sade tasarımıyla gözü en az yoran, boktan içeriğiyle beyni hiç yormayan blog ödülü - 2009

30 Aralık 2013 Pazartesi

netbook üzerine



muhtemelen gelmiş geçmiş en işe yaramaz bilgisayar konsepti netbook'tur. yetersiz donanım özellikleri zaten çoğu kişi tarafından bilinen bir gerçek. bunun üstüne bir de windows 7 gibi sistem kaynaklarını somuran bir işletim sistemi; o da yetmezmiş gibi kullanıcı tarafından kurulmuş google chrome gibi ağır aksak bir browser'la iyice allahı şaşan bir cihaza dönüşmektedir.

tabii ki bu demek değildir ki netbook'lar pazarlanamayacak. hiçbir boka yaramayacağı herkesçe bilinen birçok cihaz gibi, netbook'ları pazarlamak da mümkün olmuştur. ilk çıktığı zamanlarda netbook'ların üstünde rengarenk etiketler olurdu. etiketlerin üstünde explorer logosu, müzik notası, film şeridi figürü falan bulunur; pratikte hiçbir değeri olmayan ve yaptığı her şey başka cihazlarla da yapılabilecek netbook bir eğlence makinesi gibi lanse edilmeye çalışılırdı. aslında zamanının vcd player'larıyla yapılan bir şeydi bu. ara teknoloji olduğu belliydi ve sadece bilgisayarı pasif bir eğlence amacıyla kullanan tüketiciye hitap ediyordu.

zaten elektronik mağazalarına gittiğinizde de tezgahtarların bunu size kakalarken sahip olduğunuzu varsaydığı motivasyonlar bunu destekler nitelikteydi. bilgisayarlar hakkında çok az şey bilen insan, tezgahtara 3-5 sikko film izlemek, gazete sitelerine bakmak, mp3 dinlemek istediğini söylediğinde, tezgahtar hemen pahalısından bir netbook tavsiye ediyor, adamımız da pek anlamadığı için alıp gidiyordu. aslında aldığı netbook'un sistem özellikleri söylediklerini yapmasına yeterdi ama sorun şu ki, hayatta hiçbir şey hiçbir zaman o kadar basit değildi.

evine gelip bilgisayarını bir heyecanla kutusundan çıkaran müşteri, kendisine gösterilen yönergeleri takip ederek işletim sistemini ve cihazın markasının ciddi hiçbir boka yaramayacak bir bilgisayar için her biri ayrı gereksiz binlerce sistem aracını kuruyordu. her birinin de süper havalı isimleri vardı bu sistem araçlarının. toshiba assistance desk, toshiba system diagnostics analyser, system notification manager, soundlightning multimedia audiovisual enhancement toolbar, bluetooth distributive operation service gibi isimleri olan ve daha kimsenin ihtiyaç duyduğuna, ihtiyaç duyduğunda da bilgisayarı kilitlemeden kullanmayı başarabildiğine rastlanmamış bir sürü sistem aracı.

bir de temel işlevlerini bile rahatça yerine getiremeyen bu bilgisayarcıkları kullanıcısıyla dertleşen bir hal 9000'e çevirme çabası vardı ki, belki de en zavallı olanı buydu. mesela bir usb bellek bağladığınızda 4 tane sistem aracı birden çalışmaya başlayıp bilgisayarı yaklaşık 10 dakika felç ettikten sonra "bilgisayarınıza yeni bir cihaz bağladınız. soundlightning multimedia enhancement service ile açıp izlemek ister misiniz? sisteme yeni bir cihaz bağladınız. bu cihaz ile ne yapmak istersiniz? ne verelim abime?" türünde 20 tane mesaj birikir ve kullanıcı o sırada kabız olurdu. bunu kullananlar gerizekalı ya, kullanıcının kucağına bir bilgisayar değil, torununu oturtmuş gibi hissetmesi gerek. kucağınızda otururken "yeni bir cihaz bağladınız" diyen bir torun düşünün mesela, öyle bir şey. bu muhteşem şeyi herkesin hissetmesi lazım. zaten bunu kullanacak kişi bunda makale mi yazacak, kod mu yazacak, yoksa mynet okey mi oynayacak? tabii ki mynet okey. öyleyse neden soğuk bir arayüzü olsun değil mi? bence de. ver notification manager'ı anasını satayım. sabah bilgisayarı açınca günaydın desin, hoşgeldin desin, güle güle desin, hal hatır sorsun, sürekli kullanıcıya bi şeyler söylesin. pil bitmek üzere desin, az sakin kullan şunu desin. sürekli bi şeyler söylesin kullanıcıya; hiç susmasın. kullanıcı mynet okey oynuyor sonuçta. dijital bir yancısı olsa fena mı olur?

yapısal sorunlara hiç girmiyorum bile. göt kadar alana qwerty klavye + türkçe karakterleri sığdırma şelanjı (challenge) zaten kullanışsız olan bu cihazları hepten içinden çıkılmaz bir hale sokuyor; carpal tunnel'ından tut da türlü rsi rahatsızlığına sevk ediyordu kullanıcıyı. yine de zamanında iyi siktiler milleti. ne multitasking yapacak donanıma, ne de ekran boyutuna sahip cihazları çılgınca kaktırdılar insanlara. insanlar da aldı, 1-2 ay kullandıktan sonra o kadar sistem aracı ve her şeyi somuran işletim sisteminin istekleriyle başa çıkamayıp aforoz etti aleti. ben zamanında da söylemiştim böyle olacağını. her eve 30 tane bilgisayar almayın; bu bilgisayar, internet dediğimiz şey eskinin televizyonunun yerine geçmek üzere; gelin etmeyin dedim ama çoğu insanın tüketim çılgınlığından gözü dönmüştü bir kere.

satın alındıktan 15 dakika sonra yavaş yavaş göte girmeye başlayan netbook

ülkede netbook çılgınlığı tam gaz devam ederken birçok şeyi de anlama fırsatı yakalamıştım. bunlardan birincisi ve belki de en önemlisi, bir cihaz alınırken ne amaçla kullanılacağı kapsamının mümkün olduğunca dar tutularak keskin çizgilerle belirlenmesinin gerekliliğiydi. yani her şeyi minimum işlevi için kullanmanız gerekiyordu. bilgisayar alıyorsanız sadece bilgisayarda yapabileceğiniz bir şey yapmalıydınız. mesela film seyredecekseniz dvd player ve düzgün bir televizyon almak en iyisiydi. tabii bunu söylerken, masaüstü bilgisayar gibi bir yük beygirini gözardı ediyorum. masaüstü bilgisayar çok esnek, güçlü ve nispeten hesaplı bir çözüm olduğu için, onunla istediğiniz her şeyi yapmanız daha olası. netbook, smartphone, tablet gibi şeytan icatlarında ise "ben ipad'i kitap okumak için olum" diyorsanız, o ipad'de mümkünse sadece kitap okuyun. bazen cep telefonu almak üzere piyasa araştırması yapan insanlar görüyorum ve adamlardaki maymun iştahını, doyumsuzluğu, beklentiyi gördükçe benim içim burkuluyor. gerçi onların da bir suçu yok. reklamlarla şişirilen ürünlerin insan ideası üzerindeki yansımasında oluşan kırılmalar bunun sorumlusu. galaxy note tanıtımı gören biri, bu cihazın, bütün sorunlarını bitirecek bir tanrı olduğuna ikna oluyor. bu durum iphone için de geçerli. sonra forumlarda okuyoruz, adam aynen şöyle yazmış: "telefonun dizi performansını beğenmedim. pili çok çabuk bitiyor". kimse de çıkıp demiyor ki "telefondan niye dizi izliyorsun allahın manyağı?"

sonra bu kişiyi evinize davet edip iç dünyasına küçük bir yolculuğa çıkıyorsunuz. 2 yıl önce "bunda güzel dizi izlenir" diyerek 23 inç monitör almış. sonra "ben bu diziyi neden ferah ferah salonda izlemiyorum?" diye düşünerek bir de dvd player almış. tam bu olayın üstünden 3 ay geçmiş ki, adam "haftasonları uyandığımda yataktan çıkasım gelmiyor ama dizi izlemek istiyorum" diyerek taşınabilir dvd player almış. sonra dizilere altyazı embed etmek, cd'ye yazmak falan çok zor geldiği için adamımız bir de netbook almış ama bu sefer de yatağa yatarak dizi izlediği zamanlarda uykusu geldiğinde bilgisayarı kapatmak falan zor gelmiş ve adamımız bir düğmesine basıp kolayca kenara koyabileceği bir dizi izleme cihazına ihtiyaç duyduğu sırada karşısına samsung galaxy ultra mega note 4 çıkmış. adam onu almış tabii ama bu sefer de şarjı pek gitmiyormuş. adamımız dizi izlemek için 8 tane falan cihaz almış olmasına karşın rahat rahat dizi izlemeyi başaramamış ve şu sıralar ipad almayı düşünüyormuş. ben almadan söyleyeyim, ipad'in dosya sistemine alışamayacak bu adam. itunes yüzünden onu da kullanamayacak. artık o zaman ne alır bilmem.

kısacası, netbook alıyorsanız, onunla (mümkünse flash unsuru içermeyen) 2-3 siteye girin. sadece bunu yapın. ipad alıyorsanız da bunu yapın veya pdf okuyun. telefon alıyorsanız, bu siktiğimin aletini sadece arama yapmak ve mesaj göndermek için kullanın. bir de çok seviyorsanız sosyal medya için kullanın, çünkü sosyal medyanın akıllı telefonları daha etkin pazarlayabilmek amacıyla ve dolayısıyla bu tür cihazlara yönelik olarak optimize edilmiş bir biçimde tasarlandığını söyleyebiliriz. her yerde her şeyi yapmaya çalışmayın. mesela yatıyorsanız uyuyun; dizi izlemeyin. yemek yiyorsanız bir yandan ağzınızı açıp dizi seyretmeyin. aslında bana kalırsa hiç seyretmeyin o gerizekalı hollywood klişe çöplüklerini ama illa izleyeceğiz diyorsanız da, bunu salak salak pozisyonlarda yapmayın. zaten 10 dakika ya sürüyor ya sürmüyor siktiğimin yemeğini yemesi. onu yeyin, sonra gidin ne izleyecekseniz izleyin.

benzer biçimde, netbook'u da bu kadar kullanışsız kılan bana göre her şeyi çok zor yapıyor olması. browser açıyorsunuz, flash açarken afakanlar basıyor; film seyretmek istiyorsunuz, kucağınızda ısınıyor, kucağınıza almadığınızda küçücük ekranda ne döndüğünü anlayamıyorsunuz; omegle üzerinden cybersex yapayım desen, kamerası çok aşağıda kalıyor ve ekranı yukarı kaldırdığınızda tam bir gerizekalı gibi görünüyorsunuz. "hiçbir şey yapamıyorum, bari portatif ama standalone bir müzikçalar gibi kullanayım" düşüncesiyle mp3 açıyorsunuz, cihazı tasarlayan dehanın hoparlörleri cihazın altına koyduğunu görüyorsunuz. dolayısıyla ses istediğiniz düzeyde gelmiyor. ses iyi gelsin diye götünü kaldırıyorsunuz, bu sefer de şarkı çalarken bir yandan mail atamıyorsunuz. "soundlightning multimedia sistemini açıp ses ayarı çekeyim" diyorsunuz ama soundlightning açıkken müzik takıla takıla ilerliyor. "senin kitabını sikerim lan" diyerek aleti yumruklamaya başlıyorsunuz, bu sefer de hacı babanıza yakalanıyorsunuz. kısacası her boka yarıyor ama hiçbir boka yaramıyor alet. ayrıca merak ettiğim bir nokta var. her boka özel işletim sistemi geliştiren windows neden netbook'lar için de sistem kaynaklarını daha az kullanan bir işletim sistemi yazmıyor? bu çok zor olmasa gerek. en azından bütün netbook'lara koşa koşa win7 kurmak yerine bazılarını xp olarak bıraksalar, fiyatları aynı olsa dahi eminim kimse win7 olanı almazdı. ubuntu kurulabileceğini zaten sanmıyorum da mesela haysiyetli bir marka da çıkıp şunlara beleş bir işletim sistemi atsa olmaz mıydı? üzerinde minimum uygulamalar bulunan, sistemi pek yormayacak, saçma sapan sistem araçlarından arındırılmış özel bir işletim sistemi güzel olmaz mıydı? olurdu tabii. peki neden yok? eşşeğin zikinden dolayı. o zaman netbook'lar gerçekten rahat bir biçimde kullanılır ve güncellenmesi gerekmezdi de ondan. bunu alan kişinin 3 ay sonra yetersiz bulup başka bir laptop alması gerek değil mi? sizi orospu çocukları sizi.

14 Haziran 2013 Cuma

boykot



boykot fikrini sürekli dile getirip duruyordum. hatta bana göre hükümetin insanların özgürlüğüne karışmasını önlemenin en temel çözüm yolu buydu. bugüne kadar hiç doğru dürüst uygulanmamış olsa da, şu son olaylarda birçok kişi tarafından az da olsa benimsendiğini gördüm. bugün bana şöyle bir mail geldi. siz de çevrenizdeki insanlarla paylaşırsanız sevinirim:

Bir bir hareket metnidir. Bu bir sivil itaatsizliktir. Ekonomiyi çkertirseniz, sizin alışverişinizden para kazanan marka, iş adamı AVM'ler de çökecektir. Sadece 1 ay dayanın. 1 ay alışveriş yapmayın. Ayakkabı almayın, tişört almayın, dışarıda kahve içmeyin, küçük esnaftan alışveriş yapın. Kimse yaralanmasın ama etkili bir birlik olalım. Sivil itaatsizlik, ekonomiyi çökertecek, para kazanan adamı da vuracaktır.
AVM'lere günde 30.000-35.000 kişi giriyor. AVM'lerin önüne yığılalım, pankartlar asalım, onlar çıkartsın biz tekrar asalım. Alışveriş yapmayalım, yaptırmayalım. Bu maili bütün arkadaşlarınıza forward edin. Alışveriş yapan, para kazandıran kesim biziz. Parayı harcıyan, ekonomiyi döndüren, o biber gazının vergisini veren biziz.
Sadece alışveriş yapmadan uygulayacağımız yaptırım, ekonominin çökmesine sebep olacak. Bırakın, para kazanmaya devam edenler çöksün. #alisverisyapma
Lütfen paylaşın, her yerde paylaşın!

--- mail'in sonu ---

ayrıca, ülkeyi yasal olarak diktatörlüğe götürecek yeni bir mit yasası hazırlanıyormuş. birçok haber sitesi bunu doğruladı. adamlar ülkede kendileri gibi olmayan herkesi ezmeye hazırlanıyor ve bir şeyleri değiştirip keskin bir dönüş yaratmak istiyorsanız, boykota destek verin. ben bu olaylar başladığından beri, yani 2 haftadır temel ihtiyaçlarım (gıda, su vs.) dışında hiçbir şey almıyorum. evde çay bitti ve çayı çok seven bir insan olmama rağmen çay bile almıyorum. çay almayınca şeker almama da gerek kalmıyor. daha az bulaşık yıkanacağı için bulaşık makinesi tabletini daha az kullanıyorum vs. bu böyle gider aziz dostlarım.

http://www.zaman.com.tr/gundem_taraftan-tartisilacak-iddia-mit-yasasiyla-muhaberat-devleti-kurulmak-isteniyor_2099999.html

aynı haber radikal'de de yayınlanmıştı ama linkini bulamadım. bu durumda "ne yapmalıyız" sorusunun cevabı bence mümkün olan her şeyi boykot etmek. muhtemelen artık bunu söyleyene deli gözüyle bakıyorsunuz ama ben bunun kilit öneme sahip olduğunu düşünüyorum. bu iddia zaman'da bile çıktığına göre doğru olması muhtemel. bir internet sitesine girdiğiniz için veya komşunuza şüpheli gelen bir davranışınızdan dolayı evinizden alınıp işkenceye maruz kalmak istiyorsanız siz bilirsiniz tabii ama istemiyorsanız en azından 1-2 ay hayati şeyler dışında hiçbir şey satın almayarak, bankadan bütün paranızı çekerek, kredi kartlarınızı iptal ederek hükümetin kölesi olduğu sermayenin işleyişini biraz sekteye uğratabilirsiniz. sadece mal değil, hizmet almayı da reddetmek mümkün. ben bugün telefonumun internet paketini iptal ettim ve daha ucuz bir tarifeye geçeceğim. telefonla konuşma işini skype üzerinden yapabileceğim birçok arkadaşım var. interneti zaten en düşük pakette kullanıyorum. bunu toplu halde yaparsak, halkın yanında şirketlerden de baskı görecekler. 

zaten unutmamamız gereken nokta hükümetin kesinlikle umrunda olmadığımız gerçeğidir. hükümetin umrunda olanlar ise şirketler. yani "biber gazı atıyorlar! sağlığımızı tehdit ediyorlar! 4 kişiyi öldürdüler, 5000 kişiyi yaraladılar" şeklinde bir feryat, bizim daha fazla sinir olmamız dışında bir işe yaramayacak. çok uç şeyler yapmaya gerek yok. kendinizi başbakanın yerine koyun. nefret ettiğiniz bir insan topluluğuna her türlü zararı vermeye çalışıyorsanız, onların çektiği acılar umrunuzda olur muydu? benim olmazdı. asıl işe yarayacak olan, sermayeyi yaralamaktır sevgili blöğ kardeşlerim. zaten çevrenize bakın, akp seçmeni olduğunu her fırsatta belli eden adamların harcamaları değil, sizin harcamalarınız ekonomiyi ayakta tutuyor. korkmayın, bugüne kadar 2 parça kıyafet veya cep telefonu almaktan vazgeçen kimse ne ölmüştür, ne de hayatı çekilmez bir hal almıştır. 

hatta insanların artık kullanmadığı eşyaları takas edebileceği veya verebileceği, freecycle benzeri bi şey oluşturabiliriz para harcamamak adına. insanlar ihtiyaçlarını yazar ve paylaşabilecek durumda olanlar paylaşır. böyle bir şey olursa benim de verebileceğim eşyalar var.

normalde hükümetin gitmesini bile tam desteklediğim söylenemezdi. bana göre gelen de bunlardan pek farklı olmayacaktı. hala da farklı olacağını sanmıyorum. yani aslında çoğumuzun ihtilal yapma gibi bir amacı bile yok. tek istediğimiz, kişisel özgürlüklere müdahale edilmemesi ve yasaların herkes için eşit biçimde işlemesi. ha bir de akp'nin yandaş torpili fanatizmi de bitse iyi olur. mesela şöyle amcalar var. bu adamın söylediği suç değil mi? tedbirsiz bir hareketi örtbas etmeye çalışan insan suç işlemiyor mu?


ha bir de gazetecilere rüşvet teklif etmiş.  bu adam ne sizden, ne de benden yetenekli veya zeki. böyle bir konuşma üslubuna, böyle köylü kurnazı tavırlara sahip bir adamı yolda görseniz dikkate almazsınız ama bu adam giresun valisi. düşünebiliyor musunuz? şahsen bir şirketim olsa, bu adamı çaycı bile yapmazdım. aynı şekilde:

http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/haci-ingilizce-konustu-have-are-you-haberi-69864

şu adam isviçre'de basın ataşesi. bir düşünün güzel kardeşlerim, siz 2-3 milyar para kazanacam diye götünüz çıkarken, bu adamlar bilmemkaç bin euro para kazanıyor ve artık partinin bu yüzsüzlüğü dayanılmaz bir hal aldı.

mit yasasına dönecek olursak, bu yasanın halkın güvenliği için olduğunu söylemek için gerizekalı olmak gerek. doğu almanya'da stasi diye bi teşkilat vardı. biraz araştırıp okursanız, sizi neyin beklediğini görebilirsiniz.


mevcut durumda bile idris naim şahin mecliste (kahvehanede değil gençler, sorulan bir sorunun resmi olarak cevaplanması gereken bir yerden bahsediyoruz) bu kadar rahat bir biçimde, çocuk kandırır gibi hareket ediyorsa, bu biraz da bizim sayemizde. kısacası, harcadığınız her kuruş, bu adamların yerlerini daha da sağlamlaştırmasına, insanları daha kolay manipule etmesine yardımcı oluyor. benim de arabam var ve işyerine arabayla 6-7 dakikada gidebilmeme rağmen, geç kalma pahasına toplu ulaşımı kullanmam beyinsiz olduğumdan değil. unutmayın geçler, bir alışveriş merkezine girdiğinizde gördüğünüz markaların %95'i size hitap ediyor; akp seçmenine değil. yabancı yatırım varsa biz tükettiğimiz için var; onlar tükettiği için değil.

bildiğiniz gibi, hükümet zaten yürütmeyi durdurma kararı verilmiş gezi parkını şimdi de referanduma açmaya çalışıyor. sanki mesele sadece parkmış gibi, bunu resmi bir referandumla çözmek istiyorlar. burada akp'nin referandum anlayışına da değinmek isterim:

 
yani güzel kardeşlerim, elinizdeki güç referandum değil, paranız. tutun o parayı, harcamayın ve olacakları izleyin.

25 Mayıs 2013 Cumartesi

twitter gençliği üzerine

şimdi ortalara çıkıp "twitter mısır'da devrim yaptı olum" diyerek hashtag, trend mrend kovalayıp sosyal medyanın nabzını tutan gerizekalı olmak istemiyorum ama birkaç gündür birtakım aziz dostlarımın isyan ettiği bir konu hakkında bir şeyler söyleyesim var. gerçi "sanki blogun okunuyor da mı yazıyorsun lan godoş" dediğinizi duyar gibiyim. aslında okunuyormuş. analytics'ten baktığımda günde 40-50 kişinin girdiğini görüyorum. neyse efendim, okunmasa bile ileride torunlara okutabileceğimiz birer anı olacak bunlar.

öncelikle konuyu vereyim:
 caps lock: unleash the fury

başta ateist kardeşlerim olmak üzere, insanlar bu twit'e öyle içerlemiş öyle içerlemiş ki, neredeyse ağlayacak kıvama gelmişler. oğlum/kızım, buna zaten en başta siz sebep oldunuz lan. bu ve benzeri cengaverleri neden dikkate almamamız gerektiği konusunu aşağıda birkaç madde ile özetleyeceğim ama en başta "hey ateist" dendiği zaman "bağa mı didin" diyerek üzerine alınan insanlar olarak kendi dizginlerinizi kendi elinizle teslim ettiniz.

bu nasıl mı oluyor? şöyle oluyor efendim: şimdi bulutların üstünde oturan bi arkadaşın bütün yaşamı kontrol ettiği (ve nedense %90+ tutarlılıkla sadece silah tüccarlarını, dolandırıcıları vs. başarıya ulaştırdığı) meselesine inanan "zeki" varlıkların, kendileri gibi olmayan herkesi ateist olarak tanımladığını biliyoruz. bu adamlar için mesele tanrının varlığı ya da yokluğu değil, ona inanıp inanmayanların olması. dolayısıyla sınıflandırma da buna göre yapılıyor. yani birinin ateist olduğunu kabul etmesi, tanrıya inanan birinin yaptığı kategoriye göre anlam kazanıyor ve o kategori de, tanrının olduğunu varsayıp buna inanmayan zavallıları ateist olarak sınıflandırma üzerine kurulu. zaten asıl anlamadığım nokta, bu mistik şeyleri saçma bulan insanın ateist tanımlanmaya neden bu kadar hevesli olduğu. göz kapaklarını indirip kaşlarını kaldırarak "ateistiz abi" davranış biçimi benim dehşete düşmeme yol açıyor kısacası.

"ateistiz abi" bakışı

benim önerim şu: allahsız kardeşlerim ateist olarak tanımlanmaya uçan sincaplar gibi atlamak yerine neden karşı kampı tanımlamayı denemiyorlar? bu tanım ne olabilir? namantık gibi bir şey olabilir. zaten mantık kelimesi köken olarak da ingilizcedeki logic'le neredeyse birebir paralellik içinde. logic kelimesi eski yunanca logos'tan geliyor. logos'un karşılığı ise discourse, yani türkçeye söylem olarak çevrilen bir şey. söylem deyince aklınıza ne geliyor? söylemek. söylemenin kökeni nedir? söz. eski türkçe metinlere baktığınızda orta asya'da yaşamış atalarımızın "sözlemek" kelimesini kullandığınızı görüyorsunuz. peki söylemenin arapça karşılığı nedir? doğru tahmin, "nutk". nutuk atmak falan buradan geliyor aziz dostlarım. mantık da buradan geliyor. bu yüzden, atayist kardeşlerimin de müslüman, hıristiyan, yahudi, budist falan ayırt etmeden, insanlığın genel olarak berbat durumda olmasını sağlayan bir varlığın kendi kurtuluşunu temin edeceğine inanacak  kadar tutarlı davranışlar sergileyen herkese namantık demeyi tercih etmesi biraz daha yerinde bir davranış olacaktır. zaten bir dine inanan çoğu insan da inandığı şeyin mantıksız olduğunu reddetmiyor. zaten nasıl reddetsin? gökten kitap indiğine inanmaktan bahsediyoruz. ne desin yani, "öyle deme, ara sıra gökten kitap iner. sen pdf download etmiyor musun?" falan mı desin? tabii ki "inmez ama ben inanıyorum" diyecek. öyleyse neymiş? bundan sonra siz ateist değilsiniz; onlar namantık. isteyen alojik veya absürd de diyebilir.

özgüven meselesini hallettiğimize göre, abimizin beyanına geçebiliriz. öncelikle kendisini dikkate almayı deneyelim:

1- "kişiliği ... ateist tiplerin ülkemde dinime küfretmesi kanıma dokunuyor" (caps lock açık bu arada):

ateist biri mi dinine küfretti? nasıl yani? sen bu konuyu baştan bi düşün bakalım. bi hata var gibi sanki... ayrıca kişiliği sağlam, asla dindar geçinmeyen milletvekillerinin bir gecede kendilerini tanrı ilan edecek kararlar alması da kanına dokundu mu? veya kendi elinizle silahlandırdığınız heriflerin 150 (pardon 44) kişiyi öldürmesi pek kanına dokunmadı herhalde değil mi? siyasetin medya kanadının başındaki adamlardan biri olarak demagojinin allahını yapıyor olmana bir şey demiyoruz zaten. tabii ki yapacaksın. bülent arınç'ın yaptığı şovları bir kere gözünün önüne getir. bu adam bunu yapıyorsa, partisinin medya sorumlusu neler yapmaz. neyse kana dokunacak bir sürü şey varken ateistlerin kana dokunması çok ilginç. zaten türk siyasi jargonunda sağ kanadın "kana dokunmak", sol kanadın da "beis görmemek" sözünden artık gına geldiğini belirtmek isterim. "başbakan şehitlere kelle demekte beis görmüyor!" diyen adamı en başta ben öldürmek istiyorum. kana dokunmanın doğası ise biraz daha farklı. daha çok "tutmayın küçük enişteyi" şeklinde geçiştirilebilecek sebepsiz bir hareketlenme, bir gaza gelme durumu anlıyorum bu sözden. sonuçta adamın kanını bilmiyoruz, dokunmuş olabilir. bunun için bir neden belirtmesi gerekmez. aynı zamanda "imf'ye borcumuz kalmadı" yalanı veya padişahımızın şehzadelerinden birinin arabasıyla bir insanı öldürdükten sonra yargılanmasına bile gerek kalmadan abd'ye hicret etmesi veya kızının "fahri danışmanlık" makamına yüceltilip ayda 50 milyar (+ kuvvetle muhtemel yan faydalar ile) maaşa bağlanması beyimizin kanına dokunmamış olabilir. adamın alyuvarlarını okuyacak halimiz yok; dokunmamış olabilir. bu açıklamasının üstüne padişahtan bir kese altın almış mıdır merak ediyorum. almış olma ihtimali yüksek. hatta belki bizzat padişahın tahtına oturmuştur, padişahın kendisi otururken. padişah belki başını da okşamıştır, al yanaklarından öpmüştür. neyin dokunup neyin dokunmayacağını çok iyi bilen seçici geçirgen kanını alıp alnına bile sürmüştür belki bir şeref nişanı olarak.

2- "tecavüze uğramış bu tipler yok edilmeli":

bu konu zaten akp'yi akp yapan unsurlardan biri. tecavüzün aktif tarafını değil de pasif tarafını suçlu olarak görmek sanırım bizim ülkemize özgü bir şey. bunun tartışılacak bir tarafı yok. zaten bu maddeleri de adamı neden ciddiye almamamız gerektiğini göstermek için yazıyorum. tamam ege denizi seviyesinde iq'larıyla önlerine atılan her kemiğe koşup havlayan ulusalcı kardeşlerimiz tabii ki, twitter'da satır satır döşeyecek, facebook'ta paylaşım yapacak. iktidara ve statükoya zararsız eylemlerde tabii ki bulunacaklar. eşek sürüsü gibi sokaklarda anırarak gezip bir şeyleri protesto ettiklerini tabii ki sanacaklar. maçlarda 50.000 kişi "tayyip istifa" diye bağırınca tayyibin istifa edeceğini tabii ki düşünecekler. doğru dürüst bir eylem yapmak istediğinizde o 50 bin kişinin 50 tanesini bulamayacaksınız ama o ayrı bir konu. ben sadece biraz daha zeki olması gerektiğini düşündüğüm kişilerin gerçeği nasıl ıskaladığını görünce üzüldüğüm için bunları yazıyorum. 

peki doğru dürüst eylemden kasıt nedir? mesela adamlar birkaç haftadır reyhanlı olayını unutturmak için yapmadığını bırakmadı. böyle salak salak twitter şovlarından tutun da, sigaraya, alkole getirilen bir sürü yasağa kadar ellerinden gelen her şeyi yaptılar sanırım. dün en son ertesi gün haplarını yasaklamışlar. yakında prezervatifleri de yasaklayacaklarını düşünüyorum. geleceğe yönelik yatırım yapmanın kimseye zararı yok. ülkeye ucuz işgücü lazım, gdo'lu gıdalara yeterli bir pazar olabilmemiz için nüfuzumuzun artması lazım, savaş endüstrisinin hiçbir devletin yanaşmayacağı büyük bir savaş çıkarmadan krizden çıkabilmesi için bölgesel savaşlarda ördek gibi gebermesi sorun olmayacak kadar fazla nüfus lazım. tecavüze uğrayan insanların bile çocuğu doğurmasını emredecek kadar ileri giden bu denyolara karşı sokaklarda anırarak gezmek bir işe yaramıyor takdir edersiniz ki.

kimsenin sallamayacağını biliyorum ama "doğru dürüst" protestoyu ana hatlarıyla tanımlamam gerekirse, belirli bir sektörün çökmesine yol açacak toplu eylemler şeklinde tanımlayabilirim. binlerce insanın sokaklarda bağıra çağıra gezmesinin kimsenin umrunda olmadığını biliyoruz. bazen işyerinin önünden de geçiyor bu tipler ama zahmet edip cama bile çıkmıyorum ne olduğunu görmek için. ben bu kadar sallıyorsam, başbakan hiç sallamaz. o binlerce kişi aynı anda intihar edip sokakları kan gölüne çevirse "intihar dinimizde haram. allahsızların intihar etmesi iyi oldu" diyerek kendilerini yine savunurlar. molotof kokteyli atmak da sizi hapse tıkmalarından başka bir boka yaramaz. ben diyorum ki, mesela alkol yasaklarını içecek almayı reddederek protesto edelim. bir insanın günlük yaşamında su dışında tükettiği içecekler neler? çay, kola, ayran, meyve suyu vs. 1 ay boyunca kimse su dışında bir şey içmese bir şey kaybeder mi? bence kaybetmez, hatta sağlık yönünden çok şey bile kazanabilir. eve polis gelip ağzımıza zorla çay dökmeyeceğine göre, bu durumda ya koskoca bir sektörün göz göre göre batmasını, binlerce kişinin işsiz kalmasını, milyonlarca dolarlık yatırımın saçma sapan bir inat uğruna heba olmasını izleyecekler, ya da halkı cezalandırmaktan vazgeçecekler. zaten neredeyse paranın piyonu gibi hareket ediyor hükümetimiz. o sevgili patronlarını kıracak değiller herhalde.

aklıma gelen diğer bir çözüm de binlerce kişinin bankadan bütün parasını aynı gün çekip 1 ay kendi evinde bulundurması veya önceden belirlenen başka bir bankaya yatırması. son kuruşunuza kadar cebinizden çekmek için binlerce takla atan sahtekar bankaların ve en büyük destekçisi olan devletin, böyle bir şeyin sonuçlarını göze alabileceğini sanmıyorum. bunda da polisler evinize gelip "yatır şu parayı bankaya, asabımızı bozma" diyemez herhalde. zaten bankaların geçen hafta masraf kalemlerini artırarak bunu tüketiciden çıkaracak olduğunu eminim çoğunuz bilmiyordur. yani sadece hükümet değil, bankalar da hak ediyor bunu.

sanırım geçen sene bu zamanlardı. italya'da petrol zamlarını protesto etmek için kamyoncular şehirlerde kamyonlarını arka arkaya park edip trafiği tıkamışlardı. hatta sizler az daha bilinçlenin, enerjinizi sokaklarda dolaşıp anırmaya harcamayın diye haberin kendisini de buldum: http://www.ft.com/cms/s/0/5e489d2a-45d2-11e1-93f1-00144feabdc0.html#axzz2UIwBAxzM
fiat 4 fabrikasında üretimi durdurmuş lan, düşünebiliyor musun eylemin gücünü? bu da benzine zam geldi diye. bizde her gün zam geliyor ama "ulan 1 hafta metroya bineyim de görsün şerefsizler" diyebilecek kapasitede bile kimse yok. maçlar için toplanan 50 bin kişi bir halta yarayacak bir iş yapmaya geldi mi ortalarda hiç görünmüyor.

neyse ulan, nerden nereye geldik. adama bok atayım derken yanlışlıkla isyan etmeye başladım.

buradan bir noktaya da parmak basmak istiyorum. politikacıların neden dürüst veya duyarlı olmaları gerektiğini düşünüyoruz ki? böyle bir varsayım mı var? "bir insan politikacıysa dürüst veya sağduyulu olmak zorundadır" gibi genel bir kural var da ben mi bilmiyorum? neden bu adamların her söylediğini bu kadar ciddiye alıp manyak gibi şaşırıldığını kesinlikle anlamıyorum. mesela en son başbakan "kafası kıyak nesil istemiyoruz" demiş. sizce kimin alkol alıp kimin almadığı bu adamın umrunda mı? daha doğrusu şöyle sorayım: para ve(ya) iktidar getirmeyecek herhangi bir şey politikacıların umrunda olur mu? tabii ki olmaz sevgili adsız okurlarım. öyleyse adamın bu sözü söylerken 2 amacı olabilir:

1- gündemin ilgisini reyhanlı konusundan çekmeye çalışmak
2- artık birer birer tükettiği ilkelerin telafisi olarak seçim zamanında anadolu'nun denyo halkına "tamam, suriyeden ipini koparan bir manyak sürüsünü ülkeye kabul ettik, yüzlerce insanın ölmesine göz yumduk, başta terörist diye lanse ettiğimiz adamlarla öpüştük barıştık, kendimize sınırsız haklar, dokunulmazlıklar sağladık falan ama diğer taraftan da ülkede ayyaşlığı yasakladık, naber? bu güzel bi şey değil mi? ayrıca çocuk yapma amacı dışında sevişmek de yasak" diyebilmek

sonuç itibariyle her türlü yayın organında ölümüne yüceltilen bu "anadolu insanı"nın en önemli özelliklerinden biri, seçim zamanı refah veya gelir düzeyini artıracak partiye değil, yerine göre birileri "karaoğlan" adıyla lanse edildiği için, başka biri "necmettin hocaefendi" olarak bilindiği için veya ülkede birileri çıkıp insanların özgürlüklerini kısıtladığı için oy verir. bana kalırsa, böyle ışıklar altında yüceltilen anadolu insanının dışında, köylerde yaşayan insanlar öyle değerlerine çok bağlı, insancıl varlıklar da değil. eşek, köpek, tavuk siken insanlardan bahsediyoruz aziz dostlarım. bunlar kosinski'nin boyalı kuş romanında değil, anadolu'nun iman dolu coğrafyasında oluyor. anadolu insanı 10 yıl önce de sefildi, 20 yıl önce de, 30 yıl önce de... hatta şimdi de sefil ama bu durum hiç umurlarında değil, zira karnı tok tutmak dışında bir faydası olmayan ekmeğin kutsal olması gibi, öğünlerinin %90'ını bu ekmekten oluşturmak zorunda bırakılan anadolu insanı da kutsal.

yani söylemek istediğim, bu adamların söylediklerine, yaptıklarına fazla şaşırmamak gerek. beyimiz ayyaş bir nesil istemiyormuş. nasıl bir nesil istiyor acaba? junkie bir nesil mi? güvendiğiniz, duyarlı olmasını beklediğiniz insanları hayatta korkutan tek şey dokunulmazlıkların kalkması. sadece bunu düşünmek bile birçok şeyi çözmek için yeterli.

hatta olayı şuradan  anlamaya çalışın: sanırım geçen hafta nasr tv diye bi iran kanalı şöyle bir video yayınlamış:


bu video facebook'ta paylaşıldığında, insanlar bir anda aydınlanmış davranmaya başladı. bizim basına ne kadar alıştığımızı artık siz düşünün. zaman, haber7, habervaktim gibi şeyleri zaten gazeteden veya haber sitesinden saymıyorum. hürriyet, milliyet ve ntvmsnbc hükümeti acıtmayacak alakasız haberler, spor, magazin falan yayınlıyor bütün gün. radikalin bütün işi hükümetin icraatlerini sol kanada biraz cazip göstermek. tecavüz, içki yasağı, kürtaj gibi, zaten gündemi saptırma amaçlı haberler üzerinde inisiyatif kullanmasına izin verildiğini düşünüyorum. bu konularda gerçekten aslan kesiliyorlar ama hükümetin sadece bir yönden taraf olduğunu belirttiği sahte bir gündem olduğu için pek karışan yok. diğer taraftan sol diye bir gazete var mesela. bir gazetenin adını sol koymak "biz 1-2 karşıt şey yazabiliyoruz, çünkü zaten rukneddin'in blogu gibiyiz; kendimiz dışında kimse okumuyor bizi" demek gibi bir şey. odatv ve aydınlığı da sol'un kardeşleri olarak belirledim. odatv biraz daha cıs yapıyor ama aydınlık da gündemden gündeme savrulduğu için kaliteli haber yapmasına rağmen pek dikkat çekemiyor. ha bir de bianet var. bianet tamamen yörüngenin dışında. söylediği çoğu şeye katılıyorum ama olan bitenin çok uzağında bu adamlar. gerçi yanlış yaptıklarını söyleyemeyiz. ülkede her gün gündem değişiyor ve twitter, facebook, envai çeşit sözlük, küçük parodilerden oluşan televizyon dizileri vs. sayesinde dikkat aralığı 5-10 dakikaya düşmüş halkımız için biraz yavaş kalıyor diyelim. ara sıra gördüğüm, ilgi çekici saçmalıkta birkaç haber linkine tıklamak dışında gazete okumadığımı, televizyon da seyretmediğimi belirtmek isterim. bu yorumları tamamen dışarıdan yapıyorum yani. hatta bazen orda burda köşe yazarı takip eden "abi hüsnü güllaçoğlu çok güzel yazıyo yeaa" insanlarını sağlam bir dövmek istiyorum. her gün düzenli olarak yılmaz özdil okumak veya kuzey kutbunun erimesi için bir dizi önlem almak istediğini ilan ettiği tanıtım videosunda 6 silindirli 4500 cc land rover'ına binip arkasından leğenle su döktüren ayşe arman'ın söylediklerini dikkate almak bana pek sağlıklı bir aklın yapacağı bir eylem gibi gelmiyor açıkçası. mesela bir de taraf'ta yazan ahmet altan gerçeği var. yazarmış, otmuş bokmuş falan diyorlar. ee? bu adamı dikkate almamız için gerekli bir neden mi? adam taraf'ta yazıyor lan. skandal yaratmak için kurulmuş, hükümet desteğini almayı beceremeyip haberleri eline yüzüne bulaştırmış bir gazetenin köşe yazarı bu adam. kim bilir kaç para alıyordur. düşünüyorum da, bana "rukneddin gel bizim gazetede hükümeti sev, öp, sana ayda 10 bin lira verelim" deseler, hiç düşünmeden kabul ederdim diye düşünüyorum. bu adamlar neden etmesin? bu bağlamda chomsky'nin "manufacturing consent" adlı kitabını okumanızı da tavsiye ederim. iletişim fakültesi öğrencisiyseniz okumayın, siktir edin. ya da ne bileyim, argümanınızı banu avar düzeyiyle sınırlayın. "hüseyinli barajı israil'in, fısfıs limanı arapların" falan deyin ve sonunda hiçbir şey yapmayın.

sonuç olarak, bu kadar şey yazdım ama bunun bir sonuç vermeyeceğini ben de biliyorum. bir sonraki seçimde yine kuzu kuzu gidip kendinizi sağcı olarak değerlendiriyorsanız akp'ye, solcu olarak değerlendiriyorsanız size - ülke genelinde artık hiçbir konuda hiçbir seçenek tanınmamasının aksine - sandıkta sunulan geniş bir parti yelpazesinden birine oy vereceksiniz. "biz liberal solcuyuz ama onlar sosyal demokrat" deyip ikiye, "biz ulusalcıyız ama onlar yenilikçi" diyerek dörde, "onlar komünist, biz sadece sosyalistiz" diyerek sekize, on altıya bölüneceksiniz. her şeyin ötesinde, bir şeyin değişebileceği inancıyla birilerine ciddi ciddi oy vereceksiniz. oy verdikten 2-3 hafta sonra "ama milletvekilleri çok şerefsiz yaaaa" diye facebook'ta son haberleri paylaşacaksınız. sonraki seçim yine oy vereceksiniz, yine memnun olmayacaksınız, yine oy vereceksiniz. bir süre umrunuzda olan tek şey fenerbahçenin şike yapıp yapmadığı veya galatasarayın her sene şampiyon olmasının devlet tarafından desteklenip desteklenmediği olacak. kafanızın bastığı tek komplo teorisi bu çünkü; devletin sizi sikme işini askıya alıp biraz da galatasaraya yardım etmeye karar vermesi. eminim benim entelektüel öğrencim, ekşisözlük yazarım, hatta beni gerçekte tanıyan, evdeki hamamböceklerini terlikle öldürüp, faraşa doldurup balkondan aşağı attığımı bilen insanlar "hade len ordan" veya "ağbi ne saçmalamış yhaa" falan diyecektir. diyebilirler. hatta belki bu yazdıklarımı ilerde ben de beğenip silerim. o yüzden yedeğini alın ha.

yine de sizleri de unutmadım sayın futbol taraftarı okurum. hepiniz benim canlarımsınız sayın okurlarım. bu da sizin için:

19 Mayıs 2013 Pazar

königsberg üzerine

sonra vay efendim 2. dünya savaşı niye kaybedildi...

16 Mayıs 2013 Perşembe

suriye'de sular durulmuyor

 suriye'de sular (temsili)

komşuda sular durulmuyor! suriye'de esad'ın askerleri yolda gezen bir arabayı sanayilik etti. son aylarda şiddetin iyiden iyiye tırmanışa geçtiği suriye'de esad'ın askerlerinin hedefinde bu kez de yolda gezen spor bir araç vardı. elde edilen görüntüler, suriye ordusunun bitmek bilmeyen şiddet olaylarının son halkası olarak dünya basınında büyük yankı uyandırdı. işte o görüntüler:

vur ha vur

kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/planet/23293350.asp

15 Mayıs 2013 Çarşamba

bildim seni dostum, radikal yazarısın

öncelikle şu yazıya göz atmanızı istiyorum sevgili blög okurları (if any)

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/banu_k_yelkovan/dokunani_yakarim-1133485

tam bir radikal yazarı değil mi, gönül dostlarım? tamam kanka, çok entelektüel bir çocukluk geçirmişsiniz; bizim evimizde çocuk dövmek için raket, hortum falan varken sizin evinizde edip akbayram plağı varmış ve o çocuk halinizle bile 68 kuşağı kafasını yaşıyormuşsunuz. 

hatta kaçınılmaz bir 12 eylül referansı vermişsin, hala gazete okuyan emekli dayıları güldürebilecek 1-2 küçük komiklik yapmışsın. benim de 4 yaşında bi blogum var. mesela benim blogum değil de gazetem olsa ve bir köşe yazarı çıkıp böyle bi yazı verse inşaat demiriyle falan dövüp tazminatsız kovardım heralde. ülkenin bütün sol kültürünün darbe dönemi bölünmesinden oluşması çok acı değil mi lan? bugüne kadar darbe dönemi dışında "dönem dizisi/romanı/filmi" gören oldu mu? mesela son zamanlarda, metro duraklarında tanıtıldığına şahit olduğum "kafirun" adında bir kitap gördüm. kitabın tanıtımı aynen şu şekilde: "iki hikmet. biri nurcu, biri komünist..." e anasının amı! varsayımlara bak hele! ulan roman yazıyorsun, bu kadar genelleme reklam filmleri için bile fazla değil mi? "iki hikmet. biri nurcu, biri komünist. birinin sevgilisi, diğerinin abileri var. ikisi de gönlünce konuşsun diye, vodafone'dan manyak tarife!" gibi bir reklam filmi olsa pek şaşırmazdık da, bu genellemelerle kitap yazılması insanı dehşete düşürüyor. şimdi ben de biraz entellik yapıp raskolnikov'u örnek göstermek istiyorum. dostoyevski bir karakter yaratmış değil mi? adamın tasvirlerinin arasında "sağcı" veya "karşıt görüşlü öğrenci" gibi bir niteleme olduğunu düşünün. muhtemelen böyle varsayımlar üzerine bir şey inşa etmeye ihtiyacı yok dostoyevski'nin. türkiye'de böyle bir ihtiyaç var ama... 

 dönem dizisi karakteri (temsili)

köşe yazımıza dönecek olursak, tamam siz de haklısınız, koca bir futbol endüstrisini veya hükümeti gerçekten eleştirecek götü kendinizde hiçbir zaman bulamadığınız için saçmalıyorsunuz ama en azından bunun için çok para almayın lan. umarım maaşın o kadar da iyi değildir banu bacım.

neyse efendim, bir de utanmadan futboldaki şiddeti eleştiriyorlar ya, bu şiddeti yaratan benmişim gibi. ulan gazetelerin %25'i falan futbol, akşam televizyonu açıyorsun rıdvan konuşuyor, güntekin konuşuyor... hadi bunlar neyse, ahmet çakar, erman toroğlu falan da konuşuyor, ki bu adamların herhangi bir şey hakkında kamuya açık mecralarda yorum yapması tehlikeli bence. gerçi onun da formülünü bulmuşlar: "sahada futbolcuların şiddet uyguladığını gören taraftar da şiddet uygulamaya başlıyor"muş. la bi siktir git güzel kardeşim. o adamlar hiçbir sike derman olmayacak maçları için milyonlarca dolar kazanıyor. sen başarın karşılığında 3-5 milyon kazansan, sen de rakibinin gırtlağına yapışırsın, hatta sahaya pompalı tüfekle falan çıkarsın. hatta bu açıdan, futbolcuların insancıl olduğunu bile söyleyebiliriz. asıl sana ne oluyor? gecenin 11'inden sabahın 6'sına kadar 7 saat futbol programı yapıyorsun. programda birbirine hakaret eden adamlar var ulan! "baroş kendini yere attı mı, atmadı mı" tartışmasına 3 saat ayıracak kadar tırmandırıyorsunuz gerilimi. gazetelerin normal baskıları yetmeyip, üstüne ekstra spor gazetesi çıkaran adamların şiddet için futbolcuları suçlaması bence dünyanın en komik 15 şeyinden biridir. maçların parasız yayına kapatılıp fetiş objesi haline getirilmesinden bahsetmiyorum bile. zamanında cine5'te de böyle olmuştu. normalde film seyretmekle alakası olmayan adamlar tonla para sayıp dekoder falan almıştı.

gerçi post'un başında radikal yazarlarından bahsediyorduk. ben aslında başka bir şey anlatacaktım ama konu nasıl geldiyse buraya geldi. ulan aslında tek cümle yazacaktım: 

"radikal yazarı mısın? o zaman hiç vakit kaybetmeden darbe dönemine falan referans ver. mutlaka yap bunu" deyip bitirecektim ama yine sinirimin kurbanı oldum. yazık lan, 2 gündür internetin her yerinde bu tartışılıyor. gerçi bu da hükümetin ve yeni bir gündem bulması gereken medyanın işine geliyordur ama şiddeti yaratan adamların şiddeti başlatanları suçlamasını görmek büyük bir eğlence

13 Mayıs 2013 Pazartesi

bu akım bizden çıkmış olabilir mi?

" - nice hat
  + thanks
  - i was being sarcastic.
  + well, i stole your face."
                                           - asdfmovie

son zamanlarda iğrençlik abidesi bir moda daha ortaya çıktı. hani blog yazan, kitaplı mitaplı pozlar veren neo-kezban kızlarımız var ya, kalın çerçeveli numarasız gözlükleriyle arz-ı endam edip facebook'ta paylaşılan off-context kitap alıntılarını entelektüel birikim olarak gören, işte bu kızlarımız arasında moda oldu bu.

poz vermek artık çok "mainstream" olduğu için, yapılmaması gereken bir şey. malum, fotoğraf makineleri cep telefonlarına kadar girdi ve işin kötüsü şu ki, telefonlar zamanında fotoşop bilen eş-dosta binbir dil dökmeyle yaptırılan sepya efektini de verebiliyor.

yine de, bu durum kendini ön plana çıkarma çabasını, taze makyajlı, fönlü, güzel görünüldüğünün düşünüldüğü günlerde mal beyanı yapma telaşını dindirmiyor. işte modamızı ortaya çıkaran kriz de tam bu noktada ortaya çıkıyor:

1- güzel göründüğümü düşünüyorum.
2- güzel görünüyorsam, fotoğraf çekilmeliyim.
3- fotoğraf çekileceksem poz vermeliyim.
4- poz vermek çok mainstream ağbi yha!

ergo, şöyle bir yol deneyebiliriz: poz verelim ama poz vermiyormuş gibi davranalım. böyle ağzımızı yüzümüzü yamultalım, garip şekillere girelim, "çirkin" olalım. sanki hiç poz veresimiz yokmuş gibi davranalım ki, kültürlü, entelektüel görünelim. her dakika sanat alemlerine akıyor, elimize teremin alıp "dasein'dan öte, gestalt'tan berry..." adında bir şarkı besteliyormuşuz gibi görünelim.


ÇOK KÜLTÜRLÜYÜM

bazen erkek olduğum için kendimi o kadar şanslı hissediyorum ki... rol yapmıyorsun ulan! mesela artık hüseyin'in de arabası var diye metro kullanmaya başlamıyorsun. sürekli kendinsin, hep kendin gibi davranıyorsun. ne kıskançlık krizlerini çaktırmamak için binlerce plan yapmana, ne de ali'nin sevgilisinin memeleri büyük diye delirmene gerek var. yağmur yağdığında camın kenarına geçip kahve içebileceğin için değil, barajlar dolacağı için seviniyorsun. daha yüce bir şey olabilir mi?

 barajların dolması (temsili)

neyse, kızlarımıza dönelim. yaptığınız mallıklar dışardan çok belli oluyor ve zeki olanlarınızın genele oranı gitgide düşüyor. hadi tamam, gerizekalı görünme işinde gerçekten istikrarlı bir başarı grafiği tutturdunuz diyelim de, bu olayın sanatla, edebiyatla, entel uğraşılarıyla ilgisi nedir lan? yapmayın yehovanın aşkına... romanların aşkına, sipalinin aşkına çaaal be gırnatacı çal... bi dakka lan, bu ne? adnan şenses oldum size yalvaracam derken.

derrida ve différance

bu olayın başka bi boyutu da, başka bir şey yapmaktaymış gibi fotoğraf çekilmek. o an başka bir şey yapılıyormuş da, o şeyin yapılması sırasında poz verilmeden fotoğraf çekilmiş gibi. gerçi twitter'da durduk yere "mesela ceren ölse..." veya "mmm nutellalı çilek" yazan bi insanın tutarlı bir discursive space içinde yaşamasını beklemek zaten çok büyük bir hayalcilik olur.

salvador dali

anonim

neyse, sözümü kesmeyin. bir de yemeklerle poz vermek var değil mi? son zamanlarda ülkemiz kızlarını bu kadar net bir biçimde etkisi altına alan başka bir akım olmamıştır heralde. öncelikle bunun da bir tasavvurunu arz etmeye çalışayım. mesela bir grup insan bir yere yemeğe gider ve masa donatılır. gerçekten de bir sürü şey olur masada. bu noktada kız olan hemen bu masayla fotoğrafını çekip facebook'a atar. facebook'ta coğu kızımızın böyle fotoğrafları mevcuttur. genellikle de altına caption olarak " dağıttık gusel olduuuuuu" türünde şeyler yazılır. ne dağıttın ulan gerizekalı? domatesli salatalık yemişsin işte!

peki bu fotoğrafların amacı nedir? acaba eşe dosta "bakın biz müthiş para kazanıyoruz. öyle ki bir masa dolusu yemek sipariş ettik ve daha da önemlisi, o yemeğin hepsini yedik. ee ne de olsa bünye alışık çok yemeye" gibi üstü kapalı imalarda bulunmak mı, yoksa kendini doğurganlık, bereket tanrıçası gibi resmederek, karşı cinse çiftleşme telkininde bulunmak mı amaçlanmaktadır? şayet amaç buysa dahi, bunun kenarlarında "hacıboboli" yazan tabakları kadraja alarak yapılması doğurganlık temalı amaçları da uzun vadede sekteye uğratabilir.



qanqilerle hacıboboli qeyfiiii

yani diyeceğim şu güzel kardeşlerim: ben de isterim ortamların yılanı olarak bilinmeyi. ben de istesem arabamın anahtarını, cüzdanımı, telefonumu, parliament paketini, zippo çakmağı falan cin toniğin yanına koyup taylan gibi poz vermeyi çok iyi bilirim. boş tekila şişesini ve emilmiş limonları çekip altına "gece yeni başlıyorrrrrr" yazmayı ben de bilirim. passage'ın, if'in hiçbir zaman yıkanmadığı için üzerinde pisliklerin topografik harita gibi şekiller oluşturduğu bardaklarına konmuş bira elimde poz verirken, evin giriş kapısının önünde sızdığım halde fotoğrafta sağımda solumda bulunan kızlarla sabahlara kadar seks yaptığım izlenimini de verebilirim.



daqıttk qsl oldu

peki bunları neden yapmıyorum? neden olacak? utanırım lan! oğlum/kızım lütfen siz de biraz utanın artık. ne yedikleriniz bizi zerre kadar ilgilendiriyor, ne de sizi "desti kebabı"nın yanında görünce "ay ne kadar doğurgaannn" diyoruz ve cinsel arzularımız tavan yapıyor. artık bitsin güzel kardeşlerim; lütfen artık bitsin geometrik mal beyanları. bitse iyi olacağını düşünüyorum

10 Mayıs 2013 Cuma

uzanlar'a hapis şoku

eheheh şaka lan, bi korkutayım dedim

sky is the limit

bugün işyerine gelen sözleşmeden bir kesit:


nasıl bir paranoyaymış ulan! andromedayı falan da eklemek lazım aslında. ne olacağı belli olmaz.

ayrıca mesela uzay mekiğimizin navigasyon sisteminde bi problem oldu ve sözleşmeyi andromeda'da değil, uranüs'te falan ihlal ettik diyelim.  bu durumda başımıza çökecek olan merci galaksi polisi mi olacak acaba? işte bunlar cevap bekleyen sorular.

6 Mayıs 2013 Pazartesi

ayran olayı

toplumsal hafızamız o kadar sınırlı ki... ne diyecektim? unuttum. neyse, hatırladığım kadarıyla bir ayran olayı var, değil mi? adam "milli içkimiz ayrandır" dedi diye ne söylenmedik söz, ne geçilmedik dalga bıraktınız. yine her zamanki gibi asıl görmeniz gerekeni göremediniz. ben her zaman böyle çıkıp size yol göstermek zorunda mıyım?

şimdi efendim, benim dikkat çekmek istediğim mevzu şu: ayran paketlerinin tasarımı neden, amiyane tabirle, yarrak gibi? ayran kutularına hiç dikkat ettiniz mi, sevgili blög dostlarım? tabii ki etmediniz. zaten dikkat edilecek bir şey yok. öyleyse bu soruyu neden sordum? sanırım bunu da unuttum.

heh, ayran kutularının tasarımından bahsediyordum. neden ayran kutularımız hiç cool değil? bakın size öncelikle çeşitli içeceklerin kutularınn tasarımını göstereyim:

 mesela bu... "ama kola zararlı" edebiyatı yapmadan önce şunun tasarımına bir bakın. buzların üstüne çakılmış bir pepsi logosu. insanın tam da yazın ihtiyaç duyacağı türden bir şey. ayran kutularında ne var? güneş, gökyüzü, çayır, çimen, inekler, eşekler. evet, tam da yazın hayalini kurduğumuz senaryoyu betimliyor.


şu minimalist tasarıma, şu yazının fontuna bir bakın. bizim ayran kutuları nasıl? hala inek, hala eşşek, hala örgü saçlı kız, hala bıyıklı emmin. ulan yeter, tamam, anladık, ayran bunlardan geliyor. o görüntü orada olmasa ayranı tokyo'da yaşayan endüstri mühendislerinin parmak aralarında biriken pisliklerden yapıldığını mı düşünecektik acaba?


mesela bir red bull kutusu. bu kutuda ne görüyoruz? açıkçası ben damalı bayrak gibi bir şey görüyorum. bana aktivite insanlarını çağrıştırıyor. gece barlarda, diskolarda fink atan eğlenceli  insanlar aklıma geliyor. peki ayran kutusuna baktığımda ne geliyor?

ayran! ulan diyorum, bu kutunun içinden çıkacak şey anca döner yerken cool görünmememi sağlayabilir. hiçbir beklentim olmadan içiyorum ayranımı. ucuz diye alıyorum, canım istediği için değil. canım istediği için aldığım şey ne mi?

köpek gibi tasarım kasan bir marka bu carlsberg. bazen depozitolu olduğu için elim şişe versiyonuna gidiyor ama sonunda kutu alıyorum. neden? çünkü muhteşem görünüyor. insan karşısına koyduğunda güzel bir şey görmüş oluyor. yeşili güzel, logosu güzel, reklamları daha da güzel:

doğal serinlik vs. natural deduction

bu arada bizde ne var? en iyi ihtimalle, konuşan inek... veya futbol oynayan:

EXPECTATIONS

REALITY

sürrealizmin kalesi olmamamız için hiçbir sebep yok. ayranı futbolla özdeşleştirip satmak isterken ortalığa sıçıp batırmanın daha iyi bir yolu olamazdı. bakın gavur bunu nasıl yapıyor:


yemin ederim şu an sektör için çalışıyorum. siz de böyle şeyler yapın lan! ayraniç ne, topa vole vuran inek ne? oğlum çok yanlış yoldasınız lan! gerçi bizde de benzer girişimler yok değil:


ama ayran için yok. ayran için baktığımızda sadece kilometrelerce, kilolarca ve metrelerce saçmalık var. mesela zamanında "karagöz ayran" diye bir marka vardı. bu adamlar, ayran kutularının üstüne karagöz karikatürleri koyardı. durumun saçmalığının farkında mısınız? karagöz'ü karikatürize etmek ancak bir dahinin aklına gelebilirdi değil mi? bu aynı "ulan şu dondurmayı eritsek ne güzel süt içeriz ha" demek gibi bir şey.

dondurmayken eritilmiş süt (temsili)

bence türk ayran sektörü bu inek, doğa, mera kategorisinden çıkıp, daha iyi tasarımlara yönelmeli, zira bu yaptıkları, tüm kitapların üstüne ağaç resmi basmak gibi bir şey. sattığın malzeme oradan geliyor diye onun resmini basmana gerek yok güzel kardeşim. "nolacağ la? malibu şişesinin üstünde de ağaç var" dediğinizi duyar gibiyim. o bir palmiye ağacı, gerizekalı. sen ne yapıyorsun? ayran kutularının üstüne super mario ağaçları çiziyorsun. yapma dostum... gel etme. bak bir rica sözü olarak "etme" kelimesini de kullandım. hell yeaahhh, çok köylüyüm; çok ayranım!

25 Mart 2013 Pazartesi

örgüt çözülme sürecine mi girdi?


2 gündür aralıksız süren biyokimyasal saldırılarda özellikle örgüte lojistik destek sağlayan mutfak kadrosunun çökertilmesiyle kayıplarına her geçen gün yenisini ekleyen örgüt, çözülme sürecine girdi. (AA pil)

24 Ocak 2013 Perşembe

logic? bitch please


bu fotoğrafı bugün kendi ellerimle çektim. ya coyote road runner'ın dsi'nin önünden geçeceği bilgisini alıp harekete geçti, ya da gerçekten bir kafa bulma durumu var. ulan bu tabelayı koyan adamın aklından ne geçmiş acaba? mesela orda tek yön tabelası varken ters yönde 2. bir tabelayı koyarak ülkedeki mantıkçılara bi mesaj mı vermek istemiş? "russell akıllı olsun" gibi bir mesaj mı var acaba? yalnız arabanın ön camı yokmuş aslında; kalıplaşmış bi pislik varmış orda.