sade tasarımıyla gözü en az yoran, boktan içeriğiyle beyni hiç yormayan blog ödülü - 2009

13 Ağustos 2009 Perşembe

photoshop iğrençliklerim 3



bugün abdest makinesi diye bir şeyin yapıldığını gördükten sonra böyle bir katkıda bulunmak istedim ve karşınızda PRAYSTATION!!! namazınızı cemaatle kılmak istiyorsunuz ama cami çok mu uzak? sony praystation, multiprayer seçeneğiyle gerçek cami deneyimini ayağınıza getiriyor. ayrıca adsl bağlantınızla internetten hatim indirebilirsiniz!

insanı egzistensiyalist psikozlara sokan o imgelem

böyle buram buram cogito dergisinde yayınlanan, 4 sayfada 145 ayrı esere referans veren makalelerden kokan böylesine entel bir başlık attım ve sanıyorsunuz ki öyle bir şey anlatacağım niçeler hegeller mezarından fırlayıp alnımdan öpecek. yok öyle bir şey tabii... sadece ilk gördüğüm günden beri (8-9 yaşlarımda olsa gerek) kafamı karıştıran bir görüntüyü burada paylaşmak istiyorum. görüntü şu:



şimdi efendim, burada işlenen şey şüphesiz satıcıyı savunan bir imge. yani insanın soldaki adam olmak yerine sağdaki olması bekleniyor. kapitalizmin vahşi doğasını bir kenara bırakırsak (daha doğrusu onunla zaten bir alakası yoktu ama yazı daha havalı dursun diye öyle bir tamlamalar bütünü kullandım) bu resimde sağdaki adam soldakinden daha itici değil midir? tamam, insan soldaki olmak istemez ama şu resme bakarsak sağdaki gibi riyakâr tipli, domuz gibi semirmiş sağdaki adam da olmak istememeli. domuz gibi semirmiş diyorum çünkü sağdaki resmin sadece dizden aşağısına bakarsak normal kiloda bir insan olduğunu tahmin ediyoruz fakat yukarı çıktığımızda anlıyoruz ki vücudun geri kalanında bir yağ birikimi var. böyle anormal bir bedensel yapılanmanın bir tek sebebi olabilir: evet, doğru tahmin; sonradan gelen zenginlik. ayrıca bakın, zenginliği hâlâ sindirememiş. para tomarlarını tel dolapta muhafaza ettiği yetmezmiş gibi bir de hava atıp sırıtıyor. tipik bir burjuva görgüsüzlüğü...

diğer yandan soldaki resimdeki adam "ben nerde yanlış yaptım?" dercesine kafasını kaşıyor, ödenmemiş senetler falan diz boyu... yerde de bir fare var.

şimdi yani tamam soldaki adamımız sefalet içinde falan ve hayattaki en öncelikli hedefimiz hayatta kalmak olduğuna göre o şekilde hayatta kalmak biraz zor olacağından o şekilde olmayı istemeyeceğimiz açık. ama ordaki kişi biz değiliz ki! bakkal o!!! yani bizi ilgilendirmiyor, bakkalın hem müşteriyi kaçırmayıp hem de veresiye vermeme yöntemini bulması lazım. bunun bizi ilgilendirmemesi gerek yani. tamam, kabul ediyorum bu fikir çok puştça ama işin aslı bu... ayrıca onu da bir kenara bırakırsak sağdaki adam resmen sakar şakir'deki ali şen yani... muhtemelen süte su, pirince taş karıştırmıştır, dükkana çocuk geldi mi bir şeyin fiyatını söylemeden önce çocuğun yanındaki parayı da sormuştur.

karar: yaz kızım, gereği düşünüldü... kendisine o imgeyi yeğ gören bakkaldan alışveriş yapılmamasına, hatta yapacakmış gibi yapılıp sırf gıcık etmek için "fakat ben ancak önümüzdeki salı ödeyebilirim" denmesine, (bu arada temel reis çizgifilmindeki köftehor adlı karakterin de anılmasına,) nedense muzlu puding kokan küçük mahalle bakkallarından alışveriş yapılıp fiyatı söylemek yerine müşterinin yanındaki parayı soran esnafa nah çekilmesine, ayrıca "teklif etme veresiye, dost kalalım ölesiye gibi sözlerle işbu resmin (işbu olmazsa olmaz) görüldüğü bakkallardan kat'a ve zinhar olmak üzere iki koşulda alışveriş yapılmamasına oy birliğiyle karar verilmiştir.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

lider makine üreticileri

allah mısınız lan?!! çıkın ortaya oğlum her kimseniz! perde arkasından calgon tavsiye edip duruyorsunuz bir allahın günü de çıkın neden, nasıl anlatın bize!!

arka sokaklar ve araç hiyerarşisi

televizyonda grotesk bir polis dizisi var, adı arka sokaklar. eylem yapanları binbir neş'e içinde döven, merkezde muhtelif yerlerden cop sokan, düzenin koruyucusu polisimizin hangi halini yansıttığını bilmiyorum. rıza baba diye bir adam var, dede korkut gibi, immanuel kant gibi bir adam... her zaman çıkıp son sözü öyle bir koyuyor ki aklı dışında her yeriyle düşünen diğer polisler öylece göt olup kalıyor. bir tane eski özel harekatçı olduğunu anladığımız bir amca var, o da alayına gidiyor mesela... adamın uçan uçakları falan röveşata çekerek indirmediği kalıyor. sonra bi tane de evindeki huzuru sağlayamayan bir amcamız var. bir de tabii her dizinin olmazsa olmazı aşıklar: bir tanesi almanyadaki gurbetçilerimizin craig david yerine karl marx sakalı taşıyanı gibi, sevgilisi de taş gibi, mermer gibi, heykel gibi bir bacımız. sanırım manken. bir de şamaroğlanı var hekes bununla taşak geçiyor. neyse, böyle bir karakol ortamından zihinsel sağlığı yerinde polisler bekleyemeyiz tabii onlar da haklı. durumlar sonuçları, sonuçlar durumları doğuruyor.

fakat kanımca bu diziyle ilgili en ilginç detay, bir erkeklik ve güç kültü simgesi olarak görülebilecek araçların dizideki yeri. kardeşim dolayısıyla maruz kaldığım kadarıyla söyleyebilirim ki insanların karakterlerine ve mevkilerine göre araçları var. yakışıklı, asi çocuk jiple gezer, beş parasız komik adam külüstür bir araçla gezer... düşmanlar da böyledir. mafya babaları mercedes'ten şaşmazken onların adamları için daha çok bmw'de fink atar... ufak tefek hırsızlar ise hyundai accent'le falan görülmüşlerdir. yani aslında kahramanlar için genelde markası unutulmuş ama imgesi unutulmamış araçlar seçilirken düşmanlarda net bir hiyerarşi göze çarpar. evet, biz manyağız ne var yani?

ttnet'in adil olacağının tutması

ttnet son zamanlarda adalet işine el atmış. dünyanın geri kalanından 500 yıl sonra geçtiğimiz 8mbps internet veri hızının kullanımına getirilen kısıtlamanın "adil" kullanım noktası diye bir bok sonucu olduğunu hiç utanmadan kendi sistesinde yazıyor adamlar... zaten girdiğimiz sitelerin %10 kadarı engelli ve engellenmeye devam ediyor. buna rağmen mevcut kullanım alanını da bu şekilde kısıtlamanın adalet olayına dayandırılması olayını insan götü bile komik bulmaz bence... önce o metni göstereyim

- NET4, NET4 (Plus), NET6, NETLİMİTSİZ ADSL paketlerinde abone, ADSL hattının bulunduğu yerdeki 8 Mbps'ye kadar destekleyen hızı kullanacak olup, bu hız bağlanılan yere göre değişiklik gösterebilecektir. Abonenin ay içerisindeki veri kullanımı (download) adil kullanım noktası olan 15 GB'ı aştığında ADSL kullanım hızı 512 Kbps olacak şekilde düşürülecektir. Takip edilen aya girildiğinde, abone internet hizmetinden mevcut erişim hızıyla tekrar yararlanabilecektir. Bulunulan ay içinde 15 GB kotanın aşılmaması durumunda erişim hızında herhangi bir değişiklik olmayacaktır.

- Kampanyadan yararlanan mevcut TTNET ADSL aboneleri, 24 aylık taahhüt verip 8 Mbps'ye kadar NET paketlerine geçerek ilk 3 ay boyunca şimdi ödedikleri paket ücretini, kalan 21 ay boyunca da geçiş yaptıkları paketin mevcut tarife ücretini ödeyeceklerdir.

- TTNET'e yeni abone olan müşteriler bu kampanyadan yararlanamazlar.

- Limitli Paketlerde kota aşım ücreti yürürlükteki tarifeye göre ücretlendirilecektir.

kaynak: http://www.ttnet.com.tr/web/170-1141-1-1/tr/evde_ttnet/kampanyalar/hizini_katla_kampanyasi

ayrıca ttnet'in sitesinde kota bilgilerine ne zaman erişilmek istense karşımıza çıkan "Sn. Abonemiz, teknik nedenlerden dolayı şuan sizlere hizmet veremiyoruz. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz." şeklindeki hata mesajı işin ayrı bir boyutu...

bunun üzerine, bugün forumda okuduğum bir haberi de sizlerle paylaşmak istiyorum:

Kıskandıran bir internet atağı daha...

Türkiye hızlı internet konusunda ilk akla gelen ülke değil; ama başkaları hız rekoruna koşuyor.


Hızlı internet bizler için ne yazık ki he zaman için kıskanılacak bir konu. Ülkemizde bağlantı sınırının oldukça düşük olması nedeniyle çoğu kez başka ülkelerin bağlantı hızları ile ilgili haberleri imrenerek takip ediyoruz. Bu konuda özellikle Japonya en kıskandığımız ülkelerden biri. Fakat görünüşe göre Portekiz de kıskanılmayı hak edecek bir hamle ile aynı listeye dahil olmayı başarmak üzere.

Portekiz'li bir internet servis sağlayıcısı olan Zon Multimedia Eylül ayından itibaren kullanıcılarına tam 1 Gigabit hızında bağlantı sunmaya başlayacağını açıkladı. Hala 10 Mbit'in altında hıza sahip olan pek çok kullanıcı için bu gerçekten de önemli bir hız. Tabii ki 1 Gigabit'lik bağlantı hızı Portekizliler için hiç de ucuz olmayacak. Ama yine de Güney Kore ve Japonya ile birlikte internette hız rekoruna koşan ülkelerden birinde yaşıyor olmaktan memnun olsalar gerek

kaynak: http://www.forumuz.biz/showthread.php?t=480750


11 Ağustos 2009 Salı

photoshop iğrençliklerim 2





bu audi kelimesi nedense bana hep yahudi kelimesini çağrıştırır, ben de yahudi marka araçların logosunu da tasarlamaya karar verdim

10 Ağustos 2009 Pazartesi

çok mutlu oldum

photoshop'ta bir şey keşfettiğim için, daha doğrusu varlığından haberdar olmama rağmen bu kadarına da kâdir olacağını tahmin etmediğim bir şeyi fark ettiğimden, çok mutluyum... bu şeylerin adı custom objects ve custom brushes... şimdiye kadar hep o son zamanlarda moda olan postmodern afişler, karmaşık tasarımlı resimlerin falan dünya üzerinde ikamet eden photoshop dahileri tarafından falan yapıldığını sanırdım ama anladım ki çoğu bu internette bedaya bulunup indirilen araçlardan faydalanıyor. hatta direkt gazla yaptığım çalışmalardan bir tanesi zaten blogun tepesinde var... 2 tane daha şey yaptım ve artık o tasarımların nasıl yapıldığını anladım. çahallaaaaaaaaaaaarrr!!!





rezilsiniz lan rezil!!! bir o kadar da adisiniz sayın tasarımcılar... ben de sanmıştım ki sizler birer dehasınız, web tasarımıyla falan uğraşıyorsunuz! tüh yazıklar olsun!! indir brush'ı bas resmin üstüne... indir object'i mouse'la zrrrt diye çek bi köşesinden koy! oh valla

mal olma rehberi - mal nasıl olunur?



internette fink atarken böyle bir foruma denk geldim ve adam burslar hakkında bilgi istiyordu. birkaç nispeten zeki insan yardım etmeye çalışmış ama mal maalesef her zaman maldır ve verdiği cevaba bir bakın! sonunda gülme efekti var muhtemelen espri yapmış ama insanlar forumlarda neden kendilerini espri yapmaya adıyorlar anlamıyorum... gerçi orda güneş gözlüğüyle fotoğrafı çekilmiş bir "ivy" olmasının payı büyüktür bu espride ama...

edit: ayrıca ayda 1500 liraya anne baba öldürülür, evet

9 Ağustos 2009 Pazar

photoshop iğrençliklerim 1




ben aslında sürekli iğrenç şeyler düşünen bir insanım... ne zaman otobüste bölünmüş bir yola girsek (ona da öyle mi deniyordu tam hatırlamıyorum ama ehliyet kursuna öyle bir terim vardı) hep karşı taraftan gelen insanlara "siz giderken biz dönüyoruk heheeyy!!" diye bağırasım gelir. tabii aynı şey onlar için de geçerlidir... dün gece bu aklıma geldi google images var mi? var var! photoshop var mi? var var ne duruyorsuuun? dedim kendi kendime ve bu iğrenç fikrimi bilgisayarda da olsa gerçekleştirmiş bulundum.

kediler mi tavşanlar mı?

bugün haber olarak gördüm, florida'da 48 yaşında bir adamın bilgisayarında 10 tane çocuk pornosu bulunmuş ve adamın avukatı mahkemede aynen şöyle demiş: "müvekkilim bilgisayarını açık bırakmış ve parlak ekranı gören kedi klavyeye atlayınca ilginç materyaller indirmiş..."

ve zavallı adam kedisi yüzünden hapse tıkılmış ve ancak 250.000 dolar verirse çıkabilecekmiş... kedi mi? SERBESTÇE ARAMIZDA DOLAŞIYOR!!!

8 Ağustos 2009 Cumartesi

bu nasıl kötü bir oyunculuktur!

şu anda tv'de cüneyt arkının bir filmi var ve cüneyt arkın kör. yemek yerken filme maruz kaldım ama o kadar kötü bir oyunculuk var ki sadece 1 kişinin kör olduğunu filmin yarısında anlayabildim... nedense herkes kör taklidi yapıyor. bu ara filmin adı da adını anmayacağımmış. edinin seyredin derim ben

havaya bakarak yürüyen çocuklar



bu çocukların derdi nedir bilmiyorum ama sürekli havaya bakarak ve kendi eksenlerinde dönerek yürüyorlar. böyle bir şey bize mümkün değilmiş gibi, yürürken başımız döner yere düşermişiz gibi geliyor ama çocuklar için bu hiç sorun değil... sadece annelerine elini verip havalara bakıyor ve mümkün olan en çok sayıda insana çarpmaya çalışıyorlar. dikkat ettim, dışarı çıktığım her gün ne zaman kalabalık bir yerden geçsem illa ki dizime bir çocuk kafası çarpıyor ve düşmesin diye zor tutuyorum yani. ayrıca bir tanesi o kadar küçüktü ki sadece bacaklarımı açıp üstünden geçtim ve fark etmedi bile çünkü geri geri yürüyordu... deli misiniz oğlum? yine dün trende boş yer bulma umuduyla arka vagonlara doğru yürürken elini ağzına sokmuş bir çocuk... boyu 70 cm falan olsa gerek... öylece koridorda duruyor eleman... ben de elimle ileri itmeye çalıştım koltuklardan birinin arasına bırakıp ben devam edecektim ama çocuk manyak çıktı, kendini geriye doğru bırakıyor. oğlum düzeni bozmaya mı programlandınız lan? bi önünüze bakın, düz yürüyün deli misiniz, bok yoluna öleceksiniz bakın size söylüyorum da okuma yazma da bilmiyordur şimdi bunlar...

edit: ayrıca resimdeki çocuğun ayakkabıları çok tatlıymış lan şuna bak

7 Ağustos 2009 Cuma

bir kız photoshop'u olarak picasa

tarih boyunca insanlar etnik, dini, milli, beşerî, atletik gibi özelliklerden önce kadın ve erkek olarak sınıflandırılmışlardır. tarihte ilk defa milattan önce 1 milyon civarında fark edilen kadın erkek farklılığı hakkındaki ilk delilleri bize bazı taşlar üzerine bastırılmış kafa figürleri vermektedir. tekerleğin icadıyla birlikte mouse kullanmaya başlayan insan ise photoshop'ta bir şeyler yapmaya başlasa da 16. yüzyıl dolaylarında bazı annelerin photoshop'u "photoshort" şeklinde telaffuz ettiğine rönesans öncesi yazarların eserlerinde rastlanmaktadır.

peki neydi bu farkı yaratan?

tabii ki kromozomlardaki x y saçmalığı... tanrının insan tasarımından sorumlu birimle tic tac toe, veya halk arasında bilinen adıyla diarrhea opus dei oynadığının kanıtı niteliğindeki bu x y olayı, bazı homo sapiensleri, homo erectusları falan belli başlı araç kullanımında daha iyi kılarken, diğer homoları da başka bir araç kullanımında daha iyi kılmıştır.

şu güzide yaz sabahında kan dökülür, bana kadın - erkek farklılığı demeyin! kadınla erkek aynı şeydir, en azından bazı insanlara göre... öyleyse photoshop dururken picasa bu piyasaya neden çıktı? (adı bile piyasa kelimesini çağrıştırıyor lan! bir de diasa var gerçi... diasa'nın pizzaları olsun, gazozları olsun homo sapiens'in 1 numaralı düşmanıdır. homo, ama homodan önce insan olan o sapiens, ölmekle gebermek arasındaki ince çizginin pizza yeyip gazoz içerken üzerinde dans edecek kadar kalın olduğunu fark eder ve sonra ellerini açıp yüzünü masmaun arşa çevirip "ey büyük alpella, sen nelere kader keitasın" [adam yalnız nasıl vurdu be voleyi, nondanın 3 golüne bedeldi yani] deyip amin ra dedikten sonra bilgisayarın düğmesine basar.)

tabii facebook diye bir fenomen var. gençliği kasıp kavuruyormuş, oraya giden gençlerin çılgın atmaktan atacak çılgını kalmıyormuş gibi söylentiler dolaşmakta ama facebook aslında ingiltere kraliyet sülalesinin (çünkü diplomaside aile yoktur, sülale vardır) seks partileri düzenlemek için uygun kişiler bulmak istemesinin sonucu olarak açılan bir site ve asıl tasarlanan adı "base of fuck" olan bu site zamanla base fuck, bacefook, facebook gibi şekillere girerek asıl amacını gizli gizli yürüten bir şirket olarak kayıtlarımızda durmaktadır. zaten mark zuckenberg diye isim mi olur lan?

işte facebook diyorduk, fransızcası l
à livre de visage, yeri gelmişken 60'ların fransasında komünist türküsü olarak ortaya çıkan bir fransızca şarkının konuyla ilgili kısmını da sizinle paylaşmak istiyorum:

c'est le petit livre rouge
qui fait que tout enfin bouge

yani türkçe me'ali, "her şeyi harekete geçiren küçük kırmızı kitaptır..."

işte buradaki küçük dalavereyi çözebilirseniz ne mutlu, çözemezseniz ne mutsuz... demek istediğim şu ki, facebook piyasaya çıktıktan sonra fotoğraflar internete konmaya başladı... gerçi eskiden yonja'yla koyanlar da vardı ama onlar zaten klasman dışı olacak kadar iğrenç varlıklarmış, bilenler öyle anlatıyor ve dolayısıyla bilmeyen ben de öyle anlıyorum. demek ki fotoğrafları dimdirekt koymuyorlar facebooka, böyle bir dizi işlemden geçiriyorlar, eviriyorlar çeviriyorlar, narsisizm iğrenç bir şeyken bu post-narsisizm daha da iğrençmiş onu fark ettim. aslında herkesin amacı eski sovyet kızları gibi olmak... çünkü sovyetler birliği sosyal devlet olma çabası dahilinde her eve bilgisayar veriyordu ve eski sovyet kızları çok güzel photoshop kullanıyordu. tam da bu yüzden türk erkekleri bayılır bu kızlara...

saat 8.40 olmuş ben gideyim lan

6 Ağustos 2009 Perşembe

kandillerde tv'ye çıkıp aralıksız 120 dakika dua etmek

öncelikle belirtmeliyim ki bu entry çarpılmama sebep olabilir ama çarpan mercilere de sesleniyorum! durun 2 dakika dinleyin!!!

kandillerde televizyona bazı hocalar çıkıyor hepimiz görmüşüzdür. adam 19.30 gibi duaya öyle bir başlıyor ki durdurmak imkansız! değiniyor da değiniyor... ülkenin refahı, dünyadaki müslümanların durumu falan derken ekrana bakan insanlar "e tabii bu kadarı da gerekli" falan diyorlar. sonra bakıyorlar ki 5 dakika olmuş, 10 dakika olmuş, 25 dakika olmuş hoca hâlâ dua ediyor. "ya rabiiiii!! sen post-punk ve emo gençlerimizi hidayetinden mahrum eyleme ya rabbiii!!" cemaat: oomüünn!! adam değiniyor ki tutamıyoruz! "ya rabbi!! sen geleceğimize ışık tutup toplumdaki yabancılaşmanın teknolojik gelişimle geleceğini iddia eden dystopian bilim kurgu yazarlarının bizleri o engin görüşlerinden mahrum bırakma ya rabbiii!!" OOMÜÜNN!!!

tamam dua ediyorsun falan ama bu kadar abartmaya gerek var mı acaba? zaten ortak dua diye bir kavram var mıdır ki? herkes kendi ihtiyacına göre dua etmez mi? ayrıca tanrı da bunca pragmatizme karşı insanlara hala küsmediyse gerçekten çok sabırlı ve şefkatli demektir... anca işin düştüğünde dua et ve son derece fani şeyler isteyip dur, sonra allah dostuyum falan de... bence gerçekten iyi bir şey istenecekse tanrıdan insan türünü toptan yok etmesi istenebilir. I, robot'u seyredenler bilir, orda da mükemmel bir mekanik mantıkla düşünüldüğünde insanların korunması tam da insanların yok edilmesine bağlıydı. aynı bu örnekte olduğu gibi, dünyadaki her şeyi kapsayan bir selamette bir şey istenecekse bu da insanların yok edilmesi olabilir mesela... yoksa "allahım bana toyota yaris ver... yok yok corolla verso olsun" diye dua etmek bence toplumcak ne kadar mal olduğumuzu anlamamız konusunda önemli bir göstergedir. tabii bu yaratıcı dualar aynı zamanda insana chuck palahniuk'un gösteri peygamberi kitabındaki o ilginç duaları hatırlatıyor. boş park yeri bulma duası, ofiste kağıtlarınızın üstüne kahve dökmemeniz için okumanız gereken dua, şemsiye açtığnızda okumanız gereken dua gibi hem saçma, hem de fani olduğu kadar tanrının "bunlarla mı uğraşacam lan, görmüyor musun burada gezegen yaratıyorum" diyeceği kadar önemsiz mevzular...

bir de şu ana kadar yazdıklarım sadece eleştiriydi. birde öfkemi kusmak istediğim bir husus varsa o da stv'de ana haber sunan adamın ağlamaklı bir ses tonuyla ettiği duadır. tamam dua ediyorsun, bir şeyler isteyeceksin ve tanrının belli (veya sonsuz) bir azameti var diyelim... yine de AĞLAMAK İSTEMİYORSUN ki be adam kimi kandırıyorsun? tamam samanyolu ailesi olarak diyalektik materyalizme olan inancınız gösterdiğiniz ekonomik başarıdan belli, yani dinle imanla normalde pek ilginiz yok ama neden bu ağlamaklı ses tonu? o adam o sıra karşımda olsa kafasına ütü atsam sinirim geçmezdi... nasıl iğrenç komedyenlersiniz? dua cümlesinin vurgu noktasında sesi en ince tona getirip sonra ağlayarak yalvarmak şeklinde dua ediyorsun resmen ve böylesine iğrenç bir numaraya başvurduğun için tanrının seni çarpmadığına şükretmelisin bence... nasıl bir manipulasyondur bu? allahım aklıma mukayet ol!! (bu da güzel dua oldu) tamam stv'nin yayın anlayışı insanları her türlü güç fetişisti yapmak ve tanrıyla devlet imgelerinin bir noktada birleştiklerini çok iyi bildiklerinden "tevekkül" adı altında, gücün kaynağı ne yaparsa yapsın sesini çıkarmamak gibi güzel bir anlayışı topluma empoze etmek ve böylece iktidarın işini kolaylaştırmak ama bu kadar aşağılık olanını da daha önce görmemiştim... tamam onların başındaki adamın mızık mızık ağladığını çoğu zaman gördük ama bu denli net bir manipülasyona toplumun her kesiminin "ne güzel ağlıyor la keşke biz de allah uğruna böyle ağlayabilsek" diyerek destek vermesi insanı hayal kırıklığına uğratıyor.

sonuç: insanların tanrıyla arasındaki ilişki tamamen bir aldatmaca üzerine kurulu...

alex ferguson's player manager

böyle bir oyun vardı playstation'da... yıl 2000 falan olmalı. ortaokulu daha yeni bitirmişik ve ben anadolu lisesini kazanmış olmanın keyfiyle vermişim kendimi oyuna... o zamanlar dert yok tasa yok tabii sabah akşam playstation oynuyorum... hatta o günlerden bir görüntümü de koyayım da tam olsun



evet, sabrininkinden bile daha kötü bir saç stili ve en az bu saç stili kadar kötü vestel bilgisayar!! yıl 1999 veya 2000 olsa gerek burada... babamın matbaacı arkadaşından rica minnet edindiğim simcity 3000, frontpage express ve macromedia flash 2 (o zamanlar flash 2 dedin mi millet atari oyunu zannederdi) ile yeni tanıştığım günlerdi ama konumuz bu değil...

konumuz alex ferguson's player manager. madem öyle, sözkonusu oyunu oynarken çekilmiş bir fotoğrafımı de sizlerle paylaşayım:



tünel açılışında dinamitleri patlatacak joystick'i eline almış, "biz yıkarız, siz yaparsınız" der gibi duran bakan ve beraberideki heyet gibi duruyoruz ama o zamanlar yaş 13 civarı olmalı... evet, o sıra alex ferguson oynuyorum ve hayatımda bu oyunu oynadığına şahit olduğum tek kişi benim. öyleyse bu oyunun -oyunun derken cd'sinin- bana kıyak geçmesinden doğal bir şey olamaz. işte tam da bu yönüyle ergenlik dönemimde derin izler bırakmış, gerçeklik algımı darmaduman etmiş bir oyundur. bu duruma sebep olan özelliğine değinmek gerekirse:

nezih bir yaz günü (bok nezih, kardeşimle kavga etmişizdir kesin çünkü o güreş oyunu oynuyordu sürekli) yine bu oyunun başına oturmuşumdur ve arsenal'ı almışımdır. cillop gibi kadro ve o zamanki mantığıma göre muhteşem taktiğimle premier ligi darmaduman etmemem için hiçbir engel yok gibi gözükse de ligin hemen başında üst üste alınan başarısız sonuçların ardından takım puan cetvelinde bir hayli gerilemiş, düşme potasına girmiştir. her maçta düzelme umuduyla emektar gamepad'in kablosunu ısıran, adeta sinirden televizyonu yiyecek olan ben ise 5. veya 6. maçın sonunda dayanamamış, yanılmıyorsam lig kupası maçında wolverhampton wolves'a da kaybedince yaşadığım bir öfke buhranıyla cd'yi çıkardığım gibi duvara çarpmışımdır ve cd çötönk diye ortadan birkaç parçaya ayrılmıştır. annemin odaya gelip de yine mi cd kırdın deyip 5 ilâ 10 saat arasında değişen bir dırdır seansına başlamasından korkmuş olan ben ise yerdeki bütün parçaları toplamışımdır ve parçaları çöpe de atamayacağımdan, playstation'ın, o tasarımına hala hasta olduğum gri renkli, kare kutusuna sallamışımdır... yeri gelmişken hadi onu da koyayım


ulan hâlâ görünce kalbim pır pır etti... o zamanlar, yani 1999'da daha türkiye'de tek tük bulunurken dondurmadan kazandığımız playstation'ın kutusunu bir akşamüstü top oynamaktan eve döndüğümde çalışma masasının üstünde gördüğüm zaman yaşadığım sevinci hayatımın başka hiçbir evresinde yaşayacağımı sanmıyorum... neyse, nerde kalmıştık? ben cd'yi kırmış ve parçalarını toplayıp ahanda bu yukarıda görülen kutunun içine koymuşumdur. cd'nin arta kalan kısmının en büyük parçası tam bir cd'nin 1/3'ü kadardır ve yüzeyi çatlaklarla doludur.

yine de, alex ferguson manager'sız geçen 2-3 haftanın ardından eski dost tekrar özlenmiştir. ne var ki cd'nin elde kalan tek parçası cd'nin çeyreğinden az daha büyük olan bir parçadır. buna rağmen gerçeklik kavramı tam gelişmemiş veya çok gelişmiş 12-13 yaşında bir bebe olan bendeniz cd'nin o üçte birlik kısmını sürücüye oturtur ve makineyi çalıştırır. fakat o da ne! aletin lazerinin çıkardığı dzz dzz sesleri gelir ve oyun çalışır!!! hem de denemek için ingiltere ligi de iskoçya ligi de yüklenmiştir ve hiçbir loading'de sorun çıkmamaktadır. hemen o mucizenin gazıyla ilk defa iskoçya ligine girilir ve glasgow celtic alınır. sonrasında ise 6 sezon, cd esrarengiz bir şekilde çalışmamaya başlayana kadar (sanki çalışması çok normamiş gibi) süren bir manyaklık biçiminde oynanır, her gol attığında henrik larsson'u gösteren ekran öpülür, aslan yavrusu beeee! diye bağırılır, şampiyonlar ligi grup son maçında ilk galibiyet 1860 münihe karşı alınınca evde tur atılır falan...

5 Ağustos 2009 Çarşamba

hannah montana gerçek müzik ilişki(sizliği)si



görüldüğü gibi, belli başlı müzik türlerinin, değişik oranlarda da olsa, gerçekten müzik olduğu eserleri varken hannah montana bambaşka bir kulvarda ilerliyor. müthiş bir tespit!

bilgisayar oyunlarından öğrendiğimiz pek değerli bilgiler

saygıdeğer müdürüm, değerli öğretmenlerim, sevgili arkadaşlar, kuvvet komutanlarım... uzun zaman önce sözlükte böyle bir başlık görmem üzerine bu konudaki tüm bilgimi sözlük ahalisiyle paylaşmıştım. şimdi, büyük ölçüde sözlükten copy paste de olsa kendi yazım olduğu için bu konudaki engin ve zengin bilgilerimi telif parasını bir cebimden alıp öbür cebime koyarak siz değerli blög yazarlarıyla da paylaşmak istiyorum. dikkatle okuyunuz, kendi hesabınıza dersler çıkarınız...

silent hill:
- penguenler sevimli değil, korkunç hayvanlardır. hele ki hayaletlerse...
- bir koridorda çok fazla kapı varsa kapıları sistematik bir şekilde tarayın, kafanıza göre girip çıkmayın.

nba live serisi:
- ben wallace üçlük çizgisinin orda diye paldır küldür içeri yüklenip smaç basmayı denemeyin gerekirse ordan sıçrar topunuzu panyaya sıkıştırır.
- mike dunleavy, mike miller, cuttino mobley, keith van horn, brent barry, bruce bowen ve michael finley oyunu yapanlarla orgy yapan belli başlı oyuncular, bu yüzden bunları savunmakla boşa zaman kaybetmeyin nasıl olsa atacaklardır.
- kevin garnett'in overall'u nasıl 99 oluyor diye özelliklerinin ortalamasını almaya kalkmayın vakt-i zamanında köle ücretiyle ea sports'un bütün motion capture işlerini yapan o çok yönlü zat-ı muhterem kg'den başkası değildir. biraz torpil geçilmesi normaldir.

gta serisi:
- aracınızı erken terk etti diye bir fahişeyi vurursanız 5 yıldızı biriktirip peşinize bütün amerikan ordusunu takabilirsiniz. unutmayın ki abd'de fahişeler değerlidir.
- polis görmediği sürece şehir nüfusunu yarıya indirmenizde hiçbir sakınca yoktur.
- kızların beğenisi, çevrenizdeki kaportaya, yani kullandığınız araca bağlıdır.
- saatte 1000 km hızla giden jetle bile çarpsanız yerinden 1 mm bile kıpırdamamasıyla ünlü ağaçlar dünyanın en sağlam cisimleridir.

the sims serisi:
- kendi görünüşünüzde yarattığınız sim'inizin bütün mahalleyle yatmasının sizin cinsel hayatınız üzerinde hiçbir pozitif etkisi yoktur.
- sim'lerin kullandığı sözcükler lehçe baz alınarak üretilmiş seslerden oluşur.

age of empires:
- tarih dersinde öğretilenler külliyen yalandır.
- ama hilal taktiği cidden işe yarar.

need for speed serisi:
- aslında hızlı giden araba değil, müziktir.
- lamborghini gallardo ile volkswagen golf arasında hiçbir fark yoktur. ikisi de ağaca çarpınca dağılır. burada öğrenmemiz gereken şey paramızı çarçur etmememiz gerektiğidir.

tomb raider serisi:
- tahta kutular daima bir manyak tarafından maksatlı olarak dizilmiştir.
- insan onca götü göğsü sallaya sallaya koşturabilir.
- kıçınızdan ayrılmayan bir uşaktan kurtulmanın tek yolu uşağı dondurucuya kapatmaktır.

resient evil serisi:
- zombilerin tekrar tekrar dirilmesine şaşırmamak gerekir. zira, ilk öldürüldüklerinde de zaten ölüdürler.
- her bokun altından büyük şirketler çıkar.

simcity serisi
- melih gökçek'e çok yüklenmemek gerekir. zira şehre su getirmek zor iştir.

ve belki de en önemlisi:

super mario:
- kafanızı soru işaretlerine çarpmadan hayatta bir şey kazanamazsınız.

Seçimden Biçimlendirmeyi kaldır

3 Ağustos 2009 Pazartesi

taşı gediğine koymak

genç muallim adayı emre, genç dimağlara bir deyimi daha kazırken: taşı gediğine oturtmak! atilla taşın eşsiz yorumu eşliğinde tabii...

2 Ağustos 2009 Pazar

pazar günleri yayınlanan çocuk filmleri

bilmiyorum bu olayı fark eden / bilen var mıdır ama pazar günleri yayınlandığından mıdır bilinmez, dünyanın en iğrenç, en sıkıcı şeyleridir bu pazar günü çıkan çocuk filmleri... genelde boyundan büyük işler yapan bir çocuk vardır ve %95 hayvan gibi bilgisayar kullanır... bildiğin 9 yaşında bebe pentagon senin fbi benim siteleri hackler, bilgiler aşırır falan filan... bir de illa ki konu olması için bir çatışma olacak ya o da kendi çapında olur hep. şeytani bir komşu falan vardır ve çocuğun planlarını bozmak ister. yazarken bile adeta iğreniyorum yau!! ben bunları küçükkene kanal değiştirirken görürdüm de gördükçe üzülürdüm atarisi olmayıp da bunu seyretmek zorunda kalan çocuklar var diye... ciddi anlamda üzülürdüm yani o küçük bmx'lerine binip de yollardan geçemeyen dev gibi lincoln navigator'ları kovalayan çocuklar olduğuna inanıyorlar diye... bir de bu filmlerin hepsinin sonunda çocuğun oturduğu, "suburban" diye tanımlanabilecek bahçeli, nezih evinin önüne polisler dolar ve polisler hep her şey olup bittikten sonra gelir. ayrıca o evi uzaktan çekerler ve polis sirenleri falan görünür evin önünde... allah kahretsin yahu kanal sahipleri size sesleniyorum! yayınlamayın artık böyle şeyleri be!! bi manyak nesil yetişti sizin yüzünüzden... küçücük çocuklar sanıyor ki sınıfta her dersten A+ alacaklar, komşularından şüphelenip derin dondurucularından ceset çıkaracaklar! yok öyle şeyler be... terledim yahu

1 Ağustos 2009 Cumartesi

sanırım bize bir şey anlatmaya çalışıyor

artık windows bana ciddi ciddi düşman oldu. her dakika yavaş çalışıyor, ota boka hata veriyor, sabır sınırlarımı zorlamak için her imkanı değerlendiriyor! bakın şu densizin imlecine!!