sade tasarımıyla gözü en az yoran, boktan içeriğiyle beyni hiç yormayan blog ödülü - 2009

11 Eylül 2010 Cumartesi

evde ayı beslemenin erdemleri üzerine

geçende istasyonda tren beklerken çevremdeki insanlardan birkaçı eve köpek alıp alamayacakları üzerine tartışıyorlardı. düşündüm de, ben hiçbir hayvanı sevmiyordum. benim gibi sevgi dolu bir insan nasıl olur da hiçbir hayvanı beğenmez diye düşünüp bu durumu içime sindiremedim. mutlaka benim de sevdiğim, beslemek istediğim, kürkünü başını okşayıp sevgi yumağı gibi takılmak isteyeceğim bir hayvan olmalıydı. uzun uzun düşündükten sonra bir gün bahçeli bir evim olursa bahçede ayı beslemeye karar verdim. peki neden ayı? ayıyı diğer mahlukattan ayıran özellikler nelerdir? ayı sahibi olmak insana ne gibi değerler katar? işte bu yazımda bunları tartışmak istiyorum sevgili blöğ kardeşlerim

1- ayı dürüsttür: hep övünülecek bir şey gibi bahsederler ya, köpeği şehrin dışına bıraksan gider sahibini bulur, kediyi bıraksan sahibini umursamaz, evinin yolunu tutar diye ve bunlar hep romantik hayvan bakıcısı tarafından bir içgüdüden çok hayvanın davranış biçimi addedilir. ayı böyle değildir işte. ayıyı şehrin dışına bıraksanız ne sizi, ne boklu evinizi sallar. öyle eve gidip heves içinde beklersiniz geri dönecek diye... köpek gibi yalaka, kedi gibi materyalist değildir. ayıdır o, geri dönmez. "banane ulan, kendi kaybetti. evde de istediğim yere sıçıyordum, burda da istediğim yere sıçıyorum. canı isterse elinde bir ceylanla gelir beni ikna eder" diye geçirir aklından. karizmasından ve kibirinden zerre ödün vermeden sonuna kadar ormanda takılır, canına minnettir.

2- ayı anarşist ve özgürlükçüdür: özgürlük dendi mi hep aklımıza kuşlar gelir değil mi? çünkü kuşun kafesini açtığınızda, öyle bir ses çıkardığını kimse duymamış olsa da, pırrr diye uçar. ayrıca kuşu kafese koyduğunda gece gündüz deli gibi bağırır, kafa siker. yani tam sadist bakıcının, yasa koyucunun kendisinden beklediği şeyi yerine getirip bir tatmin duygusu verir. bir kuşu özgürlüğüne kavuşturduğunu gören sadist yasa koyucu oturur bir de kendisiyle gurur duyar utanmadan. peki ayı öyle midir? kafese koysan pek takmaz. yere oturur, bacaklarını açar ve bir şeyler kemirir. yasa koyucunun kurallarına pasif protesto uygular. o kurallar yokmuş gibi davranır. kafesini açarsın, çıkmaz. adeta "ben zaten burdaydım, sen kendini tatmin etmek için çevremi kafesle çevirdin ama şimdilik eğlenmene izin veriyorum" dercesine takmaz bakıcıyı. kendi özgürlüğünü, yasa koyucunun onu özgür bırakma özgürlüğünü sınırlayacak biçimde inşa eder. öyle bir duruma gelir ki ayı kafesten çıkar ama bakıcısı sevinir özgürlüğüne kavuştuğu için...

3- ayı zekidir ve sahibini de zekileştirir: birçok kedi-köpek sahibi kedinin eline yumak verir veya köpeğin yakalayıp getirmesi için uzaklara top atar. kedi oynadığı yumağı bir türlü kavrayamadığından ve yumağın karmaşık yapısının dinamiklerini çözemediğinden yumakla sağa sola yuvarlanır, sahibine çok sevimli gelen bir şekilde komiklikler sergiler. tabii biz insanlar (çoğu zaman) kediden daha yüksek bir iq'ya sahip olduğumuz için kedinin çektiği ızdırabı tahayyül edemiyor, kedinin de o aktiviteden keyif aldığını sanıyoruz. oysa kedi bir noktadan sonra yumakla cebelleşmelerinin sonrasında gelen ödüllere şartlanıyor ve onu, karnının doymasını önceleyen bir tür ritüel olarak alıp bıkmadan usanmadan oynuyor yumakla. böylece, bir yandan da ayının özgürlükçülüğünün tam tersi bir şekilde, bir efendi - köle diyalektiği içinde gelişen sakat bir ilişki ortaya çıkıyor. aslında köpeğin de pek farkı yok. o da ontolojik sürekliliği kavrayabilecek kadar zeki olmadığı için top her atıldığında farklı bir avın çalıların arasına düştüğünü sanıp hareketleniyor. onu her koşup getirdiğinde sahibinin başını okşamasınıysa bir mükafat olarak aldığı için her seferinde gidip aynı topu getirmekten bıkmıyor. kuşların zaten kuş beyinli olduklarını hepimiz biliyoruz. salıncakla oynayabilen hayvandan ne beklersiniz ki? diğer taraftaysa ayı: çalılıklara top atsanız topa değil size bakar "şimdi onu neden oraya attın?" diye soran, yaşadığı saçmalıktan bitkin gözlerle. önüne yumak koysanız bir pençe darbesiyle 50 metre öteye gönderip bir numarası olmadığını anlar. yumağı almaya da siz gidersiniz. işte böyle böyle derken bir süre sonra daha yaratıcı oyunlar geliştirmeye çalışırsınız. zekanız parıldar... eskiden mahallelerde ayı oynatan insanlar vardı. onlar ayıyı oynamaya şartlandırmak için kullanılan dahice yöntemleri nasıl buldular sanıyorsunuz?

4- ayı gururludur: kedi - köpek gibi jenerik hayvanlar besleyen insanların karşılaştıkları çok büyük bir sorun da bu hayvanların her şeyi beğenmemesidir. yani mesela bir kedi illa tasta süt ister. sütü koyunca pıt pıt pıt diye koşup gelip diliyle yalaya yalaya içer sütünü... veya köpeğe kemik verirseniz kuyruğunu sallar, nasıl sevindiğini belli eder. sevmedikleri yiyecekleri verirseniz yemezler. işte tam bu noktada kedi - köpeğin sahibi "ay ne kadar gururlu hayvanlarım var, ağzına sarmayan yemeği nasıl da yemiyor" der ama yaptığı olayın antroposentrik, yüzeysel bir görüşünü çıkarmaktır. kedi o yemeği yemeyerek aslında efendi - köle diyalektiği içinde bir tür küçük protesto yapmaktadır. o gün kendini aç bırakarak sahibine "bir sonraki sefer düzgün yemek getirmezsen kendimi açlıktan öldürürüm allahıma" demek ister fakat bu bir ergenin başkaldırısından farksızdır aslında... sahibinin otoritesini içselleştirmiştir ve potansiyel sonucunu belirlediği bir beklenti içine girerek sahibinden aşağı bir konumda olduğunu kabul eder. işte şimdi bu konuda ne kadar yanlış düşündüğünüzü görüyorsunuz sevgili blöğ kardeşlerim... diğer tarafta ayı ne yapar? önüne gazete atsanız yer ve kağıdın organik bileşenleriyle bile beslenir. et koysanız yer, ot koysanız yine yer, tabağıyla götürür. adeta "bugün de mideye indirilmekten kurtuldun şanslı çocuk" der gözlerinizin içine bakarak yiyeceğini kemirirken. bir süre sonra sahip, ayıya sahip çıkmaya başlar, çünkü ayı o kadar gururludur ki sahibi gardını indirip onunla arkadaş olmaya karar verir. hatta şu resmi dikkatle inceleyelim:

bakın ayımız ne kadar da mutlu... aile içinde saygı görüyor ve ailenin bütünlüğüne nasıl da katkıda bulunuyor. tamam bir dakika oradaki sakallı amcadan bahsetmiyorum... ayı dediğim gerçek ayı, şu tam karşıda duran... evet bakın nasıl da gülümsüyor... gözleri hayata gülen bir ayı kadar mutluluk verici ne olabilir? orada envaî çeşit yiyecek varken bir kediyi, bir köpeği zaptedebilir misiniz? ama bakınız ayı nasıl da sabırla bekliyor tabağına yemek konmasını... o kadar takdire şâyan ki... bazan biz insanlar bile yemeğin orasını burasını mıncıklayıp tadına bakmayı ihmal etmezken bu ayı nasıl da özen gösteriyor adâb-ı muaşerete. o kadar kibar bir beyefendi ki şu fotoğrafın çekildiği zaman çevresindeki hanımefendilere iltifat olsun diye mütevazı bariton ses tonuyla "la donna é mobile / qual piuma al vento" dizelerini bile seslendiriyor olabilir. mutluluğu yüzünden okunuyor asalet timsali hayvanın.

ayrıca ayı dediğimiz gururlu canlıyı tasma takıp gezdiremezsiniz. o buna layık değildir. zaten kolunuz pahasına tasma takmayı başarsanız dahi onu yerinden kıpırdatamazsınız. ancak elinizi omzuna atıp parka falan götürebilirsiniz. parkta da kedi köpek gibi elalemin topuna, frizbisine takılıp sizi satmaz. yanınıza oturur ve sizinle dertleşir. "olum şu ilerdeki pembe şortlu nasıl ha?" diye sorarsınız ve "yenge ağzına sıçar abi" manasındaki kükremesiyle aklınız başınıza gelir. çünkü ayı ahlaklıdır, düşüncelidir. evdeki zavallı kadıncağızın, o cânım pirzolaları yapan iyilik abidesinin üzülmesine gönlü razı olmaz. bence bunlar bir hayvan için muhteşem özelliklerdir. ne kedi gibi nankör, ne köpek gibi yalakadır. yeri gelir insanı evcil hayvanı gibi sahiplenir, onu dışarıdan gelen tehlikelerden korur, dosta güven, düşmana korku verir.

maddeler artırılabilir tabii ama uykum geldi, uyuyacam ulan

9 Eylül 2010 Perşembe

referandum üzerine

bildiğiniz gibi pazar günü parti liderlerinin kudurmuş birer köpek kadar sakin ve mantıklı bir şekilde halka izah ettiği referandumu oylayacağız. korkmayın, o evet - hayır tartışmalarına girip siz sevgili bülöğ kardeşlerimi buhranlara sokmak gibi bir amacım yok. zira, rukneddin cevdet kekmresi yine gözlerden kaçanı yakalıyor, kimsenin fark etmediğini gözünüze sokuyor. bu sabah kalktığımda kafamda referandumla ilgili bir şimşek çaktı: referandumda 2 oy var ama aslında 3 farklı şekilde oylanabiliyor değil mi? evet, hayır ve geçersiz. peki hayırla geçersiz arasındaki fark nedir? ikisi de mevcut sistemin devam etmesini savunan oylar değil mi? buradan aslında hayır oylarının ikiye bölündüğünü çıkaramaz mıyız? bunun akp'nin bir stratejisi olduğunu düşünmek çok mu paranoyakça olur bilmiyorum ama ben bu durumdan ciddi ciddi kıllandım. siyasetçi denen pezevenklere zerre kadar güvenmediğim için ve ne mevcut durumun, ne de potansiyel durumun doğru noktalara odaklandığını düşündüğümden başta geçersiz oy kullanmayı düşünüyordum fakat bu olayın farkına vardıktan sonra ne yapacağımı düşünmeye başladım. tabii, geçersiz oy sayısı diğerlerinden fazla çıksa referandumun iptal edilmesi gerekir ama birbirinden bok olduğunu düşündüğüm 2 taraf da bu kadar hararetle savunulurken o ihtimalin olması zaten mümkün değil. böylece geçersiz oylar sadece hayır'ın bir versiyonu olarak kalacak. hem akp'yi destekleyip hem anayasa değişikliğini onaylayanlar, akp'yi destekleyip değişikliklerden bihaber olanlar, akp'yi desteklemeyip değişikliği destekleyenler zaten eveti seçecek, bunu biliyoruz. diğer tarafta anayasanın değişmesini istemeyenler hayırı seçecek ama bir de anayasa değişikliğini istemeyip bütün bu referandumda kuduz bir şekilde toplumu manipule etmeye çalışan politikacılara gıcık olan bir kesim var ve bunlar büyük ihtimalle geçersiz oy kullanacak. yani temelde anayasa değişikliğini onaylayanların her halukarda eveti seçecek olmasına rağmen onaylamayanların ikiye bölünmesi söz konusu. ayrıca bir de akp şovenistleri var ki onlar da olaydan habersiz olmalarına rağmen evet basacaklar. benim burnuma bok kokuları geliyor blöğ kardeşlerim. bu entry'yi tuvalette yazıyor olmamın bunda payı ne kadardır merak ediyorum

7 Eylül 2010 Salı

ramazan bayramı üzerine

bildiğiniz gibi, ülkemizde ramazan bayramı diye bir fenomen var
[gülüşmeler] yok yok bu kadar da yabancılaşamam. mesela cümleye "bildiğiniz gibi, güner ümit diye bir fenomen var" diye başlayabilirdim ama bunu ramazan bayramına yapamam. o zaman çok fazla şey olurum... yani tam bir blogcu olurum o zaman... tam o saniye hakkımda bölümünü açıp "nescafem ve nutellam olmadan güne başlayamayan bir aklın saçmalıkları" falan yazmam gerekir. yok, hayır o kadar bayağılaşmayacağım. sadece bayramda biraz eğlenmeniz için size bazı ipuçları vermek istiyorum. bunların bazılarını uygulamaktan çekinebilirsiniz ama inanın bunlar dünyanın en sıkıcı akraba ziyaretlerini bile çok renklendirecektir. +18 öğeler içeren bu eğlence unsurlarını tehlike ve zorluk (ve dolayısıyla eğlence) katsayısı artacak biçimde sıralayarak anlatıyorum. doğabilecek hasarlardan bülöğümüz kat'a ve zihnar sorumlu değildir.


1- el öpen çocukları şoke etmek:
bir noktada yaşını başını almış insanlarız. küçükken bu yönde birçok dua almış olmamıza rağmen el öpenlerimiz veya su getirenlerimiz çok olmasa da olaydan tamamen habersiz 3-5 genç akrabamızın, konu komşu çocuğunun bayramda ufaktan elimizi öptüğü, buna hazır da olsak, hiç umursamıyor da olsak rahatsız edici bir gerçek. yani kabul etmemiz gerekir k hiçbirimiz eli öpülesi insanlar değiliz. yine de çocuklar bunun ayrımına varamadığından şlok şlok öpmektedirler elimizi. hatırlayınız sayın bülöğ kardeşlerim, hanginiz el öptüğünüzde karşılığında menkul bir kıymet talep etmedik sessizce de olsa? işte şimdiki neslin de böyle bir talep içinde olması çok doğaldır ve para vermek gibi konvensiyonel ve nispeten tahmin edilebilir bir eylem yerine, daha önceden bilerek cebinizde tuttuğunuz süresi geçmiş banka kartınızı çocuğa verip şifresinin de 1234 olduğunu söylerseniz hem akrabalarınızı, hem de çocuğu kısa süreli bir şoka sokabilirsiniz. hepsini siktir edin, kendiniz eğlenirsiniz blöğ dostlarım... bunu deneyin

2- hangi bölümde okuduğunu soran akrabanın ilgisini test etmek:
öğrenci olduğum zamanlarda yüzümüzü bayramdan bayrama gören akrabalarımızla ilk saniyeden kilitlenen muhabbetleri açmanın tek yolu okulla ilgili konulara girmekti. şahsen ilk başlarda ben de sizin gibi hangi bölümde okuyorsam onu söylüyordum.

- ee rukneddin, nasıl gidiyor görüşmeyeli?
+ iyilik be amca, uğraşıyoruz sen nasılsın?
- iyiyiz hamdolsun iş güç...
[ailecek hiçbir ortak noktamızın olmadığı amcamla rahatsız edici bakışmalar eşliğinde geçen birkaç dakika sonunda]
- okul nası rukneddin? izmirde mi okuyodun?
+ evet amca, dokuz eylül amerikan kültürü ve edebiyatı 3. sınıf... hıfzı abi naptı?
- o da bitirdi işte okulu (tabii ki bitirdi... adam benden 15 yaş büyük) şu an maliyede çalışıyor (8 senedir çalışıyor zaten amca, bu yeni bi şey değil ki)

işte bu kısır döngü ortalama 150 bayram sürdükten sonra amcanın her sene aynı soruyu sormasından kıllanılır ve ulan dur bi test edeyim şunu denir:

- okul nasıl rukneddin? izmirde mi okuyodun?
+ yok amca trakya üniversitesi tütün eksperliğindeyim. bu sene bitcek inşallah
- oh oh maaşallah hadi bakalım
(bi dakka lan dalga mı geçiyordu?)

bir sonraki bayram:

- okul nasıl rukneddin? izmirde okuyordun değil mi?
+ yok amca istanbuldayım. cerrahpaşa 5. sınıfta
- ooo hangi bölüm?
+ e tıp...
- oh oh oh maaşallah. hıfzı abini de tıbba sokalım diye çok uğraştık da (40 sene evvel [bkz. evvel]) olmadı

bir sonraki bayram:

- okul nasıl rukneddin? izmirde okuyordun değil mi?
+ yok amca mardinde okuyorum. mimar sinan uzay mühendisliğinde doktora yapıyorum (artık bu noktada aile bireyleri 10 parmağını ağzına sokmuş, dehşet içinde olan biteni izlemektedir)
- oh oh ne güzel. hıfzı abin de (sormamıştık ama) maliyede
+ ooo girdi mi maliyeye? ne güzel (adam 2 seneye emekli olacak)

bir sonraki bayram güleceğinizden korktuğunuz için görüşmediğiniz amcanızın devreleri yakıp babanıza "rukneddin mardinde  uzay eksperliği okuyodu değil mi? hıfzı da maliyede" şeklinde bir cümleyle kelimeleri kifayetsiz bıraktığını öğrenebilirsiniz.

3- arsız akrabalara karşı brinkmanship politikası:
brinkmanship aslında 2. dünya savaşından sonra ortaya çıkan iki kutuplu dünya düzeninde abd ve sovyetler arasındaki caydırma politikasının en önemli stratejilerinden biriydi. yani iki ülke arasındaki her olayı en uç noktaya kadar götürüp karşı tarafı caydırmak için elinden geleni ardına koymama politikasıdır.
peki bunun bayramla ilgisi ne? şöyle ki, çoğumuzun yavşak diye tabir edilen akrabaları olmuştur. bu akrabalar genelde 28-35 yaş arasında olup gömlek + keten pantolon kombinasyonu, bağcıksız klasik ayakkabıları (sanırım kolej deniyordu onlara) ve nişanlılarıyla (daha evlendiklerini gören olmamıştır) sürekli sırıtarak muzip sorular sorup ziyarete gidilen evin, kendisinden küçük bireylerini zor durumda bırakma politikası izler. genelde jinosentrik (yani karı-kız merkezli) olan ve kişinin özel hayatını hedef alan bu ısrarcı sorulara karşı eşit bir şekilde arsızlık politikası izlerseniz ailenizin ve bu arsız kişinin nişanlısının gözünde "deliyle deli olmaya çalışan zavallı edepli çocuk" imajıyla dünyanın en ezik görüntüsüne sahip olabilirsiniz. bunun yerine ona delinin kim olduğunu ve deliliğin sınırlarını göstermeniz gerekir. diyalog genelde aynı noktadan başladığı için size bir taslak çıkarıyorum şimdi, dikkatle izleyin:

- ee rukneddin? kızların canını yakıyor musun oralarda?
+ yok abi ehe ehe (bu noktada annenin kimse tarafından takılmayan "yok benim oğlum yapmaz öyle şey" iddiası)
- hadi olm yalan söyleme. erkek adamın sevgilisi olmaz mı? (suratta o iğrenç sırıtış)
+ ya abi ne sevgilisi? tövbe valla bir daha sevgili mevgili yapmam (sevgili yapmak... tam bu türden bir herifin anlayacağı tabir) geçen bi partiye gittim abi tamam mı (bu noktada artık koltukta yavşak akrabaya doğru dönülmüş, bacak bacak üstüne atılmış, kol ise koltuğun arkalığının üstüne konmuştur. adeta "al amınakoyim" dercesine hikaye anlatılmaktadır) birkaç hap attık, sonra geldik eve. kafam yerinde değil ama ne yaptığımı biliyorum. 2-3 haftadır takıldığım bi hatun vardı abi. onunla bişeyler olmuş. ben dışarı boşaldığımı biliyorum. ertesi gün kız tutturmasın mı ben hamileyim diye? bunun eski sevgilisi var birol diye. kesin o ibnetordan peydahladı karnındakini. dedim ben sana mı bakacam piçine mi? (annenin gözleri fal taşı gibi açılmıştır, baba ise parmaklarını ovuşturarak halının desenlerini saymaktadır) dışarı boşaldığıma eminim abi! en kötü ihtimal ağzına boşalmışımdır. hem 1 günde mi hamile kaldı bu orospu? (bu arada über süslü nişanlısı da bir öğürme refleksindan sonra eli ağzında, odadan koşarak çıkmıştır. (evet, aklınıza who's afraid of virginia woolf geldi) yavşak akraba da onu takip eder. anne ve baba da onların arkasından... tabii baba odadan çıkmadan önce dönüp işaret parmağını size doğru sallayarak "misafirler gitsin, senin ağzına sıçacam" hareketi yapar.)
o saniye atlayıp kaçabileceğiniz bir arabanız ve eviniz yoksa pek tavsiye edilmez bu brinkmanship politikası...

4. top yekûn savaş

her bayramda evimize gelen yaramaz çocukları biliyorsunuz sevgili blöğ kardeşlerim... bunların en az bu çocuklar kadar vurdumduymaz, çocukları evi ateşe verse bile oturduğu yerden kalkmayan gıcık velîlerine hiç unutamayacakları bir ders vermek istemediniz mi? istemişsinizdir. ben de çok istedim ve aşağıda bahsedeceğim türden bir yöntem geliştirdim. bu zorlu bir savaş olacak ama böyle vurdrumduymaz ailelerle mücadele hiçbir zaman kolay olmamıştır.
şimdi efendim, sözkonusu misafirler zile basar. kapıyı açmanızla bu manyak çocuğun koşarak eve girip pencere kenarlarına tırmanması, perde uçlarını topak topak ağzına sokması, playstation'ınızı tekmelemesi bir olur. ailesi ise en fazla, rıfkının hiç duymadığı "rıfkııııııııı yavruuuum yapna ama yavrum ya" uyarısıyla sizi daha da gıcık eder. işte tam bu noktada, çocuğu ayağınızla itip yere düşürdükten sonra belinizden bir kuru sıkı tabanca çıkarıp çocuğa 5-6 el ateş edin ve curcunayı seyredin. tebrikler, yaramaz bir çocuğu yola getirdiniz ve kekeme yaptınız. yaşlı babaannesiniyse cennete yolladınız. merak etmeyin, birkaç sene yatıp çıkarsınız. zaten hükümet genel af çıkaracak, siktir edin eğlenirsiniz...

işte böyle sevgili gençler... en sık görülen misafir tipleri ve onlara rağmen eğlenceli bir bayram geçirme yollarını size anlattım ve artık gerisi sizin işiniz sevgili blöğ kardeşlerim. elinizden geldiğince eğleniniz diyor rukneddin amcanız

6 Eylül 2010 Pazartesi

emre aydın sendromu

sevgili blogger üniversitesi psikoloji anabilim dalı öğrencileri. bugün tarihi bir gün yaşıyoruz. bildiğiniz gibi, emre aydın diye bir yaşam formu var. siyah giyiniyor, gözleri her daim yaşlı, sanki hıristiyan inancına dahil ama isa diye bir faktörden haberi yokmuş da insanlığın günahlarının kefaretini ödüyor gibi bir hali var. peki hiç düşündünüz mü işin içyüzünde, işin derinliklerinde neler var? hiç kurcaladınız mı olayın detaylarını? hiç merak ettiniz mi yaş sınırlamasından dolayı hayranlarının hiçbiriyle ilişkiye giremeyecek bu adamın tek sorunu bu mudur? erişilmez arzusunun nesnesi, objet petit a'sı 15-16 yaşlarındaki kızların 2-3 sene daha kendisini beğenmeye devam etmesi için dolu gözleriyle ve kaçıp giden fırsatın yasını tutarcasına küçülen ellerinin çarpıklaşmış parmaklarını avuç içlerine bastırarak loş ve rutubetli köşelerde ümitsizce dua etmek midir bu adamın bütün olayı? bu victorian karamsarlığın dejenere soğukluğunun ürettiği engellenmiş özne hayaletinin sahip olmakla övündüğü sakatlıkta gizli olan nedir kimsenin bir fikri var mı?

eminim ki hiç kimse olayların bu noktaya varacağını tahmin etmiyordu. emre aydın'ın kendisi bile unutmuştu böyle bir ihtimali. televizyon kanallarına çıkıyor, rahatça etrafta dolanıyor, gazlı içeceklerin sponsorluğunda gerçekleşen konserlere keremcem, şebnem ferah gibi şarkıcılarla birlikte katılıyor, tanıştığı kızlara çekinerek de olsa, yaşını sorup webcam'de rahatça kendini gösteriyordu. fakat ankara'daki küçük odasında sessizce planlar yapan, playstation oynayıp burnunu karıştıran, sabahları işe giden, akşamları işten gelen, evine lahmacun söyleyen sinsi bir manyak her şeyi çözmüştü. emre aydın korkuyordu.

peki emre aydın neden korkardı? kız arkadaşının hamile kalmasından mı? hayatında hiç kız arkadaşı olmamıştı ki... hep kıl payı farkla kaçıyor, 16 yaşından 18 yaşına kadarki geçiş evresinde hiçbir kız onu beğenmiyordu. elbette reşit olmayan biriyle ilişkiye girmek onu pek etkilemezdi, o zaten en korkuncuyla lanetlenmişti. üzerine serpilen kötülük çiçeklerini silkeleyebilmek için gülmemesi gerekiyordu ve bu vecibeyi, bir azizin ketumluğu, bir bakirenin aşılamaz karlı dağlar kadar saf, pürüzsüz ve bu sayede kadın doğası kadar kaygan bir mahremiyetin koruduğu onur içinde ifa etmeye çabalayarak, adeta bergman'ın virgin spring'indeki bakireninki kadar kırılgan saflığını müstesmir dünyanın tüm rahatsız edici bakışlarından yeterince emniyette tuttuğuna emindi.

buna rağmen her sabah adeta farklı bir kulun kefaretini ödüyordu. her sabah kalktığında aynı rüyayı görmekten o kadar bıkmıştı ki... rüyasında banyoya giriyor, ışığı açıp duvarla hiçbir bütünlük arz etmeyen, daha çok bir kenar mahalleye inşa edilmiş prefabrik bir şato kadar postmodern hilton lavabosunun aynasına bakıyor ve hep aynı gerçekle karşılaşıyordu. normalde böyle bir şokun onu sembolik rüyasından uyandırıp gerçeğin sert zeminine fırlatması gerekirdi ama bu rüyaya o kadar hazırlıklıydı ki artık hiç etkilenmiyordu. mohikan olarak addedilen saç stilini birkaç saniyeliğine bozarak saçını yana yatırmasını stockholm sendromlu bir tutsak kadar acı içinde karşılayan bilinci, o iğrenç craig david sakalını da eliyle kapatınca, hoparlörle mikrofonu aynı hizaya gelmiş bir ses sistemi misali, bilinçaltıyla aynı hizaya geliyor; yaşadığı sonsuz döngünün her günkü tutulması yine bütün ışığını kesiyor, yine gözyaşlarına boğuyordu emre aydın'ı, hilton lavabosunun estetik faciasını bulanıklaştırarak. her sabahki gibi antidepresan ayinini eda edip salat-ı vitr niyetine içeceği nescafe ile sabah ibadetini tamamlamak için mutfağa girerken telefonun sesini duydu.

telefon her çaldığında dijital bir ses 'necmi' diyordu. arayan kardeşi ve menajeri necmiydi; sırrını bilen tek kişi. emre aydın boğuk sesiyle telefonu açtı: "efendim, necmi"

necmi'nin sesi ciddi ve umutsuzdu:
"bittik abi..."

emre aydın başından vurulmuş gibiydi. haykırdı:
"nasıl? ne oldu söylesene be adam!"

"blogcunun teki, abi... fark etmiş. yemin ederim ben söylemedim. allah belamı ver-"

"tamam, sus. necmi... nec-"

"abi? abi iyi misin? hemen oraya geliyorum"

gözleri kararmıştı. kendini yere, sonsuz huzura bıraktı.

gözlerini açtığında kendini bir hastanenin yatakhanesinde buldu. yanında necmi vardı. neler olduğunu sordu. necmi ise bütün gerçeğin bir blogda ifşa edildiğini ve kendisinin derhal estetik ameliyata alındığını söyledi. dizüstü bilgisayarını ona doğru çevirdi. kişisel bok çukuru adında bir blog emre aydın - mahmut tuncer benzerliğiyle dalga geçiyordu. emre aydın'ın, daha doğrusu artık başka bir kabuğun altındaki emre aydın hayaletinin gözleri doldu. gözyaşları hala eski kaynağından çıkıyordu ama farklı bir ülkede denize dökülüyordu. necmi ona bir ayna tuttu. karşısındaki, mohikan saçlı ve craig david sakallı mahmut tuncer değildi. necmi her şeyi anlattı. bambaşka bir hayata başlayacaklardı. eski işi olan çiğ köfteciliğe geri dönecek, belli bir süre sonra keşfedilecek ve tekrar albüm çıkaracaktı. bu kez arabesk tarzında... necmi'ye sarılıp uzun uzun ağladı. blogdaki yazıyı okuyunca gözyaşları içinde gülümsedi. yakında bulgur ve mercimeğe bulanacak olan ellerine baktı. "zaten iyi gitar çalamıyorlardı" diye geçirdi içinden. haklıydı.

işte çocuklar, emre aydın'ın bu halde olmasına sebep olan sürekli endişesinin sebebi mahmut tuncer'e benzemesidir. o yüzden gönlünce kahkaha atamıyor, mütemadiyen bir şeye üzülmüş gibi duruyor. çünkü şen kahkahalar atarsa mahmut tuncer'e gerçekten benzeyebilir.



ayrıca bu entry'yi girmemem için teklif edilen 150.000 euro rüşveti reddettim. sırf siz sevgili bülöğ kardeşlerim böyle bir bilgiden mahrum kalmasın diye. kıymetimi bilin :F

3 Eylül 2010 Cuma