği için veya ülkede birileri çıkıp insanların özgürlüklerini kısıtladığı için oy verir. bana kalırsa, böyle ışıklar altında yüceltilen anadolu insanının dışında, köylerde yaşayan insanlar öyle değerlerine çok bağlı, insancıl varlıklar da değil. eşek, köpek, tavuk siken insanlardan bahsediyoruz aziz dostlarım. bunlar kosinski'nin boyalı kuş romanında değil, anadolu'nun iman dolu coğrafyasında oluyor. anadolu insanı 10 yıl önce de sefildi, 20 yıl önce de, 30 yıl önce de... hatta şimdi de sefil ama bu durum hiç umurlarında değil, zira karnı tok tutmak dışında bir faydası olmayan ekmeğin kutsal olması gibi, öğünlerinin %90'ını bu ekmekten oluşturmak zorunda bırakılan anadolu insanı da kutsal.
yani söylemek istediğim, bu adamların söylediklerine, yaptıklarına fazla şaşırmamak gerek. beyimiz ayyaş bir nesil istemiyormuş. nasıl bir nesil istiyor acaba? junkie bir nesil mi? güvendiğiniz, duyarlı olmasını beklediğiniz insanları hayatta korkutan tek şey dokunulmazlıkların kalkması. sadece bunu düşünmek bile birçok şeyi çözmek için yeterli.
hatta olayı şuradan anlamaya çalışın: sanırım geçen hafta nasr tv diye bi iran kanalı şöyle bir video yayınlamış:
bu video facebook'ta paylaşıldığında, insanlar bir anda aydınlanmış davranmaya başladı. bizim basına ne kadar alıştığımızı artık siz düşünün. zaman, haber7, habervaktim gibi şeyleri zaten gazeteden veya haber sitesinden saymıyorum. hürriyet, milliyet ve ntvmsnbc hükümeti acıtmayacak alakasız haberler, spor, magazin falan yayınlıyor bütün gün. radikalin bütün işi hükümetin icraatlerini sol kanada biraz cazip göstermek. tecavüz, içki yasağı, kürtaj gibi, zaten gündemi saptırma amaçlı haberler üzerinde inisiyatif kullanmasına izin verildiğini düşünüyorum. bu konularda gerçekten aslan kesiliyorlar ama hükümetin sadece bir yönden taraf olduğunu belirttiği sahte bir gündem olduğu için pek karışan yok. diğer taraftan sol diye bir gazete var mesela. bir gazetenin adını sol koymak "biz 1-2 karşıt şey yazabiliyoruz, çünkü zaten rukneddin'in blogu gibiyiz; kendimiz dışında kimse okumuyor bizi" demek gibi bir şey. odatv ve aydınlığı da sol'un kardeşleri olarak belirledim. odatv biraz daha cıs yapıyor ama aydınlık da gündemden gündeme savrulduğu için kaliteli haber yapmasına rağmen pek dikkat çekemiyor. ha bir de bianet var. bianet tamamen yörüngenin dışında. söylediği çoğu şeye katılıyorum ama olan bitenin çok uzağında bu adamlar. gerçi yanlış yaptıklarını söyleyemeyiz. ülkede her gün gündem değişiyor ve twitter, facebook, envai çeşit sözlük, küçük parodilerden oluşan televizyon dizileri vs. sayesinde dikkat aralığı 5-10 dakikaya düşmüş halkımız için biraz yavaş kalıyor diyelim. ara sıra gördüğüm, ilgi çekici saçmalıkta birkaç haber linkine tıklamak dışında gazete okumadığımı, televizyon da seyretmediğimi belirtmek isterim. bu yorumları tamamen dışarıdan yapıyorum yani. hatta bazen orda burda köşe yazarı takip eden "abi hüsnü güllaçoğlu çok güzel yazıyo yeaa" insanlarını sağlam bir dövmek istiyorum. her gün düzenli olarak yılmaz özdil okumak veya kuzey kutbunun erimesi için bir dizi önlem almak istediğini ilan ettiği tanıtım videosunda 6 silindirli 4500 cc land rover'ına binip arkasından leğenle su döktüren ayşe arman'ın söylediklerini dikkate almak bana pek sağlıklı bir aklın yapacağı bir eylem gibi gelmiyor açıkçası. mesela bir de taraf'ta yazan ahmet altan gerçeği var. yazarmış, otmuş bokmuş falan diyorlar. ee? bu adamı dikkate almamız için gerekli bir neden mi? adam taraf'ta yazıyor lan. skandal yaratmak için kurulmuş, hükümet desteğini almayı beceremeyip haberleri eline yüzüne bulaştırmış bir gazetenin köşe yazarı bu adam. kim bilir kaç para alıyordur. düşünüyorum da, bana "rukneddin gel bizim gazetede hükümeti sev, öp, sana ayda 10 bin lira verelim" deseler, hiç düşünmeden kabul ederdim diye düşünüyorum. bu adamlar neden etmesin? bu bağlamda chomsky'nin "manufacturing consent" adlı kitabını okumanızı da tavsiye ederim. iletişim fakültesi öğrencisiyseniz okumayın, siktir edin. ya da ne bileyim, argümanınızı banu avar düzeyiyle sınırlayın. "hüseyinli barajı israil'in, fısfıs limanı arapların" falan deyin ve sonunda hiçbir şey yapmayın.
sonuç olarak, bu kadar şey yazdım ama bunun bir sonuç vermeyeceğini ben de biliyorum. bir sonraki seçimde yine kuzu kuzu gidip kendinizi sağcı olarak değerlendiriyorsanız akp'ye, solcu olarak değerlendiriyorsanız size - ülke genelinde artık hiçbir konuda hiçbir seçenek tanınmamasının aksine - sandıkta sunulan geniş bir parti yelpazesinden birine oy vereceksiniz. "biz liberal solcuyuz ama onlar sosyal demokrat" deyip ikiye, "biz ulusalcıyız ama onlar yenilikçi" diyerek dörde, "onlar komünist, biz sadece sosyalistiz" diyerek sekize, on altıya bölüneceksiniz. her şeyin ötesinde, bir şeyin değişebileceği inancıyla birilerine ciddi ciddi oy vereceksiniz. oy verdikten 2-3 hafta sonra "ama milletvekilleri çok şerefsiz yaaaa" diye facebook'ta son haberleri paylaşacaksınız. sonraki seçim yine oy vereceksiniz, yine memnun olmayacaksınız, yine oy vereceksiniz. bir süre umrunuzda olan tek şey fenerbahçenin şike yapıp yapmadığı veya galatasarayın her sene şampiyon olmasının devlet tarafından desteklenip desteklenmediği olacak. kafanızın bastığı tek komplo teorisi bu çünkü; devletin sizi sikme işini askıya alıp biraz da galatasaraya yardım etmeye karar vermesi. eminim benim entelektüel öğrencim, ekşisözlük yazarım, hatta beni gerçekte tanıyan, evdeki hamamböceklerini terlikle öldürüp, faraşa doldurup balkondan aşağı attığımı bilen insanlar "hade len ordan" veya "ağbi ne saçmalamış yhaa" falan diyecektir. diyebilirler. hatta belki bu yazdıklarımı ilerde ben de beğenip silerim. o yüzden yedeğini alın ha.
yine de sizleri de unutmadım sayın futbol taraftarı okurum. hepiniz benim canlarımsınız sayın okurlarım. bu da sizin için:
komşuda sular durulmuyor! suriye'de esad'ın askerleri yolda gezen bir arabayı sanayilik etti. son aylarda şiddetin iyiden iyiye tırmanışa geçtiği suriye'de esad'ın askerlerinin hedefinde bu kez de yolda gezen spor bir araç vardı. elde edilen görüntüler, suriye ordusunun bitmek bilmeyen şiddet olaylarının son halkası olarak dünya basınında büyük yankı uyandırdı. işte o görüntüler:
tam bir radikal yazarı değil mi, gönül dostlarım? tamam kanka, çok entelektüel bir
çocukluk geçirmişsiniz; bizim evimizde çocuk dövmek için raket, hortum falan varken sizin evinizde edip akbayram plağı varmış ve o
çocuk halinizle bile 68 kuşağı kafasını yaşıyormuşsunuz.
hatta kaçınılmaz bir 12 eylül
referansı vermişsin, hala gazete okuyan emekli dayıları güldürebilecek
1-2 küçük komiklik yapmışsın. benim de 4 yaşında bi blogum var. mesela
benim blogum değil de gazetem olsa ve bir köşe yazarı çıkıp böyle bi yazı
verse inşaat demiriyle falan dövüp tazminatsız kovardım heralde. ülkenin
bütün sol kültürünün darbe dönemi bölünmesinden oluşması çok acı değil
mi lan? bugüne kadar darbe dönemi dışında "dönem dizisi/romanı/filmi"
gören oldu mu? mesela son zamanlarda, metro duraklarında tanıtıldığına şahit olduğum "kafirun" adında bir kitap gördüm. kitabın tanıtımı aynen şu şekilde: "iki hikmet. biri nurcu, biri komünist..." e anasının amı! varsayımlara bak hele! ulan roman yazıyorsun, bu kadar genelleme reklam filmleri için bile fazla değil mi? "iki hikmet. biri nurcu, biri komünist. birinin sevgilisi, diğerinin abileri var. ikisi de gönlünce konuşsun diye, vodafone'dan manyak tarife!" gibi bir reklam filmi olsa pek şaşırmazdık da, bu genellemelerle kitap yazılması insanı dehşete düşürüyor. şimdi ben de biraz entellik yapıp raskolnikov'u örnek göstermek istiyorum. dostoyevski bir karakter yaratmış değil mi? adamın tasvirlerinin arasında "sağcı" veya "karşıt görüşlü öğrenci" gibi bir niteleme olduğunu düşünün. muhtemelen böyle varsayımlar üzerine bir şey inşa etmeye ihtiyacı yok dostoyevski'nin. türkiye'de böyle bir ihtiyaç var ama...
dönem dizisi karakteri (temsili)
köşe yazımıza dönecek olursak, tamam siz de haklısınız, koca bir futbol endüstrisini
veya hükümeti gerçekten eleştirecek götü kendinizde hiçbir zaman bulamadığınız
için saçmalıyorsunuz ama en azından bunun için çok para almayın lan.
umarım maaşın o kadar da iyi değildir banu bacım.
neyse efendim, bir de utanmadan futboldaki şiddeti eleştiriyorlar ya, bu şiddeti yaratan benmişim gibi. ulan gazetelerin %25'i falan futbol, akşam televizyonu açıyorsun rıdvan konuşuyor, güntekin konuşuyor... hadi bunlar neyse, ahmet çakar, erman toroğlu falan da konuşuyor, ki bu adamların herhangi bir şey hakkında kamuya açık mecralarda yorum yapması tehlikeli bence. gerçi onun da formülünü bulmuşlar: "sahada futbolcuların şiddet uyguladığını gören taraftar da şiddet uygulamaya başlıyor"muş. la bi siktir git güzel kardeşim. o adamlar hiçbir sike derman olmayacak maçları için milyonlarca dolar kazanıyor. sen başarın karşılığında 3-5 milyon kazansan, sen de rakibinin gırtlağına yapışırsın, hatta sahaya pompalı tüfekle falan çıkarsın. hatta bu açıdan, futbolcuların insancıl olduğunu bile söyleyebiliriz. asıl sana ne oluyor? gecenin 11'inden sabahın 6'sına kadar 7 saat futbol programı yapıyorsun. programda birbirine hakaret eden adamlar var ulan! "baroş kendini yere attı mı, atmadı mı" tartışmasına 3 saat ayıracak kadar tırmandırıyorsunuz gerilimi. gazetelerin normal baskıları yetmeyip, üstüne ekstra spor gazetesi çıkaran adamların şiddet için futbolcuları suçlaması bence dünyanın en komik 15 şeyinden biridir. maçların parasız yayına kapatılıp fetiş objesi haline getirilmesinden bahsetmiyorum bile. zamanında cine5'te de böyle olmuştu. normalde film seyretmekle alakası olmayan adamlar tonla para sayıp dekoder falan almıştı. gerçi post'un başında radikal yazarlarından bahsediyorduk. ben aslında başka bir şey anlatacaktım ama konu nasıl geldiyse buraya geldi. ulan aslında tek cümle yazacaktım:
"radikal yazarı mısın? o zaman hiç vakit kaybetmeden darbe dönemine falan referans ver. mutlaka yap bunu" deyip bitirecektim ama yine sinirimin kurbanı oldum. yazık lan, 2 gündür internetin her yerinde bu tartışılıyor. gerçi bu da hükümetin ve yeni bir gündem bulması gereken medyanın işine geliyordur ama şiddeti yaratan adamların şiddeti başlatanları suçlamasını görmek büyük bir eğlence
" - nice hat
+ thanks
- i was being sarcastic.
+ well, i stole your face."
- asdfmovie
son zamanlarda iğrençlik abidesi bir moda daha ortaya çıktı. hani blog yazan, kitaplı mitaplı pozlar veren
neo-kezban kızlarımız var ya, kalın çerçeveli numarasız gözlükleriyle
arz-ı endam edip facebook'ta paylaşılan off-context kitap alıntılarını
entelektüel birikim olarak gören, işte bu kızlarımız arasında moda oldu
bu.
poz vermek artık çok "mainstream" olduğu için, yapılmaması gereken bir
şey. malum, fotoğraf makineleri cep telefonlarına kadar girdi ve işin
kötüsü şu ki, telefonlar zamanında fotoşop bilen eş-dosta binbir dil
dökmeyle yaptırılan sepya efektini de verebiliyor.
yine de, bu durum kendini ön plana çıkarma çabasını, taze makyajlı,
fönlü, güzel görünüldüğünün düşünüldüğü günlerde mal beyanı yapma
telaşını dindirmiyor. işte modamızı ortaya çıkaran kriz de tam bu noktada ortaya çıkıyor:
1- güzel göründüğümü düşünüyorum.
2- güzel görünüyorsam, fotoğraf çekilmeliyim.
3- fotoğraf çekileceksem poz vermeliyim.
4- poz vermek çok mainstream ağbi yha!
ergo, şöyle bir yol deneyebiliriz: poz verelim
ama poz vermiyormuş gibi davranalım. böyle ağzımızı yüzümüzü yamultalım,
garip şekillere girelim, "çirkin" olalım. sanki hiç poz veresimiz yokmuş gibi davranalım ki, kültürlü, entelektüel görünelim. her dakika sanat alemlerine akıyor, elimize teremin alıp "dasein'dan öte, gestalt'tan berry..." adında bir şarkı besteliyormuşuz gibi görünelim.
ÇOK KÜLTÜRLÜYÜM
bazen erkek olduğum için kendimi o kadar şanslı hissediyorum ki... rol
yapmıyorsun ulan! mesela artık hüseyin'in de arabası var diye metro
kullanmaya başlamıyorsun. sürekli kendinsin, hep kendin gibi
davranıyorsun. ne kıskançlık krizlerini çaktırmamak için binlerce plan
yapmana, ne de ali'nin sevgilisinin memeleri büyük diye delirmene gerek
var. yağmur yağdığında camın kenarına geçip kahve içebileceğin için değil, barajlar dolacağı için seviniyorsun. daha yüce bir şey olabilir mi?
barajların dolması (temsili)
neyse, kızlarımıza dönelim. yaptığınız mallıklar dışardan çok belli
oluyor ve zeki olanlarınızın genele oranı gitgide düşüyor. hadi tamam, gerizekalı görünme işinde gerçekten istikrarlı bir başarı grafiği tutturdunuz diyelim de, bu olayın sanatla, edebiyatla, entel uğraşılarıyla ilgisi nedir lan? yapmayın yehovanın aşkına... romanların aşkına, sipalinin aşkına çaaal be gırnatacı çal... bi dakka lan, bu ne? adnan şenses oldum size yalvaracam derken.
derrida ve différance
bu olayın başka bi boyutu da, başka bir şey yapmaktaymış gibi fotoğraf çekilmek. o an başka bir şey yapılıyormuş da, o şeyin yapılması sırasında poz verilmeden fotoğraf çekilmiş gibi. gerçi twitter'da durduk yere "mesela ceren ölse..." veya "mmm nutellalı çilek" yazan bi insanın tutarlı bir discursive space içinde yaşamasını beklemek zaten çok büyük bir hayalcilik olur.
salvador dali
anonim
neyse, sözümü kesmeyin. bir de yemeklerle poz vermek var değil mi? son zamanlarda ülkemiz kızlarını bu kadar net bir biçimde etkisi altına alan başka bir akım olmamıştır heralde. öncelikle bunun da bir tasavvurunu arz etmeye çalışayım. mesela bir grup insan bir yere yemeğe
gider ve masa donatılır. gerçekten de bir sürü şey olur masada. bu
noktada kız olan hemen bu masayla fotoğrafını çekip facebook'a atar.
facebook'ta coğu kızımızın böyle fotoğrafları mevcuttur. genellikle de
altına caption olarak " dağıttık gusel olduuuuuu" türünde şeyler
yazılır. ne dağıttın ulan gerizekalı? domatesli salatalık yemişsin işte!
peki bu fotoğrafların amacı nedir? acaba eşe dosta "bakın biz müthiş
para kazanıyoruz. öyle ki bir masa dolusu yemek sipariş ettik ve daha da
önemlisi, o yemeğin hepsini yedik. ee ne de olsa bünye alışık çok
yemeye" gibi üstü kapalı imalarda bulunmak mı, yoksa kendini
doğurganlık, bereket tanrıçası gibi resmederek, karşı cinse çiftleşme
telkininde bulunmak mı amaçlanmaktadır? şayet amaç buysa dahi, bunun
kenarlarında "hacıboboli" yazan tabakları kadraja alarak yapılması doğurganlık temalı amaçları da uzun vadede sekteye uğratabilir.
qanqilerle hacıboboli qeyfiiii
yani diyeceğim şu güzel kardeşlerim: ben de isterim ortamların yılanı
olarak bilinmeyi. ben de istesem arabamın anahtarını, cüzdanımı,
telefonumu, parliament paketini, zippo çakmağı falan cin toniğin yanına
koyup taylan gibi poz vermeyi çok iyi bilirim. boş tekila şişesini ve
emilmiş limonları çekip altına "gece yeni başlıyorrrrrr" yazmayı ben de
bilirim. passage'ın, if'in hiçbir zaman yıkanmadığı için üzerinde
pisliklerin topografik harita gibi şekiller oluşturduğu bardaklarına
konmuş bira elimde poz verirken, evin giriş kapısının önünde sızdığım
halde fotoğrafta sağımda solumda bulunan kızlarla sabahlara kadar seks
yaptığım izlenimini de verebilirim.
daqıttk qsl oldu
peki bunları neden yapmıyorum? neden olacak? utanırım lan! oğlum/kızım
lütfen siz de biraz utanın artık. ne yedikleriniz bizi zerre kadar
ilgilendiriyor, ne de sizi "desti kebabı"nın yanında görünce "ay ne kadar doğurgaannn" diyoruz ve cinsel arzularımız tavan yapıyor. artık bitsin güzel kardeşlerim; lütfen artık
bitsin geometrik mal beyanları. bitse iyi olacağını düşünüyorum
nasıl bir paranoyaymış ulan! andromedayı falan da eklemek lazım aslında. ne olacağı belli olmaz.
ayrıca mesela uzay mekiğimizin navigasyon sisteminde bi problem oldu ve sözleşmeyi andromeda'da değil, uranüs'te falan ihlal ettik diyelim. bu durumda başımıza çökecek olan merci galaksi polisi mi olacak acaba? işte bunlar cevap bekleyen sorular.
toplumsal hafızamız o kadar sınırlı ki... ne diyecektim? unuttum. neyse, hatırladığım kadarıyla bir ayran olayı var, değil mi? adam "milli içkimiz ayrandır" dedi diye ne söylenmedik söz, ne geçilmedik dalga bıraktınız. yine her zamanki gibi asıl görmeniz gerekeni göremediniz. ben her zaman böyle çıkıp size yol göstermek zorunda mıyım?
şimdi efendim, benim dikkat çekmek istediğim mevzu şu: ayran paketlerinin tasarımı neden, amiyane tabirle, yarrak gibi? ayran kutularına hiç dikkat ettiniz mi, sevgili blög dostlarım? tabii ki etmediniz. zaten dikkat edilecek bir şey yok. öyleyse bu soruyu neden sordum? sanırım bunu da unuttum.
heh, ayran kutularının tasarımından bahsediyordum. neden ayran kutularımız hiç cool değil? bakın size öncelikle çeşitli içeceklerin kutularınn tasarımını göstereyim:
mesela bu... "ama kola zararlı" edebiyatı yapmadan önce şunun tasarımına bir bakın. buzların üstüne çakılmış bir pepsi logosu. insanın tam da yazın ihtiyaç duyacağı türden bir şey. ayran kutularında ne var? güneş, gökyüzü, çayır, çimen, inekler, eşekler. evet, tam da yazın hayalini kurduğumuz senaryoyu betimliyor.
şu minimalist tasarıma, şu yazının fontuna bir bakın. bizim ayran kutuları nasıl? hala inek, hala eşşek, hala örgü saçlı kız, hala bıyıklı emmin. ulan yeter, tamam, anladık, ayran bunlardan geliyor. o görüntü orada olmasa ayranı tokyo'da yaşayan endüstri mühendislerinin parmak aralarında biriken pisliklerden yapıldığını mı düşünecektik acaba?
mesela bir red bull kutusu. bu kutuda ne görüyoruz? açıkçası ben damalı bayrak gibi bir şey görüyorum. bana aktivite insanlarını çağrıştırıyor. gece barlarda, diskolarda fink atan eğlenceli insanlar aklıma geliyor. peki ayran kutusuna baktığımda ne geliyor?
ayran! ulan diyorum, bu kutunun içinden çıkacak şey anca döner yerken cool görünmememi sağlayabilir. hiçbir beklentim olmadan içiyorum ayranımı. ucuz diye alıyorum, canım istediği için değil. canım istediği için aldığım şey ne mi?
köpek gibi tasarım kasan bir marka bu carlsberg. bazen depozitolu olduğu için elim şişe versiyonuna gidiyor ama sonunda kutu alıyorum. neden? çünkü muhteşem görünüyor. insan karşısına koyduğunda güzel bir şey görmüş oluyor. yeşili güzel, logosu güzel, reklamları daha da güzel:
doğal serinlik vs. natural deduction
bu arada bizde ne var? en iyi ihtimalle, konuşan inek... veya futbol oynayan:
EXPECTATIONS
REALITY
sürrealizmin kalesi olmamamız için hiçbir sebep yok. ayranı futbolla özdeşleştirip satmak isterken ortalığa sıçıp batırmanın daha iyi bir yolu olamazdı. bakın gavur bunu nasıl yapıyor:
yemin ederim şu an sektör için çalışıyorum. siz de böyle şeyler yapın lan! ayraniç ne, topa vole vuran inek ne? oğlum çok yanlış yoldasınız lan! gerçi bizde de benzer girişimler yok değil:
ama ayran için yok. ayran için baktığımızda sadece kilometrelerce, kilolarca ve metrelerce saçmalık var. mesela zamanında "karagöz ayran" diye bir marka vardı. bu adamlar, ayran kutularının üstüne karagöz karikatürleri koyardı. durumun saçmalığının farkında mısınız? karagöz'ü karikatürize etmek ancak bir dahinin aklına gelebilirdi değil mi? bu aynı "ulan şu dondurmayı eritsek ne güzel süt içeriz ha" demek gibi bir şey.
dondurmayken eritilmiş süt (temsili)
bence türk ayran sektörü bu inek, doğa, mera kategorisinden çıkıp, daha iyi tasarımlara yönelmeli, zira bu yaptıkları, tüm kitapların üstüne ağaç resmi basmak gibi bir şey. sattığın malzeme oradan geliyor diye onun resmini basmana gerek yok güzel kardeşim. "nolacağ la? malibu şişesinin üstünde de ağaç var" dediğinizi duyar gibiyim. o bir palmiye ağacı, gerizekalı. sen ne yapıyorsun? ayran kutularının üstüne super mario ağaçları çiziyorsun. yapma dostum... gel etme. bak bir rica sözü olarak "etme" kelimesini de kullandım. hell yeaahhh, çok köylüyüm; çok ayranım!
2 gündür aralıksız süren biyokimyasal saldırılarda özellikle örgüte lojistik destek sağlayan mutfak kadrosunun çökertilmesiyle kayıplarına her geçen gün yenisini ekleyen örgüt, çözülme sürecine girdi. (AA pil)
bu fotoğrafı bugün kendi ellerimle çektim. ya coyote road runner'ın dsi'nin önünden geçeceği bilgisini alıp harekete geçti, ya da gerçekten bir kafa bulma durumu var. ulan bu tabelayı koyan adamın aklından ne geçmiş acaba? mesela orda tek yön tabelası varken ters yönde 2. bir tabelayı koyarak ülkedeki mantıkçılara bi mesaj mı vermek istemiş? "russell akıllı olsun" gibi bir mesaj mı var acaba? yalnız arabanın ön camı yokmuş aslında; kalıplaşmış bi pislik varmış orda.
daha önce sağ tandanslı über kişi veya kurumların beyanlarının yakın okumasını ve her biri birbirinden bağımsız ilim irfan kurumları olan üniversitelerimiz üzerinde oynanan kirli oyunları blogumuzda dile getirmiştik. üniversite içi trollükten nasibini alan bu kez hakkari üniversitesi.
let'z Get to Gether end fill owl rite
şimdi hakkari üniversitesi'nin, şu sıralar gelenin gidenin vurduğu odtü'ye karşı korka korka kaleme aldığı 2 paragraf yazının (başka şansımız varmış gibi) yakın okumasını yapıp, aristo'dan bu yana sıkıcı bir biçimde uygulanagelen temel mantık çıkarımlarını kullanarak, actual data ile arasındaki ilişkinin geçerliliğini ele alacak ve yazıyı yazan kişinin troll olup olmadığına karar vereceğiz.
hakkar1 ün1v3rs1te5i ma5aü5tü araÇıı by L0n3Ly_w0Lf92
öncelikle yazımız:
Her
türlü düşüncenin özgürce ifade edildiği, demokratik olarak tartışılıp
geliştirildiği bilim yuvaları olan üniversiteler, bir ülkenin
kalkınmasında ve ilerlemesinde mihenk taşıdır. Bilimin gelişmesi ve
ilerlemesi demokratik ve özgür ortamlarda gerçekleşir. Özgürlükler ise
şiddetten uzak ortamlarda gelişir. Düşüncelerin ifade edilmesinde
şiddetin yeri yoktur.
Ancak, 18 Aralık 2012
günü Göktürk-2 uydusunun fırlatılma töreninde yaşanan şiddet olayları
bu camianın bir bireyi olan Hakkari Üniversitesi ailesini derinden
üzmüştür. Üniversitelerin içinde hayat bulmaması gereken bu olayları,
ülkemizin yıllarca acı tecrübeler edindiği bu senaryoları hak ve
özgürlükler açısından iyi niyetli değerlendirmemiz mümkün değildir.
Önceden planlandığı düşünülen bu eylemleri tasvip etmediğimiz gibi
üniversitelerin kavga yeri olmadığını, bu yöndeki her türlü tavır ve davranışı kınadığımızı kamuoyuna duyururuz.
Melis Acar / 8A
bu yazıyı rektör yazmış. rektör kelimesinin etimolojik kökeninin rektum olduğu yönündeki tezimi bir kenara bırakıp, metnin anlamına odaklanmaya çalışacağım.
1- Her
türlü düşüncenin özgürce ... ilerlemesinde mihenk taşıdır.
2- Bilimin gelişmesi ve
ilerlemesi ... gerçekleşir.
3- Özgürlükler ise
şiddetten uzak ortamlarda gelişir.
4- Düşüncelerin ifade edilmesinde
şiddetin yeri yoktur.
----------------------------------------------- ∴ this sux rektör kardeşimiz ilk 4 cümlesinde üniversitelerin her türlü düşünceye açık yerler olduğunu, bilimin böyle ortamlarda geliştiğini, özgürlüklerin ise şiddetten uzak olduğunu, therefore üniversitelerde şiddetin olmaması gerektiğini söylüyor. atv ana haber'in deyimiyle, "buraya kadar her şey normal". en azından sizi orta 3'te sizi sınıfın en iyi yazarı yapar diyeyim. asıl semantik facia ise bundan sonra başlıyor.
anlamlı konuşmak bu kadar zor
sıradaki paragrafta rektörlük küçük bir numaraya başvurmuş. halk arasında anaphora resolution olarak bilinen şeyi kullanarak, iki tarafın da kendine göre şekillendirebileceği bir discourse yaratıyor. nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim. şimdi adam demiş ki "Üniversitelerin içinde hayat bulmaması gereken bu olayları,
ülkemizin yıllarca acı tecrübeler edindiği bu senaryoları hak ve
özgürlükler açısından iyi niyetli değerlendirmemiz mümkün değildir." oğlum, "bu olaylar" diyorsun da bu olaylar hangi olaylar? polisin öğrenciye uyguladığı şiddet mi? öğrencilerin polise uygulayamadığı şiddet mi? bi dakika şimdi hangisini kınıyorsun? öte yandan, bir askeri operasyon bile en fazla 100-150 askerle yapılırken, bir üniversite kampüsüne (yani 51. bölge falan değil, odtü kampüsü) 2500 polis, bilmemkaç tane toma, tonlarca biber gazı, gaz bombası vs. ile gelmek şiddet değil mi acaba? gerizekalı takliti yapmasana rektör kardeş; biraz açık konuş.
neyse, son paragrafımıza geçelim:
"Önceden planlandığı düşünülen bu eylemleri tasvip etmediğimiz gibi
üniversitelerin kavga yeri olmadığını, bu yöndeki her türlü tavır ve davranışı kınadığımızı kamuoyuna duyururuz."
üniversiteler kavga yeri değildir!!!11birbir
alpha team, a pack of zombies are heading south
önceden planlanmış senaryolar!!!!11
kısacası, hakkari üniversitesi rektörü öyle bir yazı yazmış ki, aynı anda hem başbakanı, hem odtü'yü, hem de yazıyı okuyan herkesi trollemeyi başarmış. keşke biraz daha güzel yazabilseydin rektör kardeş. benim 9-10 yaşlarında çocuğum olsa ve bana böyle bir kompozisyon yazıp getirse, kendisiyle selamı sabahı en az 1 ay askıya alırdım diye düşünüyorum. ben başbakan olsam senin ağzına sıçardım. böyel belirsiz yalamak mı olur? gerçi kimseyi yalamak istemiyorsan da kusura bakma; hiçbir bok anlamadık yazdıklarından. amatör bir ruhla profesyonelce saçmalamışsın güzel kardeşim, bravo.
tam bu konudaki değersiz düşüncelerimi sizlerle paylaşmıştım ki, dün gece muş alparslan üniversitesi'nin (bu arada alparslan diye üniversite var gençler. mesela birinin kalkıp flagellum dei university diye bir okul açtığını düşünün. sonra bu üniversitenin rektörü olarak şiddeti kınadığınızı...) yakışıklı rektörü televizyon programına çıkıp çok eğlenceli açıklamalarda bulundu.
flagellum dei üniversitesinin logosu
mesela adamımız diyor ki, odtü'de amfilerde sinema gösterimi oluyormuş, yeri geliyor tiyatro oyunu sergileniyormuş, konser veriliyormuş (geçen yıl judas priest konseri olmuştu amfilerin birinde, onu söylüyor sanırım), çay içiliyormuş, ders işleniyormuş falan. bak şu orospu çocuklarına! insan nasıl... bi dakika, dostum ciddi olamazsın! film mi izliyorlar? amfide! yok artık! özgürlüğün ö'sünden anlamayan toronto adolf hitler üniversitesindeki öğrencilere mi özeniyor allah (cc) aşkına bu insanlar?
1.06'da penis dedi!
küfür ve şirk içinde bulunan bu insanlar dünyanın en iyi 16. üniversitesinin öğrencileri. yazık... işi savsaklarsan böyle 16. sıraya düşersin işte!
peki aşağıdaki videoda göreceğiniz mit'li zibidilerin ilim ve irfanla ilgisini kim açıklayacak? bakın okullarını nasıl edepsiz amaçlar için kullanıyorlar! dedelerimiz sizin dedelerinizin götünü bunun için mi kurtardı ey koreliler? alparslan'ın torunlarının (tamamen kendi iradesiyle gösterdiği) şiddet karşıtı kahramanlık sayesinde mit'ye gir, sonra oppa gangnam, oppa chomsky style falan elin yahudileriyle! seni de sildim emayti! adam değilmişsin...
ne var? atilla taş da yapıyor!
bıyık bırakmanın temporal dinamiğini çözmüş, itü çıkışlı böylesine feyzli bir mühendisin gerçekten de amfi kullanımıyla ilgili sorunlarının olduğunu düşünmek biraz fazla mallık olur. bana göre akp'nin yeni discursive stratejisi bu. brinkmanship
dediğimiz olayın yurtiçinde uygulanabilen mikro bir versiyonunu
uygulayarak 2-3 hafta sürecek aşırı gündemler oluşturmak. bunu her
gündemde gözlemleyebiliriz. kürtaj olayından uludere'ye, suriye'nin
düşürdüğü (iddia edilen) uçaktan odtü olayına kadar tüm suni gündemlerde medya ve
internet (akp tarafından bir yere getirilen (veya getirilmeyip, freelance olarak badem bıyık modasına ayak uydurmuş) yönetici konumundaki
kişilerin saçma sapan twitter beyanları vs.) yoluyla müthiş bir
dezenformasyon yapılıyor. bu dezenformasyonun kilit noktası ise
brinkmanship dediğim şey; yani her gündemi en aşırı noktaya taşımak.
bıyıklarını yidiğim bu yiğidim ne buyurmuş? odtü'de amfilerde film
gösterimi yapılıyormuş, tiyatro oyunları sergileniyormuş, konserler
veriliyormuş falan. bu arkadaşımız ya bunların ders esnasında
yapıldığına kendini ciddi anlamda inandırmış, ya da kültürel
aktivitelerin hepsini birden hor gören gerizekalı seçmen kitlesinin doldurduğu tribüne
oynuyor. bana 2.'si daha olası gibi geldi, zira bir itü
mezunu olarak, amfilerde film gösterimi yapıldığına şahit olmuş
olması gerekir.
böyle durumlarda halkın durumu hızlı bir biçimde çakması ve "abi şimdi
sen onu bırak da, ötv ödüyoruz mesela. neden ödüyoruz onu biz?" veya
"şimdi kardeş sen odtü'de gösterilen filmleri siktir et de, kişi başına
düşen milli gelir nedense hiç yükselmiyor. onu napacaz?" veya "güzel
kardeşim, o değil de, araştırma görevlileri çöpçülerden daha az maaş
alıyor. önce şu konuya bir eğilelim" gibi sorular sorması gerekir.
peki bunu kimden bekliyoruz? türkiye cumhuriyetinin tek haneli iq'lara sahip vatandaşından.
amanda todd diye işe ergen bir kızımız intihar etmiş. napak ölek mi? ölmesek de 1-2 ders çıkarabiliriz.
her zaman söylediğim, çocukların özgüvenlerinin aşırı kırılganlaşmaya
başlamasının sonucudur. ulan sabahtan akşama kadar seks görüyor adamlar.
müzik kliplerinde, filmlerde, reklamlarda, her yerde seks görüyorlar.
bazen işyerinin orda dersaneden çıkan tiplere bakıyorum da, erkekler
yine ergenliğin getirdiği ara tür özelliklerini yansıtsa da, kızlar
destekli sütyenlerle, daracık kot pantolonlar, mini etekler, makyaj
malzemeleriyle kendilerini 25 yaşında gibi göstermeye çalışıyorlar.
zaten bunları asıl istismar edenleri görüyorsunuz: kendilerinden 3-4 yaş
büyük, justin bieber'a benzeyen jöle saçlı tipler.
ulan biz de 15 yaşındaydık, bizim okulda da bullying vardı. ben ufak
tefek bi arkadaşı ceketinden sınıftaki askıya asmıştım, sınıftan bi kızı
duvara sıkıştırıp yanağını yalamıştım, başka bi arkadaş da benim
sıramın altına porno dergi koymuştu. millet birbirinin bacak arasından
top geçirip göt parmaklama savaşına girerdi. bazı saf veya zayıf
çocuklar düzenli olarak önce dövülür, sonra ağlamasın diye kollanıyormuş
gibi yapılırdı, kızlarla dalga geçildiğinde "üff snn b slk..." deyip
bizi başlarından def ederlerdi, ne bileyim, böyle şeyler vardı. zaten
13-14 yaşında çocuktan müthiş bir olgunlukla davranmasını beklemek çok
saçma. o çocuk tabii ki kendisinden güçsüz olana sataşacak, kızlarla
alay edecek vs.
ilkokul 1'i okumadan transit geçmiş, 2, 3, 4, 5, orta 1 ve 2.
sınıflarda anne-babadan ayrı, mahalle kavgalarında ayrı, öğretmenlerden
ayrı dayak yemiş, adeta dayak manyağına dönmüş bir insan olarak, bir
kerecik "bu dayağı atmayacaktın öğretmen bey! bekle de evden ekmek
bıçağını kapıp geleyim" gibi düşünceler içine girmedim. belki dayak yedikçe azdım, düzeni bozma telaşımı artırdım ama bir ego sarsılması, ne bileyim, depresyona girmeler falan olmadı. yine de kızlar o zaman
da biraz olgun görünmeye çalışırdı, o zaman da sırf kendilerinden 3-4 yaş
büyük diye mal mal tiplerle çıkarlardı ama kendilerini bu kadar büyük
sanmazlardı.
söylemek istediğim, bullying çözülmeyecek bi sorun mu? gidip
öğretmene söylersin, müdüre söylersin, anne-babana söylersin, polise
jandarmaya cumhurbaşkanına obama'ya falan şikayet edersin. şikayet
edersin yani. peki neden etmiyorlar? çünkü 14 yaşında çocukların nal
gibi egosu var artık. müdüre gidip "hocam hüseyin benle alay ediyor
yaee" falan demeyi kendine yediremez. hepsi küçük birer hürrem çünkü.
gerçi bu arkadaş webcam'de flashing yaptığı için şantaj ve alay konusu
olmuş. ulan 15 yaşındaki çocuğun bu kadar internette işi ne? benim 14
yaşında bi kızım (veya oğlum, fark etmez) olsa günde 1 saat multimedya
izni veririm. o 1 saatte ister tv seyreder, ister internete girer, ister
playstation oynar. çocuğuna facebook hesabı açan/açmasına izin veren
anne-babayı ise yaş odunla dövmek gerektiğini düşünüyorum. zaten
seks/güç ikonu olma çabasından gözleri dönmüş veletlerin. sonra "derse neden geç geldin" dedin diye 14 yaşında adam
evden bıçak alıp parçalarına ayırıyor seni. egodan patlamasından öldü
ölecek çocuklar. kentpark'a gittiğimde falan görüyorum, 15 yaşında
çocuğun üstünde benim üstümdekinin 3 katı değerinde kıyafet var. daha da
levis'in, diesel'in, tommy'nin vitrininin önünden ayrılamıyorlar.
milyarlık cep telefonları vs. yine "bizim zamanımızda" geyiğine
bağlayacağım ama biz o yaştayken anca bakkaldan bisküvi alırdık kendi
başımıza.
neyse, amanda todd ölmüş, aman üzülelimmiş vs. ben her şeyden önce
intiharı erdem olarak görüyorum. ikincisi, bunu toplumun kendisi yarattı
zaten. 15 yaşında bir insanı kontrolsüzce internete salarak, o yaşta
seks ikonlarını örnek almasına göz yumarak bunu zaten siz yarattınız.
çocuğunuzun youtube'da ne izlediğini nereden bilebilirsiniz? youtube'un
propaganda için kullanılmadığını nereden bilebilirsiniz? medyanın
propaganda aracı olmadığını bilmiyorsanız amanda ablamın arkasından
gidin gerçi de, interneti özgür bir ortam sanmak çocuğunuzu mal gibi
salmanız gerektiği anlamına mı geliyor?
ulan kaç satır klişe yazmışım şuraya. neyse gençler, tuvalete gidip sigara içeyim, günlü isyanımı yapayım, geliyorum birazdan.
bence akp retoriğini artık değiştirmeli. hatta genç filozof kardeşimiz belki de bu yüzden itfaiye teşkilatına
alınmıştır.
peki nedir bu akp retoriği? sabredin, duyunca hemen hatırlayacaksınız.
yukarıdaki haberi okuduğunuzu varsayıyorum. adamın kendini nasıl
savunduğunu gördünüz mü? "müracaat oldu da biz mi kabul etmedik?"
şeklinde bir soru yöneltmiş arkadaşımız. bunun aslında bilişsel
dilbilimde (cognitive linguistics) bir açıklaması var. buna mental space
theory deniyor (http://en.wikipedia.org/wiki/Mental_space).
peki bunun dilbilimle ne ilgisi var? hemen açıklayayım. adam sizin
sorduğunuz soruyu duyuyor ve kategorik olarak değerlendiriyor. itfaiye
görevi için felsefe veya iktisat mezunu ilanı verilmesinin ne kadar
tutarlı bir davranış olduğunu kafasında analiz ediyor. belki de herhangi
bir okulun iktisat ve felsefe bölümlerinin ders listesini incelese
karşılaşacağı şeylerle itfaiyeciliğin gereksinimlerinin örtüşüp
örtüşmeyeceğini hızlı bir hesapla zihninde analiz ediyor ve doğal
olarak, bir tutarlılığa rastlayamıyor.
belki sadece üniversite mezunu itfaiyeci arasalar, "üniversite mezunu
işsiz sayısını azaltmak için bir önlem" temalı bir açıklamayla günü
kurtarabilecek olsa da, felsefe ve iktisat ana bilim dallarının
itfaiyecilikle ilişkisini kurmayı başaramıyor.
bunun sonucunda, soruyu soranın aklında yeni bir zihinsel alan (mental
space) yaratmayı amaçlıyor. bunu da şöyle yapıyor: "müracaat oldu da biz
mi kabul etmedik?" hmm, seems legit.
bu tepki belki de hiçbirimizin kabullenemeyeceği bir pişkinliğin
dışavurumunu içerse de, aslında adaletsizlik ve kayırma partisinin
adamlarının kayırma konusunda da ustalık dönemine girdiğini gözler önüne
seriyor. adamlar artık o kadar rahat ki, eli ayağına dolaşacağı veya
insan türüne tamamen evrilmiş canlıların yaşadığı ülkelerde görüldüğü
şekilde istifasını vereceği yerde, böyle bir açıklama yapıyor.
aslında bu tür açıklamalara yabancı değiliz. başbakanın "gençlerimiz
dindar olmasın da tinerci mi olsun?" veya "öğrenci alkolü alıp kafayı mı
bulacak?" türünde sorular, herhangi bir beyanda bulunmadan, yeni bir
zihinsel alan yaratmaya yönelik ifadelerden başka bir şey değil. bunu
avrupa'nın kendi haklarından haberdar olan insanlarından birine
söyleseniz sizi dikkate bile almaz fakat bizim belleğimiz o kadar düşük
ki, belleğimizin mevcut zihinsel alanın kodlandığı kısmı, bu gibi
sorulardan sonra hemen devre dışı kalıyor. yani toplumumuzun önemli bir
kısmı beyinsiz derken, halkı küçümsemek için söylemiyoruz bunları.
gerçekten beyni normalde yerine getirmesi gereken fonksiyonları yerine
getirmiyor. gerçi zamanında ulu önder süleyman demirel'in "benzin vardı
da biz mi içtik?" gibi daha düşük bilişsel düzeylere hitap eden
açıklamalarından sonra, bunların biraz daha profesyonelce olduğunu
görebiliriz.
şimdi size yukarıdaki soruların cevaplarını vereyim:
1- müracaat oldu da biz mi kabul etmedik?
demek ki müracaat olmamış. yanlış bir şey yok.
2- gençlerimiz dindar olmasın da tinerci mi olsun?
tabii, tinerci olacağına dindar olması daha iyi. zaten 1 veya 0 bu işler.
3- öğrenci alkolü alıp kafayı mı bulacak?
tabii canım, alkol alan herkes mutlaka kafayı bulur. p -> q
4- benzin vardı da biz mi içtik?
sanmıyorum. adam haklı, içmiş olamazlar.
itfaiyeci olma hayaliyle yanıp tutuşan (pun intended) arkadaşların blog okuduğunu pek sanmıyorum. bu yüzden, bu post daha çok cognitive öğrencileri için yazılmıştır. o yüzden öyle yani. yoksa itfaiyeciler blog yazdı da biz mi okumadık? itfaiyeciler blog yazsın da evler yanarak harap mı olsun? felsefeciler itfaiyeci olmasın da kundakçı mı olsun? bakın, günümüzde akp retoriği bu kadar basit. sen koskoca iktidar partisisin, azıcık düzgün beyanda bulun.
sanırım hayatta en nefret ettiğim soru "ne zaman" sorusu. biri bana bunu sorduğunda saçlarından tutup
kafasını duvardan duvara vurmak istiyorum. bu konuda çok ciddiyim.
insanı aceleye sevk ettiren veya taahhüt, tahakküm ve hatta töhmet
altında bırakacak sorular sorulmasın. sorulmasın amınakoduğumun
soruları! işte bu yüzden, soruyu soranı terslemek maksadıyla ne zaman
sorusuna "zaman zaman" veya "muntazaman" gibi cevaplar vermeyi severim.
özellikle "elindeki iş ne zaman biter?" diye soran olursa
yapıştırıyorum "muntazaman" cevabını. bazen o kadar sinirleniyorum ki,
karşımdakinin yüzüne bile bakmadan montezuma dediğim oluyor. zamanını siktiğimin beygirleri.
bugün yeni bir şey fark ettim. ülkemizde comic sans'la epikriz raporu yazan sağlık kurumları var. mesela adamda biri yeni keşfedilen bir tür olmak üzere 6 çeşit kanser bulgusuna rastlanmış; dr. house bile "allah'tan ümit kesilmez" diyecek noktaya gelmiş ve adamı hastaneden gönderirken raporunu comic sans'la yazıyorlar. "şimdi ağır latinceye girmeden iyi tarafından bakacak olursak, hastamızın önümüzdeki günlerde tek üzüntüsü ülkede ötanazinin yasak olması olacak ehe ^_^" demek gibi bir şey bu.
ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama yüzlerce fontun içinden comic sans'ı seçmek, ülkemizde tıbbı baltalayan en önemli unsurlardan biri gibi geliyor bana (yoksa şüphen mi var?)
zaten doktor öldürmeye programlanmış bir milletin bu kadar üstüne gitmemek lazım diye düşünüyorum. comic sans ulan! arial veya calibri falan olsa olmaz mı? aslında böyle bir konuda sans serif seçimi hepten yanlış bir seçimken bunu comic sans'la taçlandırmanın ne anlamı var?
beni bloga yazı yazmaya iten en önemli etken ara sıra geçirdiğim sinir buhranlarım sanırım. bunların sebebi de bazı şeylere bir türlü anlam veremiyor olmam. mesela neden bütün kitapçılarda edith piaf çaldığı benim kafamı o kadar kurcalıyor ki sırf kitap almaya gittiğim zaman kullanmak için 2. el ipod aldım, içinde limp bizkit, ismail yk, sean paul, serdar ortaç falan var. hiç bozmadım da içeriğini; michel foucault'nun fransızca kitaplarından latin amerika sömürge mimarisi üzerine yazılmış kitaplara kadar türlü entel reyonunu incelerken bile beynimin içinde "laylaylom galiba sana göre sevmeler" mısrası yankılanabiliyor. böylelikle edith piaf tehlikesini atlatmış oldum. kaldırım serçesiymiş falan, beni hiç ilgilendirmiyor zira. işte bunun gibi anlamsız bir sürü şey var. yine aynı şekilde uzun zamandır kafamı kurcalayan bir olay vardı. son zamanlarda türk insanının bir bölümünde yeni yeni şeyler moda oldu. bunlardan bence içinde bulunduğu context ile en alakasız şekilde kullanılanı kedi fetişizmidir. saçını saçma bi renge boyatan, dama desenli şeyler bulup giyen, üstüne bir de blog çakan herkes ama herkes, bir kısmı falan değil, hepsi birden, top yekûn kedi manyağı oluverdi. kesinlikle anlamakta güçlük çekiyorum: kendilerini kediyle özdeşleştirmeler falan. bohem bohem kedi görüntüleri, rutubetten duvarının boyası akmış evlere bir özlem, kitap okurken fotoğraf çekilmeler...
yemin ediyorum, üzülmesem hiç bahsetmem bu konulardan. insanın yakın çevresindeki arkadaşları da yavaş yavaş bu akıma kapılmaya başladığı zaman insan öylesine üzülüyor ki, çareyi ancak yazmakta buluyor. yazmasaydım kafayı yiyecektim! şaka tabii, ben o kadar bohem değilim. benim de odamda kitap ve makale gökdelenleri var, küf mantarlarının galaktik formasyonda dizildiği çay fincanlarım, içine hamamböceği girdiğini hiç görmediğim ama içinden hamamböceği çıktığını çok gördüğüm lahmacun kutularım falan var, benim de odamda rutubet var ama hiç kendimi kedi ile özdeşleştirmedim. belki de televizyonda gördüğüm şeyleri gerçek sanmadığım içindir bilmiyorum, ama kedilerle aramda birçok fark olduğuna inanıyorum. işte buna inanmayan çok fazla insan var ve bunlar eskiden böyle değildi. eskiden de böyle olanları biliyoruz. mesela çok hörmetli merope'u tenzih ederim. neden? zaten kendisini tanıdım tanıyalı kedileri sever, okur yazar bir insandır ama bohem eğilimleri yoktur falan. bu yüzden popüler oldu diye yapmadığını biliyoruz diyelim.
işte buradan hareketle, artık zamanı geldi ve sormak istiyorum: neden bohem yaşam, edebiyat, etnik müzik ve kedi? daha doğrusu neden kedi? kedi nasıl oldu da bu kadar kültürel bir öğe haline geldi merak ediyorum. ben bohem olsam küf mantarı beslerdim, zaten pisliğin içinde çıkıyor bi süre sonra. anlamadığım şey, kedi fotoğrafları çekip binbir türlü filtreden geçirmek falan... noluyor kızım? noluyor oğlum? nedir bu kedi fetişizmi? sen kitap okumaya başladıktan sonra böyle oldun. bence kedileri hayatımızdan atalım. illa kitap okuyacaksak da size kitap bile öneriyor rukneddin amcanız: derrida'nın the animal that therefore i am veya thomax huxley'nin on the hypothesis that animals are automata adlı yapıtları size kesinlikle insan/hayvan ayrımı konusunda belirli ipuçları vereceği gibi, obje olan hayvanın nitelikleri hakkında kafanızda oluşan bulanıklığı giderecektir. hatta tam şu satırları yazdığım sırada, inanması güç ama facebook'ta bir arkadaşımın arkadaşının profiline girip resimlerine bakıyorum ve nedense gördüğüm manzara beni hiç şaşırtmıyor:
bakınız efendim, resimlerini kategorize ettim: sağ alt köşesine kırmızı nokta koyduklarım grotesk; yeşil nokta koyduklarım bohem; pembe nokta koyduklarım ise kedi. kavramsal sapkınlığı daha rahat görmemiz açısından şöyle bir dizilim ortaya çıkıyor: grotesk - grotesk - grotesk - bohem - bohem - bohem - bohem - kedi - kedi - grotesk - grotesk - karikatür - bohem - kedi - kedi - bohem. bi dakika yahu, nasıl yani? şimdi kedinin burda ne işi var? kediler bizim haberimiz olmadan william burroughs falan mı okuyor? bira içip seks mi yapıyorlar? bütün bunların zavallı kedilerle ne ilgisi var güzel kardeşlerim? valla ne diyeyim? sike sürülcek mantık göremiyorum bazen.
ha buradan hareketle vay efendim rukneddin kedilere mantıksız dedi, vay efendim obje dedi falan diyenleriniz çıkacaktır. ben sadece şunu anlatmaya çalışıyorum: sırf suratı, salak hareketleri falan insanı andırıyor diye kedi sevmek çok aşağılık bir tavır. neden balina sevmiyoruz mesela? veya neden gergedan değil de kedi? veya köpek? evde beslenebildiği için mi? böcek de besleyebilirsin, onu neden sevmiyorsun? bence kimse yanıma gelip de şöyle hayvanseverim, böyle grinpisçiyim demesin lûtfen. evde böcek görünce nasıl canice katlettiğinizi çok iyi biliyorum ve birçok defa da gördüm. umarım yanarak ölürsünüz, bir sabah uyandığınızda gregor samsa, öbür sabah uyandığınızda şahin k olursunuz, bohemlikten götünüzde çıban çıkar, kısa parlemente zam gelir de lucky strike içersiniz. inşallah olur bunlar.
aylar sonra gelen edit: son cümlemi okuyun lan! okuyun son cümlemi! beni bedduaya zorladınız ve parlement 10 lira oldu. allah hepinizin belasını versin kedici kızlar
insan varoluşunun taban yaptığı, zamanın tüm haşmetiyle, ağırlık merkezi olarak belirlediği anın üzerine çöküp insanın tepesinden bir lanet gibi yağdığı andır bu. ağustos sıcağının tuzlu yayvanlığı, üzerinizde oluşan yüksek basınç alanına toplanırken beyninize pompalanan kan ordusunun alyuvar askerleri, kendine güven ve mutluluk kalelerini birer birer düşürürmektedir havayla esriyen bu bulantı anının ertesinde.
çünkü güçsüzdür insan,
bilgisizdir.
ona öngörülen bilgisizliktir
tanrı tarafından
kapağı kaldırdığı anda buzdolabının serin cennetindeki bilgi ağacından bir elma koparıverir havva gibi; kesiğin kekremsi kokusunu almasıyla cennetten kovulması bir olur. hırsının esiri bir kez daha, cennetten kovulan atası kadar isyankâr, ürkek.
düşüş başlar;
insan yanılır.
süzülür yaşlar
isyan edilir,
oysa ne kadar büyük bir umuttu içimizdeki. elindeki uçurtmayla rüzgarı bekleyen bir çocuk gibiydik mutfağa sızıp buzdolabını yoklarken; yıldırımların da gökyüzünden geldiğini bilmeyen bir çocuk kadar masum, parmaklıkların arkasına kilitlenmiş bir güvercin kadar ürkek. hesap sorma vakti gelmiştir artık. dondurma kutusuna kesik koyan insanı yargılama zamanı, cadıları yakma mevsimidir artık. nutella kavanozunu dolaba koyan da sen değil miydin, anne? aynı kişi değil misiniz? hani umuttu bizi ayakta tutan, dizlerimize güç veren? şimdi yine biz değil miydik çaresiz, kimsesiz kalan? lanet olsun sana kesik, çık hayatımdan!
dsjaıskadojasoıjrasaıoj yemin ederim şunu yazarken öküz gibi eğlendim. peki neden eğlendim? bu 18-23 yaş arası, çektiği fotoğrafların %95'i kendisinin açılı fotoğrafları olduğu halde amatör fotoğrafçı olduğunu iddia eden genç kız blogları var, biliyorsunuz. bunları genelde vintage kıyafetlerinden falan tanıyabilirsiniz. blogları ise genelde koyu renk tonlarıyla bezeli ortaçağ kiliselerini andırır. yer yer gotik öğeler göze çarpar. böyle yerli yersiz kedi resmi veya figürü kullanımı, elif şafak romanlarından fırlamışçasına gereksiz, karanlık bir feminenlik vardır illa ki bu bloglarda. neden ulan? neden bu feminenlik? kadınsın diye bunu her saniye belli etmen mi gerek? ben her postumda çıkarıp masaya vuruyor muyum? biz şöyle güçlüyüz, böyle vikingiz, kırarız yararız hohahahaha minvalinde mi gelişiyor postlarımız? işte bu kızların bloglarının gördüğü acı amplifikatörü vazifesine taktım kafayı. o kadar sikindirik konuları dünyanın en büyük acılarıymış gibi veriyorlar ki bir insan olarak bunlardaki derinliğin milyonda birine sahip olmadığıma falan inanıyorum bazen. bir de yazılarının sonuna ayaklarını içe doğru çevirmiş, son zamanlarda moda olmuş kocaman camlı, kalın çerçeveli, güneş gözlüğü olmayan gözlüklerden takan, elinde balon tutan veya elma şekeri yiyen converse'li bir kız koymuyorlar mı, belki hiçbirinize irreversible'daki gibi tecavüz etmek istemedim ama yemin ederim o filmdeki gibi yangın tüpüyle suratınızı dağıtmak istiyorum. sosyopat oldum sizin yüzünüzden. tamam, sakin oluyorum. yapmayın şeker kardeşim, yapmayın. hayat o kadar da acı değil. tamam, acı ama siz yanlış noktaya odaklanıyorsunuz. gelin bana müracaat edin bir gün dışarı falan çıkalım, bi yerlerde oturup bira falan içelim, barcelona maçı seyredelim, ne bileyim... nietzsche bile başa çıkamamış, kafayı bozmuş bi noktada, gelin sapıtmayın güzel kardeşlerim, bacılarım. boş metro duraklarının iyi bir fotoğraf karesi olduğu son tarih 60 sene öncesi. gelin, yapmayın. bakın yukarıdaki yazıyı size armağan ediyorum. size ve tüm acı amplifikatörlerine gelsin. haydi küçük, sil gözyaşlarını.
edit: yok lan, yangın tüpü falan abartmışım yine. canavarca bir hisle blog yazmışım. kimsenin suratını yangın tübüynen parçalamak istemem. belki sadece deney tüpü saplamak isterim burnunuza...