sade tasarımıyla gözü en az yoran, boktan içeriğiyle beyni hiç yormayan blog ödülü - 2009

10 Mayıs 2010 Pazartesi

avrupa dil pasaportu seviye tespit tablosu saçmalığı

bildiğiniz veya bilmediğiniz gibi avrupa dil pasaportu diye bir olay çıkardılar şimdi... böyle bir şey olduğunu uzun zamandır biliyordum ama kafama takılması işyerinde arkamda asılı duran sözkonusu tablodaki bir detayı görmemle oldu. dili kolayca yutulabilecek parçalara bölüp sadece benzer şeyleri bilip düşünebilen insanların arasında iletişim yükünü hafifletmeyi hedeflediğini düşündüğüm bir anlayışla dizayn edilmiş, güven içinde ben ingilizce biliyorum veya bilmiyorum dedirtmeye yönelik (klima ve deri koltuklu toyota camry ile uçmaya çalışmak gibi) bir uygulama gibi görünüyor bana... a1, a2, b1, b2, c1, c2 gibi 6 düzeyden oluşuyor ve c2 dilin nirvanası olarak kabul ediliyor bu olaya göre. yani aslında okulunuzda kpds'den zar zor 85 alan ingilizce öğretmeniniz de c2 düzeyinde ingilizce biliyor, john milton da, normal insanın yazarken kullandığı kadar kelime çeşidinin en az 2-3 katını konuşurken kullanan (hem de anadili ingilizce olmamasına rağmen) slavoj zizek de... yani deniz kenarında gördüğünüz turiste "i you fuck want" değil de "i want to fuck you" diyebiliyorsunuz, hatta "just because you are slavic" diye ekleyebiliyorsunuz ve bu, dili en iyi şekilde kullandığınız anlamına geliyor. gerçi bu uygulamanın sadece pratik ingilizceye yönelik yararlı bir şey olduğu ileri sürülebilir ama sektörün içinden biri olarak söylemem gerekir ki ingilizceyi sonradan öğrenmiş insanların hepsi tornadan çıkmış gibi, ağızlarını açtıklarında sadece klişe çıkarıyorlar. bunun sebebi tabii ki herkesin ingilizceyi benzer kitaplarla öğrenip benzer yayınlara maruz kalması, televizyonda benzer dizileri seyretmesi, mp3 player'larından benzer müzikleri dinlemeleri diyebiliriz. yani kelimelerin etimolojisi, dilin bağlı olduğu diğer diller, mitolojiler aslında gerçekten de kimsenin ilgisini çekmiyor ve kurduğumuz cümlelerden, yazdığımız yazılardan bireysel olarak kimsenin ayırt edici bir özelliği olmadığını görüyoruz. yani beyaz bir kağıdın üstünde çizgiler görmek gibi bir şey bu; bir nevi şizofreni gibi. sanki içimizden bir şey bizi yola sokmaya çalışıyor. buna superego denebilir tabii ama burada sorun sınırlanmayı neden bu kadar hevesle kabul ettiğimizdir zannımca. yani bir insan c2 dil pasaportu elde ettiğinde mutlu olur mu? veya kpds'den a düzeyine tekabül eden bir puan aldığında, yani kullandığı dil gibi parçalanıp yok edildiğinde... bu noktada toefl sınavının kpds'den daha belirleyici olduğu kanısına da değinmek istiyorum: evet, toefl daha belirleyici gibi görünür, zira sorularda verilmiş 5'er tane (ki en az 2 tanesi über-alakasız) gramer bazlı cevaptan birini seçmek, yani sadece orada duranı işaretlemek yerine toefl konuşma ve yazma gibi bölümleriyle bir şeyler yaratmanızı bekler. yine de 185 dolarlık fiyatını gözardı edersek toefl bile aslında aşırı insaflıdır. konuşma kısmında engrish konuşup yazma kısmında 4-5 kelimeden oluşan cümleler bile kursanız gramerde bariz hatalar olmadığı sürece geçerli bir puan alırsınız. mesela sınavda "write a poem to communicate your feelings (not ideas) about fucking a prostitute using iambic pentameter (15 points)" yazan bir kısım yoktur ve aynı konu hakkında "i think prostitution is bad. one person has to be with one person all his life. i am against it. you can try poligamy maybe. memnun kaygısız was having fun." diye ilerleyen bir yazı yazan kişi doğru yolda sayılabilir. dili sonradan öğrenenlerden hiçbirisi de aslında zor kitaplar okumaya çalışmaz. sadece aşina olduğu şeylere odaklanmaya çalışır ve sadece dili değil, kurgusu da klişelerle dolu yapımlara odaklanır. bunun yanında bol bol cnbc-e türü diziler de seyredilir, hatta dilin bütün klişeleri yerine otursun diye bunlar zaten o adamlara tavsiye edilir ve bunun gibi şeyler... aslında kafayı taktığım şey bu değildi ama yol üstünde yabancı dil bilmenin artık hiçbir öneminin kalmaması durağına da uğradım sanıyorum. kendimden örnek vermem gerekirse, ben birkaç haftadır norveççe öğreneceğim diye kasıyorum ve etraftan çok gereksiz bir iş yaptığım dışında bir tepki almadım. allah razı olsun ki artık ne kadar gereksiz bir iş yaptığımı biliyorum. ana argüman da norveççeyi kiminle konuşacağım sorusu. konuşmayacağım ulan sanki sen ingilizce öğrendiğini sandın da haftada en az 15-20 saat ingilizce mi konuşuyorsun? o kadar türkçe bile konuşmuyor olman muhtemeldir. ingilizce öğreniminin de ana argümanı artık budur diyebilirim. işyerinde yabancılarla konuşmaktan tatil yörelerinde kız kaldırmaya kadar geniş bir yelpazede ingilizce öğrenen bir sürü insan var. yüksek lisans veya doktora programları için öğrenmek isteyenler bile bunun üniversitenin dayatması olduğunu söylüyor. dünya üzerindeki çoğu önemli yayının ya ingilizce olduğu, ya da ingilizceye çevrildiği ve bu yüzden, kendi merakı için öğrenmek istediğini söyleyen bir kişiye bile rastlamadım. en iyi amaçlı olanı "yoksa yüksek lisansa almıyolar abi" şeklinde olandı şimdiye kadar.

peki ben neden ingilizce öğrendim? vakt-i zamanında anadolu lisesinde öğretmişlerdi ve sonrasında ingilizce bölümünü seçtiğim için böyle oldu. yani benim de başta pek akademik bir amacım yoktu ama 11 yaşında çocuğun ne akademik amacı olacak lan? fakat insan biraz geniş düşünür ve kendine dayatılan dışında şeyler de olduğunu keşfederse ingilizce bilmesi gerçekten yararlı olabilir. asıl sorun hiçbir yabancı dil belirleme sınavının derdinin bu olmamasıdır. çünkü otorite bunu pek sevmeyecektir ve otoritenin sevmediği şeyin uygulamaya kapalı olduğunu zaten hepimiz biliyoruz.

peki ulan bunca yaygara nedendi? bugün ofise girdiğimde arkamda asılı olan tablo dikkatimi çekti. tablonun aynısı şu linkte mevcut:

http://europassd.cedefop.europa.eu/europassd/home/hornav/Downloads/CEF/LanguageSelfAssessmentGrid.csp;jsessionid=2BCEEFA0BAF2DE3E79B3A14F6F8F6E03.workerd

yani tabloya göre en kötü düzey ingilizce a1 ve a1'in spoken interaction kısmında yazana dikkatinizi çekmek istiyorum:
"I can interact in a simple way provided the other person is prepared to repeat or rephrase things at a slower rate of speech and help me formulate what I'm trying to say. I can ask and answer simple questions in areas of immediate need or on very familiar topics."

bir dakika, burada bir sorun var... ulan hangi elementary düzey insan böyle bir cümle kurabilir? hani bu bir self-assessment grid'di? hani kişi bakarak durumunu çıkarıyordu? hatta tam şu yazıyı yazarken elimize ulaşan bir sınav kağıdında adam "I am a studen't" yazmış! bu yaratıcılık mıdır, mallık mıdır? yani ben öğrenci değilim demek istese gidip adamı alnından öpmek gerekir. hatta yazının devamında "trabzon has got very very nature" diye de bir cümle kurmuş. bu adam o cümleyi anlar mı lan sığır mısın? veya diğer taraftan düşünürsek, c2 olanda ne yazması gerekir? "I can talk about rocket science and produce existentialist paradoxes immediately but my knowledge of English. By the way, I hope you haven't failed to notice my innovative use of 'immediate'." gibi bir şey yazması gerekmemi? bu olay kafama takıldı aziz bülöğ yazarları. sabah sabah görmez olaydım lan... ve işin kötüsü hala arkamda asılı duruyor o tablo. kafama falan düşse öleceğime üzülmem de o tablo tarafından öldürüleceğime üzülürüm. gazetelerde falan ölümü ingilizceden oldu diye 3. sayfa haberi olarak çıkar. veya "avrupa dil pasaportu yine can aldı". allah korusun... yani tablo tarafından öldürülmekten... üstü de cam kaplıymış minakkim...

üstü cam kaplıymış demişken aklıma  benjamin'in the arcades project kitabı geldi. kendisi türkçeye "pasajlar" adıyla çevrildi. ben 2-3 entry önce belirttiğim üzre fakir bir insan olduğum içün para verip alamadığımdan pdf olarak download ettim  ve gerçekten muhteşem olduğunu söyleyebilirim. bunu okuduktan sonra diğer 3-4 kitabına da para vereceğime kindle alabileceğim hissiyatını kapıldım. bu ara kindle da alırsam tam anlamıyla ayranı yok içmeye e-book'la gider sıçmaya durumu olacak gibi, ki giderim de... ayrıca benjamin'den girmişken bu zat-ı muhteremin bir de mekanik yeniden üretim çağında sanat eseri diye başka bir makalesi daha var. onu da okuyup sayın meröp'ün isteği üzerine -arada bir bağlantı kurmayı başarabilirsem- atilla taş'ın, aşırı hentai pornosu izlemesinin yan etkisi olarak yazdığını düşündüğüm asian temalı grotesk ağıta da değinmek istiyorum ama orda mekanik yeniden-üretilebilirlikten fazlası olduğu kesin. hem de çok fazlası...

9 Mayıs 2010 Pazar

bu sene öss sorularını stephen hawking hazırlayacakmış

Yıllardır süren, ÖSS sorularını kimin hazırlayacağı yönündeki spekülasyonların altından teorik fiziğin önde gelen ismi İngiliz fizikçi Stephen Hawking çıktı. Evrenin sırlarının aydınlatılmasında STV ile birlikte en önemli çalışmalara imza atan Hawking, blogumuza şunları söyledi:




"Öncelikle bir Türk gazetesine demeç vermenin mutluluğunu yaşıyorum. Bugüne kadar birçok önemli projede birçok önemli görevde yer aldım fakat aldığım görevlerden belki de en ilginç olanı yüz binlerce gencin hayatını derinden etkileyecek olan böylesine bir organizasyonda yer almak. Böyle bir görevle onurlandırılmak kariyerimin dönüm noktalarından biri. Türkiye'ye geldiğim için çok mutluyum. İstanbul'un bazı yerleri doğal birer zaman makinesi gibi..."


"Kekremsi'yi Kıramadım"

Türkiye'ye gelmesinde en büyük etkenin part-time tuvalet temizlikçisi ve ÖSYM başkanı Rukneddîn Cevdet Kekremsi Hocaefendi olduğunu belirten Hawking, "Kekremsi muhteşem bir insan. Kendisiyle dostluğumuz üniversite yıllarına dayanıyor. Kendisi 8 yıl üst üste birinci sınıfta kalınca Türkiye'ye dönmek zorunda kaldı. Yine de dostluğumuz bugüne dek sürdü. Bir gece beni arayıp TGRT'nin artık çekmemesinin uydularla ilgisinin olup olmadığını sordu. Sonrasında laf lafı açtı ve Türkiye'de çalışmak isteyip istemediğimi sorduğunda çok heyecanlandım. Genel görelilik ve bu bağlamda araştırdığım, zamanda yolculuk gibi gündelik konular üzerine çalışıyordum zaten... Rukneddîn'i kıramadım, ilk uçakla geldim." dedi.




En Büyük Destek Eşinden

Türkiye'ye gelme kararı sırasında en büyük desteğin eşi Elaine Mason'dan geldiğini söyleyen Hawking; "Sağolsun, eşim hep yanımda. Kendisi İstanbul'u çok sevdi. Başta, develeri göremeyince hayal kırıklığına uğradık ama sonradan alıştık. Özellikle Karaköy'e bayıldık. 'Torus' biçimli tatlıları çok sevdim. Burada, Bizans'ın kalbinde daha fazla zaman geçirmek için sabırsızlanıyorum." dedi.






Galatasaray Sevgisi Başka

2000 yılı UEFA finalinde Arsenal'ı yendiğinden beri Galatasaray'ın bütün maçlarını internetten takip ettiğini belirten Hawking, Fenerbahçe'nin ne olduğu sorulduğunda "O kim? Galatasaray'da mı oynuyor?" sorusunu sormayarak da alanında bir ilke imza attı. Öte yandan Türkiye'yle ilgili çalışmalarına da hız vereceğini belirten Hawking, Sabri'nin çektiği şutların GPS yardımıyla takibi ve topun çizdiği eğrilerin algoritmasıyla ilgili bir dizi çalışma yapmayı düşündüğünü de sözlerine ekledi.



İşbaşı İçin Sabırsızlanıyor

Soruları hazırlamaya başlamak için sabırsızladığını belirten ünlü fizikçi, "devlet malzeme ofisine supercomputer yazdık, bize 1.8 ghz arçelik laptop gönderdiler. umuyorum ki bu gibi birkaç bürokratik sorunu çözdükten sonra  işe başlayacağız. bu yıl sorular gerçekten 'kazık' olacak. Öğrenciler mi öss'ye, ÖSS mi öğrencilere girer bilinmez." diyerek espriyi patlattı.

Fakirin F'si

yıllardır hep f klavyelerin neden f ile başladığını düşünüp durmuştum. manyağın teki harfleri ne maksada hizmet ettiği belli olmayan bir biçimde qwerty - asdfgh - zxcvb şeklinde dizerek belki de msn'de atılabilecek 3 farklı türde kahkahayı tanımlamak suretiyle saçma sapan bir eyleme imza atmıştı fakat f klavyenin mantığı neydi? işte bunun üzerine pek kafa yormayan bendenize açıklama adeta bir vahiy gibi geldi geçtiğimiz günlerde... hem de bir vatan bilgisayar çalışanından.

olay tam olarak şöyle cereyan etti:

3 yıldır kullandığım usb klavye artık hepten isyan lock ışığını yakmış, kablosu Ç-L-P-0-9-F10 fay hattını takip edecek şekilde klavyeye dolanmadıkça çalışmaz olmuştu. yine de bu haliyle de çılgınlar gibi (olmasa da) kullanılabilen bu a4tech marka, "laser inscribed key"lere sahip üstün tayvan teknolojisinin ürünü klavye, teyzemin "bu bizim yeğen de amma dağınık. kablo klavyenin çevresine dolanmış ama onu düzeltmeyi akıl etmemiş" diyerek kabloyu yerinden oynatma eylem planını içeren dahice fikrini yürürlüğe koymasıyla hayata tuşlarını yummuş; ne yaparsak yapalım response vermez olmuştu. bunun üzerine söğütözü'nde bulunan vatan bilgisayar bayiine giden bendeniz karşıma çıkan ilk kişiye "en ucuz klavyeyi nerde bulabilirim abey?" diye sordum ve alt kata yönlendirildim. sonrasında alt katta duran hafif topluca beyefendiye "benim fazla vaktimi almayın. en ucuz klavye hangisiyse verin gideyim" dememle 15 liralık a4tech klavyelere yönlendirilmem bir oldu.




işte bu resimdeki klavyelerden bahsediyorum. son derece ufak tefek ve fonksiyonel... fakat gel gelelim bu klavyelerin hayvan gibi de bir fiyatı varmış! tam 15 lira!!! oradaki topluca elemana "oğlum manyak mısın? o parayla ankarada 25 simit, 15 poğaça, 10 tane de milföy alınır" demek istedim ama bu saydıklarımın hiçbirinde usb bağlantısı olmadığından retoriğim yeteresiz kalacaktı, bu yüzden söylemedim. bunun yerine "daha ucuzu yok mu?" diye sorunca "var ama F klavye" cevabını aldım.

şimdi hızlı düşünen bir zihin burada bir erkekliğe bok sürdürmeme durumu olduğunu çakıyor... sonuçta klavyenin layout'u istendiği gibi deniştirilebildiğinden orada ya bilgisayarı sadece facebook için kullanan çakma sarışın kızlarımız gibi "aa şey piki biz kû olanını alalım" diyeceksin, ya da yıllarını bilgisayara vakfetmiş bir insana yaraşan buram buram ketum bir mağrurluk kokan ve kutsal kitaplarda satır aşırı aşağılanan türden bir kibirle, "ulan bilmiyor musun klavyeye q layout yüklersen q klavye gibi çalışır. bu saatten sonra bakarak mı yazacaz allallaaaa" diyerek 34 liralık, tuşları alttan ışıklandırmalı klavyeye bakıp iç geçirerek ercan taner'in "hagiiee bir kaleye baktıaa bir baraja baktıaa" şeklindeki aforizmasında belirtmek istediği kas-analitik düşünce kombinasyonuyla bir paraya, bir klavyeye bakıp "ulan f klavyeyi alırsam geriye kalacak parayla" diye başlayıp zibilyon tane ihtimalle sona eren cümleleri ışık hızıyla akıldan geçirdikten ve charles bukowski'nin16-bit intel 8088 başlıklı şiirini, son derece de entellektüel bir canlı olaraktan bu grotesk transistör canavarlarının alayının yaşamın devinimi içinde bile sabit kalmayı başarabilecek kadar sığ birer techizat olduğunu fark ederek akıldan geçirdikten sonra f klavyeyi almaya karar verdim. tabii "peki daktilo var mı?" diye espri yapmayı da ihmal etmedim. ona var dese "peki kalem?" diye soracaktım...

yani sonunda f klavyeyi aldım ve klavyenin adının fukaralıktan f olduğu sonucuna vardım. v for vendetta gibi f for fukara diye film çekilebilir mi, çekilirse de gişe başarısı ne kadar olur bilemesem de konuyla ilgili bildiğim tek şey bilen ve fukara kişi için f'ydi q'ydu pek fark etmediğidir.

ayrıca yalan söylüyorum lan o kadar fakir değilim :F birkaç güne kadar kindle alacam yarım milyara keh keh keh

8 Mayıs 2010 Cumartesi

son zamanlarda şansımın tutması üzerine

anne babamın teşrif etmesinden ötürü, daha önceki yazılarımda sıçasıya eleştirdiğim ütü müessesesinden muaf oluşumun 5. haftasının bitmesine efkârlandığım geçtiğimiz günlerde her türlü pisliğin yuvası halini alan evimize teyzemin teşrif etmesiyle tekrardan bayram moduna geçmiş bulunmaktayım. teyze gelince ne kadar gömlek, pantolon varsa ütüleme görevini üzerine yıktığım için yaklaşık 1 ay daha ütü mütü yapmayacak olmamın haklı sevincini yaşıyorum. hazır yeri gelmişken ütüyü icat eden herifin günlük bela dozajını da allaha sipariş ettikten sonra bu sevincimi sizlerle paylaşmak istediğimi belirtiyorum sevgili bülöğ yazarları... şimdiye kadar hiçbir pantolonda çift ütü izi bırakmadım ama ellerimde 3, hatta 4 ütü izi hala durmakta ve yüreğimi derinden yaralamaktadır.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

hirsiz var!!

google yetkilileri yüce türk insanını ayak üstü kekleyeceğini falan sanıyordu ama biz burada cumhuriyetin yılmaz bekçileriyken böyle bir şey mümkün müdür efendi?!! sen git türkiye odalar ve borsalar birliği'nin logosunu al, az daha becerikli grafikerlerine 3 boyutlu yaptır! nerde lan o yoğurdun bolluğu?




işte bizim şanlı logomuz


ve işte o çalıntı logo (kabul etmeliyiz ki daha güzel ama)

1 Mayıs 2010 Cumartesi

amazon kindle almayı düşünmek

bildiğiniz veya bilmediğiniz gibi amazon kindle diye bir cihaz var. bu olay gerçekten mürekkeple çalışan ekranı sayesinde hiç parlama yapmadan hayvan gibi ebook, word dosyası, pdf falan okumanıza olanak sağlıyor. bunun yanında amazon'un kendi sağladığı bir hizmetle her yerden 3g ile beleşe internete girip özgürce fink atabiliyorsunuz... benim gibi, aradığı hiçbir kitabı piyasada bulamayan biri için ideal gibi görünen bu cihazı kullanan veya kullanımına şahit olanınız var mı? 500 lira civarında bir para buna bayılınır mı?


işte beyle bişey... mp3 falan da oynatıyormuş ama o özelliği falan umrumda değil... sadece gözü yormadan veya optimal düzeyde yorarak okuma sağlasın yeter diyorum ve siz sevgili bülöğ yazarlarının önerilerini bekliyorum

8 Nisan 2010 Perşembe

dr house dizi aşamaları

1- halk arasında kurulan cümle başına en çok ilerleme kat eden bilim dalı olmasına rağmen tıbbın (ve muhtemelen dizide hiç bahsi geçmeyen hacı, hoca ve aktarların), karşısında çaresiz kaldığı bir rahatsızlığın meydana gelmesi. mesela adamın teki bir sabah kalktığında alnından sıçtığını fark eder.

2- tüm tıp dünyasının bir bayram telaşı içinde hastalığa yoğunlaşması ve bir türlü hiçbir sonuç elde edememesi. tabii bu hiçbir sonuç elde edememe sırasında başarısızlığa uğrayacak denemelerin formülleri her haber verildiğinde sözkonusu başarısız denemenin sahibine bol bol dolly zoom yapılması.

3- izleyicinin, dr house'un oralarda bir yere adeta pusuya yatıp orta 3'ten beri bu hastalığın çıkacağını beklediğini hissetmesi.

4- dr house'un olayı öğrenmiş olmasına rağmen tekerlekli sandalyesinde sadece house'a vuran 90 derecelik açı yapan bir ışıkla loş bir şekilde aydınlanan bir odada, sandalyenin üstünde, ipimle kuşağım; sikimle taşağım tavrıyla sigara içmesi. ayrıyetten house dayının her doktorda built-in olduğuna inanılan ortalama ahlak prensiplerine uymayıp cool tavrına rağmen belden aşağısı tutmayan (ya da öyle bir şey) bir kişi olarak yunan tragedyasındaki hamartia kavramına referans çakması.

5- house'un rica minnet ağzını açıp 2-3 bilgece laf söylemesi ve alından sıçma rahatsızlığını termonükleer vertebral kültür şokuna bağlaması ve bu bağlamanın kimsenin aklına gelmemesi.

6- hastanın kurtulması ve house'un hiç siklememesi.

7- istiklal marşı ve kapanış.










her bölüm aynı şey her bölüm aynı şey... bi durun ara verin be kardeşim! mahallenin muhtarlarını bile bu kadar net formüle edemezdim yeter artık klişe klişe nereye kadar?

5 Nisan 2010 Pazartesi

ev pisliği ve ayakla cisim tanımlama

eminim hepimiz biraz iğrencizdir, hayvanızdır. yani evini bok götüren tek kişinin ben olmadığımı biliyorum. evini bok götüren insanla ilgili bildiğim önemli bir veri varsa o da cisimleri ayakla tanımlama yeteneğidir. mesela yerler o kadar otla bokla, börtü böcekle, çikolata paketi, sigara izmaritiyle falan kaplıdır ki zaten loş gelen ışıkta, yürürken ayağa takılmış cisimler pek yakından incelenmez. sadece yanına gidilir, cisim meraktan dolayı ayakla 2-3 tur yuvarlanır, evde başkaları da varsa cismin kimliği hakkında ejderha pulundan kurumuş sümüğe kadar çeşitli spekülasyonlarda bulunulduktan sonra pek ilgi çekici ve eğlenceli bir şey olmadığı konusunda karar kılınır ve uzaklaşılır. peki neden ayak kullanılır? ayak neden hep aşağılanır lan hiç düşündünüz mü? tamam, ayak en aşağıdaki organımızdır (veya öyle olması gerekir) ama o da vücudun naçizane bir parçası değil mi? aynı şekilde bütün gün üstüne oturduğumuz, en pis işleri yaptırdığımız götümüzü de çok aşağılıyoruz ama mesela yerde gördüğümüz pislikleri oraya sürmek pek aklımıza gelmez... demek ki ayak götten bile daha haysiyetsiz bir konumda. mesela bundan sonra kızdığımız birine göt! diye bağırmak yerine ayak diye bağırabiliriz... tabii bu durumda milletçe futbolu seviyor olmamızın da payı büyük olabilir. ortalama bir türk insnaının bir ronaldinhoya, bir messiye dönüşmesi için birkaç saniye yeter. hatta siz sevgili blöğ yazarları için bir de güzellik yapayım ve o ayağınızla oynadığınız pisliğin ne olduğunu söyleyeyim: muhtemelen, ayak teriyle yapış yapış olmuş halıdaki pamukçukların toz zerreleri ve insan kılı-tüyüyle birleşmesi sonucu oluşan o gri tonlarındaki olay. hatta bazı oral dönemden saplantılı olduğunu düşündüğüm insanlar o sihirli cismi görünce öğürme krizine giriyor. onu yemeyeceksin ki lan! uslu uslu oyna işte ayağınla

23 Mart 2010 Salı

migros üzerine

migrosta kasaya gelince espirik şeyi gelen insanlar hayattan men edilsin! yer: eryaman 3m migros. gün: bugün. şöyle bir diyaloga istemeden kulak misafiri oldum:


kasiyer kız: money'nizi kullanmak ister misiniz?
espirik kişisi: bir manimiz yoksa evet...
içimden: allah belanı versin

kararı sizlere bırakıyorum sayın bülöğ kardeşleri

22 Mart 2010 Pazartesi

rukneddin cevdet kekremsiyle ingilizce öğreniyorum vcd seti

efendim bugünlerde nedense üretici damarım tuttu ve ingilizce kelimeler üretmeye başladım... tabii bu müthiş üretkenlikte işyerinde bütün işleri bitirip boş boş oturduğum zamanların ve o zamanlarda internetten okuduğum derrida makalelerinin de payı yok değil. fakat yine de rahatlıkla söyleyebilirim ki bu kelimeler her ne kadar ingilizce de olsalar, %100 bulgaristan göçmeni türk sermayesiyle ortaya çıkmıştır. sabah yenen çikolatalı ekmeğin ekmeğinden tutun çikolatasına kadar her şeyi sağlayan türk meendislerini köktengri kutsasın diyorum her şeyden önce ve kelimelere geçiyorum

claustroom \kls-trm\ (n): beyle insanın ruhunu bayan, içinde her an geberilecekmiş türünde bir hissiyatla duvarların kişi ya da kurumun üstüne üstüne geldiği, burnunda yarım kilo sümük olduğu için konuşmak yerine vızıldamak zorunda kalan öğretmenin 40 dakika blok ders işlediği sınıflara claustroom denir. claustrophobia ve classroom kelimelerinin birleşiminden meydana gelen claustroom'larda genellikle sınav yapılır ve muntazam rasatta alçak irtifadan yeryüzüne paralel ilerleyen notlar alınır.

tabular drift \ˈta-byə-lər ˈdrift\ (n.p.): nasıl, gelecekte bir gün buenos airesle şanlıurfayı komşu beldeler yapacak bir continental drift varsa, birbirinden ayrı birden çok masanın yer aldığı ofislerde masaların her an gözle görülmeyen bir mesafe kat etmeleri de vardır. sözgelimi, ankara'da bulunan ortalama bir ofiste masalar her hafta eski konumuna getirilmezse bu masaların 14 milyon yıl içinde kırşehir'e kadar gidebileceği sürinamlı bilimadamları tarafından ispatlanmıştır, veya kimse doğru dürüst sürinamca bilmediğinden bu araştırma dilimize böyle çevrilmiştir.

telligence \ˈte-lə-jən(t)s\ (n): zeki olmama ama öyle sanılma durumudur. günün 25 saati ders çalışıp bütün sınavlardan 99-100 arası almasına rağmen öğrendiği, daha doğrusu ezberlediği, şeyler hakkında hiçbir bilgiye sahip olmama, elveyâhut, bu bilgileri gerekli durumlara uygulayamama durumu bu duruma tekabül eder. buna rağmen ortalama bir telligent, çevredeki insanlar tarafından hep zeki olarak bilinecek, not ortalaması 4 üzerinden 5 falan olacaktır. bu da yetmezmiş gibi oraya buraya iş başvurusunda bulunup en kral işleri kapacak, farklı durumlara uygun, esnek bir zekaya sahip olmamasına rağmen hep karar verme mekanizmasının başında duracak, meritocracy adı verilen sistemin en büyük açığını sömürecektir. bunun en büyük örneklerini siyasi parti liderlerinde ve dolayısıyla başbakanlarında, cumhurbaşkanlarında görmekteyiz. bir necmettin erbakan olsun, bir devlet bahçeli olsun, süleyman demirel olsun, george bush olsun hepsi hayvan gibi notlarla mezun olmuş insanlardır. [antonym: intelligence]


immortality rate: \ˌi-ˌmȯr-ˈta-lə-tē ˈrāt\ (n.p.): her ülkede infant mortality rate, cancer mortality rate, kombat mortality rate gibi ince hesaplar yapılır. 16000 çocuktan 2 tanesinin ölmesi falan inanılmaz üzücü şeylerdir. kolay değil, binlerce mama, bez, oyuncak, ilaç vb. tüketilmeyecek, bu ölen 2 kişinin ölümü düzeni derinden etkileyecek, düzenleri çok üzecektir. peki ölüm oranı birilerini üzer de ölümsüzlük oranı birilerini üzmemi? tabii ki üzer... immortality rate, belediye otobüsü vasıtasiyle altın günü senin, plütonyum günü benim günden güne koşan 80-120 yaş grubu kurabiye canavarı teyzelerin bir türlü ölmeyip otobüse biner binmez, koltuklarda oturan herkese lanet okuması ve birileri kalkana kadar çirkefçe etrafa bok atmaları durumuyla doğrudan ilişkilidir. mesela bunların gözleri görmez, kulakları duymaz, dişleri ve saçları dökülür, yüzleri buruşur ama bir türlü ölmezler. hala otobüslerde söylene söylene dolaşıp koltuklarda oturan insanlara yolculuğu zehir ederler. bu insanlar terminator 2'deki arnold schwarzenegger'in rakibi olan tip gibidir. o, arabayla kaçan arnold schwarzenegger, çocuk ve çocuğun annesini koşarak kovalayan adamın olduğu sahneyi aklınıza getirin. arnold adamın koluna ateş eder, kol kopar gider, bacağına ateş eder, bacak kopar, kafa ikiye bölünür falan ama adam ölmez. yavaşlar ama ölmez! zira bu nineler de terminator 2 gibidir. hasar alır, yavaşlar ama ölmezler. işte bu teyzelerin otobüste yarattığı ölümsüzlük oranına immortality rate denir. bir otobüste immortality rate ne kadar yüksekse o otobüs o kadar huzursuzdur.

başka kelimeler de var aslında ama bünyeniz fazlasını kaldırmayabilir aziz dostlarım :F

20 Mart 2010 Cumartesi

yabancılaşma üzerine

şu attığım başlıklara hastayım. gören sanır ki bir albert camus, bir adorno konuşacak. yok aslında sadece ben konuşacağım. ama topluma mı yabancılaştım yoksa kendime mi tam olarak bilmiyorum... ya da şaka lan! daha doğrusu yalan söyledim. asıl kafamda olan gibi yavşak ve laubali bir başlık atsaydım beyle entellektüel bir hava yaratmış olmazdım. çünkü zaten konu kızılayın arka planında, meşrutiyeti dik kesen sokakların birinde 2 "dayı" arasındaki konuşmayla ilgili.

yeri geliyor hepimiz birer dayı oluyoruz. kâh başı okşanan bir bebenin çocuksu sevimliliğiyle ileri atılıyor, kâh gregor samsanın böcüksü hayal kırıklığıya geri çekiliyor, kâhtalı mıçı gibi geğiriyoruz. fakat bunca acayip şeye rağmen hiçbirimizin arasında böyle bir konuşma geçmemişti mesela. burada diyalogu olduğu gibi aktarıyorum.

[3 dayı yolda yürümektedir]

dayı 1: insana bu dünyada bi hayat argadaşı şart bilader...
dayı 2: hakhlısın valla be abım ama olmuyo be işte...
dayı 3: harbiden ben şimdi evde ölsem galsam kimin haberi olur?

bu adam sizce de bir yerlerde yanlış yapmıyor mu? herif resmen "hayat arkadaşı"nı hayattan ayrıldıktan sonra kullanmak için düşünüyor! bari 2-3 cinsel fantazinden bahsetseydin lan! fütursuzca girip çıkarken ölsem falan diye başlasaydın cümleye be adam

27 Şubat 2010 Cumartesi

ankara çevik kuvvet'in dystopian araçları

 
biz her günümüzü judgement day havasında yaşamaya mecbur muyuz lan? her gün sabahın kör vaktinde yargıtayın karşısı "mevkıine" (trt türkçesi) konuşlandırılan ve yolun yarısını tıkayan çevik kuvvet araçlarına birileri bir çözüm bulsa ne iyi olur. o kadar stratejik bir noktaya park ediyorlar ki orada bir trafik cehennemi yaşanıyor. oğlum manyak mısınız lan? zaten kocaman birer konserve kutusu gibi araçlarınız var. sabahın köründe estetik duygularımıza tecavüz ettiğiniz yetmezmiş gibi bir de gidip trafiğin ağzına sıçıyorsunuz. hatta durun o araçlardan birini siz sevgili blög okurlarım için çizeyim... 



şimdi bir baktım da ben yine iyi çizmişim... bundan bile kötü görünen, devasa çöp konteynırları gibi araçlar koca caddeyi işgal ediyor. tabii devlet otoritesi güzeldir. severiz devletimizi de otoritesini de... hatta şimdi bu herifler telefonlarımızı da dinliyordur. dinlesinler anasını satayım! bizim cebimizde beş kuruş olmaması kimin umrunda ki? bir otobüse 500 kişi binmesi, yazın iki günde bir suların kesilmesi falan kimin umrunda? yeter ki otorite olsun... hatta ille de roman olsun şarkısı geldi lan aklıma


24 Şubat 2010 Çarşamba

a tribute to a true son of a bitch

ütüyü icat eden adama gömlek başına 2, pantolon başına 48 kez lanet ediyorum. hala cehennemin dibine gitmediyse allah belasını versin... ayrıca pantolonlarım ağaç gibi oldu. kaç kez ütülediğimi çizgileri sayarak anlayabiliyorum. tebrik ederim sayın orospu çocuğu. fi tarihinde icat ettiğin şeyle hayatımızı karartmaya devam ediyorsun.

10 Şubat 2010 Çarşamba

ilan

Etimesgut devlet hastanesinde yatmakta olan Panamalı bir hasta için çok acele İspanyolca bilen hemşireye ihtiyaç vardır.


evet gün içinde bu aklıma geldi. ne saçma sapan bir herifim lan ben

7 Şubat 2010 Pazar

yolda yürürken aklımıza takılan hayati detaylar

tabii illa ki yolda yürürken olmasına gerek yok. uyumaya çalışırken, tuvaletteyken falan filan insanın aklına tonla şey takılır ya bunlardan en acayip olanını siz sevgili blöğ kardeşlerimle paylaşmak istiyorum. aranızda fizikle ilgilenen falan varsa lûtfen konu üzerindeki olası engin bilgilerini bizlerle paylaşırsa çok sevindirik oluruz.

şimdi olay şu: hepimiz trene, otobüse, ota boka binmişizdir. bunlarda bazen insanın başına bir sinek musallat olur. özellikle trenler leş gibi olduğundan ve uçsuz bucaksız doğal güzelliğin içinden gittiğinden trenlerin içi fokur fokur sinek kaynar. bu sineklerin, saatte ortalama 80-90 km hızla giden trenin içinde, gidilen doğrultunun tam tersi yönündeki duvara yapışmaları gerekmez mi? yani bunlar trenin hızını tespit edip kendilerini de o hıza sabitlemiyorlarsa havada nasıl duruyorlar aziz dostlarım?

6 Şubat 2010 Cumartesi

dear sir

ne zaman "dear sir" diye başlayan bir mektup görsem aklıma, mektuba "cânım efendim" diye başlayan bir amca geliyor. kendimi tutamıyorum istemdışı gülüyorum salak salak lan! dear sir nedir oğlum biri bana açıklasın

4 Şubat 2010 Perşembe

yemek yemenin en eğlenceli yolu

hepimizin bildiği gibi insan günde 2-3 öğün yemek yiyen bir fasilitedir. buna rağmen, en temelde, izlenmesi için oynanan futbol maçlarının izlenememesi için elden gelen her şeyin yapılması sonucu maçların şifreli kanala atılması gibi, adab-ı muaşeret kuralları çerçevesinde, yemeğe elle dalmamak, ağız şapırdatmamak, geğirmemek, ağızda yemek varken konuşmamak gibi, yemek yemeyi sıkıntılı bir süreç haline getiren tonla şey icat edilmiş ve içmeye ayranı olmamasına rağmen sıçmaya helikopterle gitmeyi kendine ilke edinmiş aristokrat ruhlu insanlar tarafından bu kurallar yumağı gözü kapalı kabul edilmiş olsa da yemek yeme süreçlerini eğlenceli hale getiren atraksiyonlar da yok değildir.

bunlardan bir tanesi bugün fark ettiğim posta gazetesinin amatör şairler kısmıdır. sonradan masayı silmekle uğraşmamak için yemekten önce masanın üstüne serilen gazetenin (fakat gazete orada 2 haftadır durduğundan değişen pek bir şey de olmadı gibi) bu kısmında, aynı havayı soluduğumuz insanların nasıl olup da bu hale geldiklerini ben şahsen hayvanlar gibi merak ediyorum. daha da merak ettiğim şey şu: bu kişiler gerçekten çevrelerinden olumlu tepkiler mi alıyor, ve neden şiir? neden anadolu'nun böğründe hiç amatör makale yazarları, amatör bilimkurgu yazarları, amatör sinema eleştirmenleri, amatör kontrbas virtüözleri, timsah avcıları yok da illa ki pınar başında mangal yakan tipler olsun, rosalinda seyrederken gözleme yapan tipler olsun hep şiir yazıyor? gerçi böyle bir saçmalık şiirde hep vardı. ilkokul 4-5 gibi sınıftaki bütün kızlar defterlerini şiirlerle doldurmaya başlamadı mı? sonra ortaokulda çeşitli öğretmenlerimizin (tarih öğretmeninin orayı burayı fethedip türk milletinin alayına gitmesi temalı kahramanlık destanları, türkçe öğretmeninin çiçek böcek temalı mallıkları falan) gerizekalıdan 1-2 adım ilerideki saçma sapan şiirlerini okudukça daha da dehşete kapılıp geceleri battaniyenin altında dizlerimize sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlamadık mı umarsızca? (yok lan bu kadarını yapmamış da olabiliriz) sonra ondan da elim ve vahim olarak kendi öz annemizin, babamızın, sevgilimizin, karımızın, kocamızın salak salak şiir defterlerini ele geçirmedik mi? şimdi sorarım size hanginizin annesinin babasının, oturup mesela georges bataille ile marquis de sade arasındaki benzerlikleri, farkları falan irdelemişliği var? david lynch'in film noir anlayışını çözümlemişliği veya beethoven'dan yola çıkıp nazileri açıklamışlığı? peki nasıl oluyor da bunlardan daha manyak bir hissiyat gerektirdiği neredeyse kesin olan şiirde bu kadar iddialıyız ulan? hadi bunu yapanlar günlük hayatlarında da yaratıcı olan insanlar olsa bir nebze içim yanmayacak. hadi onu da geçtim kağıtlar dolusu sıçıyorsunuz bari başkasına göstermeyin yahu! adamın teki de 23 yıldır şiir yazdığını belirtmiş utanmadan. ama hala yazdığı şiirler hala ilkokul 4 seviyesinde. bari utan be adam, utan da koyma o saçmalıklarını ortalık yere. gerçi bu durumun beni neden ilgilendirdiğini yine anlamıyorum. dahası sabah okurken de çok eğlenmiştim halbuse...

1 Şubat 2010 Pazartesi

makarna tarifi

başlığa boşaltım sisteminizle güldüğünüzü görür gibiyim. makarnanın tarifi olmaz çünkü. insan doğar, büyür, makarna yapar ve ölür; bir nevî built-in bir yetenek, daha doğrusu bir yetidir çünkü makarna yapmak. insanlar düşünce gücüyle bile makarna yapabilir sanırız fakat makarna yapmakta zorlanan insanlar da vardır dünyada. bunlardan biri de bendim. daha önce birkaç makarna yapma girişiminde san marino milli takımı kadar başarısız olmuştum. daha sonra bu tariflerde bir şeyin eksik olduğunu fark ettim. birinin o şeyi tamamlaması gerekiyordu. işte o tarifi buldum ve siz sevgili kişi ya da kurumlarla paylaşıyorum. tarif aslına uygun olsun diye orijinali üzerinde hiçbir oynama yapılmamış, en ince ayrıntısına kadar direkt olarak bloga geçirilmiştir.

AFİYET OLSUN -> sayfa sonunda yer kalmayınca peşinen yapabileceğine inanarak söylenmiş bir söz :>

1. Tencere alınır.
2. Tencereye 3/2 2/3 oranında soğuk su konulur.
3. Tencereye ocağa alınır.
4. Yüksek ateşte su kaynatılır.
5. Yarım paket makarna kaynamış suya salınır. fiile dikkat :>
6. 7-8 dk boyunca "arada" karıştırarak pişirilir.
7. İstediğimiz kıvama gelip gelmediği kontrol edilir. (Ye!)
8. Makarnanın suyu süzgeçte süzülür. (Musluğu aç! Makarnayı soğuk su altında 1-2 dk gezdir.)
9.Boş kalan makarna tenceresi ocağa alınır. (Kısık ateş)
10. Bir tatlı kaşığı dolusu margarin tencereye konur.
11. Yağ erimeye başlayınca bir tatlı kaşığı salça eklenir (baharat - tuz)
12. 1-2 dk ikisi karıştırılır.
13. Makarna sosa eklenir. Hepsi tencerede 1-2 dk karıştırılır. Ocağın altı kapatılır.

B.

evet, görüldüğü gibi ne yapmamız ve ne yapmamamız gerektiğini buradan öğrenebiliyoruz. bu formülle ben bile başarıya yelken açtıysam insanlığın geri kalanı makarna kavramına çağ atlatır buna inanıyorum...

çağımızın en büyük paradoksu hdtv reklamları

şimdi efendim son zamanlarda böyle bir şey peyda oldu... nedir bu şey? bilmemkaç bine bilmemkaç bin çözünürlüklü hay definişın teknolocisine sahip televizyon. bu televizyoncukların reklamlarındaki en yaygın argüman ise görüntüdeki en ufak detaya inerek düzenin bir nevi kaotik yapısını gözler önüne sermek. neyden bahsettiğimi çok iyi biliyorsunuz. şimdiye kadar adamın gerilip gerilip topa vuruşunu izlemişiz meğerse bu reklamlara göre. hd tv ise bize topa vurulduğu an çimlerin yerinden sökülmesini, sularının silkelenmesini, kramponların aralarının toprakla dolmasını, topa vururken baldırlardaki yağların boing boing diye dalgalanmasını falan gösteriyor. peki efendim şimdi rukneddîn cevdet kekremsi sormamı madem bizim televizyon 1968 model bir blaupunkt iken reklamda gösterilen onca ayrıntıyı nasıl görüyoruz? işte çağımızın paradoksu budur efendim. standart definişın bir televizyonda hd reklamını nasıl seyrettiğimiz size de ilginç gelmiyor mu aziz dostlarım, tavşan kardeşlerim?