sade tasarımıyla gözü en az yoran, boktan içeriğiyle beyni hiç yormayan blog ödülü - 2009

9 Ağustos 2009 Pazar

photoshop iğrençliklerim 1




ben aslında sürekli iğrenç şeyler düşünen bir insanım... ne zaman otobüste bölünmüş bir yola girsek (ona da öyle mi deniyordu tam hatırlamıyorum ama ehliyet kursuna öyle bir terim vardı) hep karşı taraftan gelen insanlara "siz giderken biz dönüyoruk heheeyy!!" diye bağırasım gelir. tabii aynı şey onlar için de geçerlidir... dün gece bu aklıma geldi google images var mi? var var! photoshop var mi? var var ne duruyorsuuun? dedim kendi kendime ve bu iğrenç fikrimi bilgisayarda da olsa gerçekleştirmiş bulundum.

kediler mi tavşanlar mı?

bugün haber olarak gördüm, florida'da 48 yaşında bir adamın bilgisayarında 10 tane çocuk pornosu bulunmuş ve adamın avukatı mahkemede aynen şöyle demiş: "müvekkilim bilgisayarını açık bırakmış ve parlak ekranı gören kedi klavyeye atlayınca ilginç materyaller indirmiş..."

ve zavallı adam kedisi yüzünden hapse tıkılmış ve ancak 250.000 dolar verirse çıkabilecekmiş... kedi mi? SERBESTÇE ARAMIZDA DOLAŞIYOR!!!

8 Ağustos 2009 Cumartesi

bu nasıl kötü bir oyunculuktur!

şu anda tv'de cüneyt arkının bir filmi var ve cüneyt arkın kör. yemek yerken filme maruz kaldım ama o kadar kötü bir oyunculuk var ki sadece 1 kişinin kör olduğunu filmin yarısında anlayabildim... nedense herkes kör taklidi yapıyor. bu ara filmin adı da adını anmayacağımmış. edinin seyredin derim ben

havaya bakarak yürüyen çocuklar



bu çocukların derdi nedir bilmiyorum ama sürekli havaya bakarak ve kendi eksenlerinde dönerek yürüyorlar. böyle bir şey bize mümkün değilmiş gibi, yürürken başımız döner yere düşermişiz gibi geliyor ama çocuklar için bu hiç sorun değil... sadece annelerine elini verip havalara bakıyor ve mümkün olan en çok sayıda insana çarpmaya çalışıyorlar. dikkat ettim, dışarı çıktığım her gün ne zaman kalabalık bir yerden geçsem illa ki dizime bir çocuk kafası çarpıyor ve düşmesin diye zor tutuyorum yani. ayrıca bir tanesi o kadar küçüktü ki sadece bacaklarımı açıp üstünden geçtim ve fark etmedi bile çünkü geri geri yürüyordu... deli misiniz oğlum? yine dün trende boş yer bulma umuduyla arka vagonlara doğru yürürken elini ağzına sokmuş bir çocuk... boyu 70 cm falan olsa gerek... öylece koridorda duruyor eleman... ben de elimle ileri itmeye çalıştım koltuklardan birinin arasına bırakıp ben devam edecektim ama çocuk manyak çıktı, kendini geriye doğru bırakıyor. oğlum düzeni bozmaya mı programlandınız lan? bi önünüze bakın, düz yürüyün deli misiniz, bok yoluna öleceksiniz bakın size söylüyorum da okuma yazma da bilmiyordur şimdi bunlar...

edit: ayrıca resimdeki çocuğun ayakkabıları çok tatlıymış lan şuna bak

7 Ağustos 2009 Cuma

bir kız photoshop'u olarak picasa

tarih boyunca insanlar etnik, dini, milli, beşerî, atletik gibi özelliklerden önce kadın ve erkek olarak sınıflandırılmışlardır. tarihte ilk defa milattan önce 1 milyon civarında fark edilen kadın erkek farklılığı hakkındaki ilk delilleri bize bazı taşlar üzerine bastırılmış kafa figürleri vermektedir. tekerleğin icadıyla birlikte mouse kullanmaya başlayan insan ise photoshop'ta bir şeyler yapmaya başlasa da 16. yüzyıl dolaylarında bazı annelerin photoshop'u "photoshort" şeklinde telaffuz ettiğine rönesans öncesi yazarların eserlerinde rastlanmaktadır.

peki neydi bu farkı yaratan?

tabii ki kromozomlardaki x y saçmalığı... tanrının insan tasarımından sorumlu birimle tic tac toe, veya halk arasında bilinen adıyla diarrhea opus dei oynadığının kanıtı niteliğindeki bu x y olayı, bazı homo sapiensleri, homo erectusları falan belli başlı araç kullanımında daha iyi kılarken, diğer homoları da başka bir araç kullanımında daha iyi kılmıştır.

şu güzide yaz sabahında kan dökülür, bana kadın - erkek farklılığı demeyin! kadınla erkek aynı şeydir, en azından bazı insanlara göre... öyleyse photoshop dururken picasa bu piyasaya neden çıktı? (adı bile piyasa kelimesini çağrıştırıyor lan! bir de diasa var gerçi... diasa'nın pizzaları olsun, gazozları olsun homo sapiens'in 1 numaralı düşmanıdır. homo, ama homodan önce insan olan o sapiens, ölmekle gebermek arasındaki ince çizginin pizza yeyip gazoz içerken üzerinde dans edecek kadar kalın olduğunu fark eder ve sonra ellerini açıp yüzünü masmaun arşa çevirip "ey büyük alpella, sen nelere kader keitasın" [adam yalnız nasıl vurdu be voleyi, nondanın 3 golüne bedeldi yani] deyip amin ra dedikten sonra bilgisayarın düğmesine basar.)

tabii facebook diye bir fenomen var. gençliği kasıp kavuruyormuş, oraya giden gençlerin çılgın atmaktan atacak çılgını kalmıyormuş gibi söylentiler dolaşmakta ama facebook aslında ingiltere kraliyet sülalesinin (çünkü diplomaside aile yoktur, sülale vardır) seks partileri düzenlemek için uygun kişiler bulmak istemesinin sonucu olarak açılan bir site ve asıl tasarlanan adı "base of fuck" olan bu site zamanla base fuck, bacefook, facebook gibi şekillere girerek asıl amacını gizli gizli yürüten bir şirket olarak kayıtlarımızda durmaktadır. zaten mark zuckenberg diye isim mi olur lan?

işte facebook diyorduk, fransızcası l
à livre de visage, yeri gelmişken 60'ların fransasında komünist türküsü olarak ortaya çıkan bir fransızca şarkının konuyla ilgili kısmını da sizinle paylaşmak istiyorum:

c'est le petit livre rouge
qui fait que tout enfin bouge

yani türkçe me'ali, "her şeyi harekete geçiren küçük kırmızı kitaptır..."

işte buradaki küçük dalavereyi çözebilirseniz ne mutlu, çözemezseniz ne mutsuz... demek istediğim şu ki, facebook piyasaya çıktıktan sonra fotoğraflar internete konmaya başladı... gerçi eskiden yonja'yla koyanlar da vardı ama onlar zaten klasman dışı olacak kadar iğrenç varlıklarmış, bilenler öyle anlatıyor ve dolayısıyla bilmeyen ben de öyle anlıyorum. demek ki fotoğrafları dimdirekt koymuyorlar facebooka, böyle bir dizi işlemden geçiriyorlar, eviriyorlar çeviriyorlar, narsisizm iğrenç bir şeyken bu post-narsisizm daha da iğrençmiş onu fark ettim. aslında herkesin amacı eski sovyet kızları gibi olmak... çünkü sovyetler birliği sosyal devlet olma çabası dahilinde her eve bilgisayar veriyordu ve eski sovyet kızları çok güzel photoshop kullanıyordu. tam da bu yüzden türk erkekleri bayılır bu kızlara...

saat 8.40 olmuş ben gideyim lan

6 Ağustos 2009 Perşembe

kandillerde tv'ye çıkıp aralıksız 120 dakika dua etmek

öncelikle belirtmeliyim ki bu entry çarpılmama sebep olabilir ama çarpan mercilere de sesleniyorum! durun 2 dakika dinleyin!!!

kandillerde televizyona bazı hocalar çıkıyor hepimiz görmüşüzdür. adam 19.30 gibi duaya öyle bir başlıyor ki durdurmak imkansız! değiniyor da değiniyor... ülkenin refahı, dünyadaki müslümanların durumu falan derken ekrana bakan insanlar "e tabii bu kadarı da gerekli" falan diyorlar. sonra bakıyorlar ki 5 dakika olmuş, 10 dakika olmuş, 25 dakika olmuş hoca hâlâ dua ediyor. "ya rabiiiii!! sen post-punk ve emo gençlerimizi hidayetinden mahrum eyleme ya rabbiii!!" cemaat: oomüünn!! adam değiniyor ki tutamıyoruz! "ya rabbi!! sen geleceğimize ışık tutup toplumdaki yabancılaşmanın teknolojik gelişimle geleceğini iddia eden dystopian bilim kurgu yazarlarının bizleri o engin görüşlerinden mahrum bırakma ya rabbiii!!" OOMÜÜNN!!!

tamam dua ediyorsun falan ama bu kadar abartmaya gerek var mı acaba? zaten ortak dua diye bir kavram var mıdır ki? herkes kendi ihtiyacına göre dua etmez mi? ayrıca tanrı da bunca pragmatizme karşı insanlara hala küsmediyse gerçekten çok sabırlı ve şefkatli demektir... anca işin düştüğünde dua et ve son derece fani şeyler isteyip dur, sonra allah dostuyum falan de... bence gerçekten iyi bir şey istenecekse tanrıdan insan türünü toptan yok etmesi istenebilir. I, robot'u seyredenler bilir, orda da mükemmel bir mekanik mantıkla düşünüldüğünde insanların korunması tam da insanların yok edilmesine bağlıydı. aynı bu örnekte olduğu gibi, dünyadaki her şeyi kapsayan bir selamette bir şey istenecekse bu da insanların yok edilmesi olabilir mesela... yoksa "allahım bana toyota yaris ver... yok yok corolla verso olsun" diye dua etmek bence toplumcak ne kadar mal olduğumuzu anlamamız konusunda önemli bir göstergedir. tabii bu yaratıcı dualar aynı zamanda insana chuck palahniuk'un gösteri peygamberi kitabındaki o ilginç duaları hatırlatıyor. boş park yeri bulma duası, ofiste kağıtlarınızın üstüne kahve dökmemeniz için okumanız gereken dua, şemsiye açtığnızda okumanız gereken dua gibi hem saçma, hem de fani olduğu kadar tanrının "bunlarla mı uğraşacam lan, görmüyor musun burada gezegen yaratıyorum" diyeceği kadar önemsiz mevzular...

bir de şu ana kadar yazdıklarım sadece eleştiriydi. birde öfkemi kusmak istediğim bir husus varsa o da stv'de ana haber sunan adamın ağlamaklı bir ses tonuyla ettiği duadır. tamam dua ediyorsun, bir şeyler isteyeceksin ve tanrının belli (veya sonsuz) bir azameti var diyelim... yine de AĞLAMAK İSTEMİYORSUN ki be adam kimi kandırıyorsun? tamam samanyolu ailesi olarak diyalektik materyalizme olan inancınız gösterdiğiniz ekonomik başarıdan belli, yani dinle imanla normalde pek ilginiz yok ama neden bu ağlamaklı ses tonu? o adam o sıra karşımda olsa kafasına ütü atsam sinirim geçmezdi... nasıl iğrenç komedyenlersiniz? dua cümlesinin vurgu noktasında sesi en ince tona getirip sonra ağlayarak yalvarmak şeklinde dua ediyorsun resmen ve böylesine iğrenç bir numaraya başvurduğun için tanrının seni çarpmadığına şükretmelisin bence... nasıl bir manipulasyondur bu? allahım aklıma mukayet ol!! (bu da güzel dua oldu) tamam stv'nin yayın anlayışı insanları her türlü güç fetişisti yapmak ve tanrıyla devlet imgelerinin bir noktada birleştiklerini çok iyi bildiklerinden "tevekkül" adı altında, gücün kaynağı ne yaparsa yapsın sesini çıkarmamak gibi güzel bir anlayışı topluma empoze etmek ve böylece iktidarın işini kolaylaştırmak ama bu kadar aşağılık olanını da daha önce görmemiştim... tamam onların başındaki adamın mızık mızık ağladığını çoğu zaman gördük ama bu denli net bir manipülasyona toplumun her kesiminin "ne güzel ağlıyor la keşke biz de allah uğruna böyle ağlayabilsek" diyerek destek vermesi insanı hayal kırıklığına uğratıyor.

sonuç: insanların tanrıyla arasındaki ilişki tamamen bir aldatmaca üzerine kurulu...

alex ferguson's player manager

böyle bir oyun vardı playstation'da... yıl 2000 falan olmalı. ortaokulu daha yeni bitirmişik ve ben anadolu lisesini kazanmış olmanın keyfiyle vermişim kendimi oyuna... o zamanlar dert yok tasa yok tabii sabah akşam playstation oynuyorum... hatta o günlerden bir görüntümü de koyayım da tam olsun



evet, sabrininkinden bile daha kötü bir saç stili ve en az bu saç stili kadar kötü vestel bilgisayar!! yıl 1999 veya 2000 olsa gerek burada... babamın matbaacı arkadaşından rica minnet edindiğim simcity 3000, frontpage express ve macromedia flash 2 (o zamanlar flash 2 dedin mi millet atari oyunu zannederdi) ile yeni tanıştığım günlerdi ama konumuz bu değil...

konumuz alex ferguson's player manager. madem öyle, sözkonusu oyunu oynarken çekilmiş bir fotoğrafımı de sizlerle paylaşayım:



tünel açılışında dinamitleri patlatacak joystick'i eline almış, "biz yıkarız, siz yaparsınız" der gibi duran bakan ve beraberideki heyet gibi duruyoruz ama o zamanlar yaş 13 civarı olmalı... evet, o sıra alex ferguson oynuyorum ve hayatımda bu oyunu oynadığına şahit olduğum tek kişi benim. öyleyse bu oyunun -oyunun derken cd'sinin- bana kıyak geçmesinden doğal bir şey olamaz. işte tam da bu yönüyle ergenlik dönemimde derin izler bırakmış, gerçeklik algımı darmaduman etmiş bir oyundur. bu duruma sebep olan özelliğine değinmek gerekirse:

nezih bir yaz günü (bok nezih, kardeşimle kavga etmişizdir kesin çünkü o güreş oyunu oynuyordu sürekli) yine bu oyunun başına oturmuşumdur ve arsenal'ı almışımdır. cillop gibi kadro ve o zamanki mantığıma göre muhteşem taktiğimle premier ligi darmaduman etmemem için hiçbir engel yok gibi gözükse de ligin hemen başında üst üste alınan başarısız sonuçların ardından takım puan cetvelinde bir hayli gerilemiş, düşme potasına girmiştir. her maçta düzelme umuduyla emektar gamepad'in kablosunu ısıran, adeta sinirden televizyonu yiyecek olan ben ise 5. veya 6. maçın sonunda dayanamamış, yanılmıyorsam lig kupası maçında wolverhampton wolves'a da kaybedince yaşadığım bir öfke buhranıyla cd'yi çıkardığım gibi duvara çarpmışımdır ve cd çötönk diye ortadan birkaç parçaya ayrılmıştır. annemin odaya gelip de yine mi cd kırdın deyip 5 ilâ 10 saat arasında değişen bir dırdır seansına başlamasından korkmuş olan ben ise yerdeki bütün parçaları toplamışımdır ve parçaları çöpe de atamayacağımdan, playstation'ın, o tasarımına hala hasta olduğum gri renkli, kare kutusuna sallamışımdır... yeri gelmişken hadi onu da koyayım


ulan hâlâ görünce kalbim pır pır etti... o zamanlar, yani 1999'da daha türkiye'de tek tük bulunurken dondurmadan kazandığımız playstation'ın kutusunu bir akşamüstü top oynamaktan eve döndüğümde çalışma masasının üstünde gördüğüm zaman yaşadığım sevinci hayatımın başka hiçbir evresinde yaşayacağımı sanmıyorum... neyse, nerde kalmıştık? ben cd'yi kırmış ve parçalarını toplayıp ahanda bu yukarıda görülen kutunun içine koymuşumdur. cd'nin arta kalan kısmının en büyük parçası tam bir cd'nin 1/3'ü kadardır ve yüzeyi çatlaklarla doludur.

yine de, alex ferguson manager'sız geçen 2-3 haftanın ardından eski dost tekrar özlenmiştir. ne var ki cd'nin elde kalan tek parçası cd'nin çeyreğinden az daha büyük olan bir parçadır. buna rağmen gerçeklik kavramı tam gelişmemiş veya çok gelişmiş 12-13 yaşında bir bebe olan bendeniz cd'nin o üçte birlik kısmını sürücüye oturtur ve makineyi çalıştırır. fakat o da ne! aletin lazerinin çıkardığı dzz dzz sesleri gelir ve oyun çalışır!!! hem de denemek için ingiltere ligi de iskoçya ligi de yüklenmiştir ve hiçbir loading'de sorun çıkmamaktadır. hemen o mucizenin gazıyla ilk defa iskoçya ligine girilir ve glasgow celtic alınır. sonrasında ise 6 sezon, cd esrarengiz bir şekilde çalışmamaya başlayana kadar (sanki çalışması çok normamiş gibi) süren bir manyaklık biçiminde oynanır, her gol attığında henrik larsson'u gösteren ekran öpülür, aslan yavrusu beeee! diye bağırılır, şampiyonlar ligi grup son maçında ilk galibiyet 1860 münihe karşı alınınca evde tur atılır falan...

5 Ağustos 2009 Çarşamba

hannah montana gerçek müzik ilişki(sizliği)si



görüldüğü gibi, belli başlı müzik türlerinin, değişik oranlarda da olsa, gerçekten müzik olduğu eserleri varken hannah montana bambaşka bir kulvarda ilerliyor. müthiş bir tespit!

bilgisayar oyunlarından öğrendiğimiz pek değerli bilgiler

saygıdeğer müdürüm, değerli öğretmenlerim, sevgili arkadaşlar, kuvvet komutanlarım... uzun zaman önce sözlükte böyle bir başlık görmem üzerine bu konudaki tüm bilgimi sözlük ahalisiyle paylaşmıştım. şimdi, büyük ölçüde sözlükten copy paste de olsa kendi yazım olduğu için bu konudaki engin ve zengin bilgilerimi telif parasını bir cebimden alıp öbür cebime koyarak siz değerli blög yazarlarıyla da paylaşmak istiyorum. dikkatle okuyunuz, kendi hesabınıza dersler çıkarınız...

silent hill:
- penguenler sevimli değil, korkunç hayvanlardır. hele ki hayaletlerse...
- bir koridorda çok fazla kapı varsa kapıları sistematik bir şekilde tarayın, kafanıza göre girip çıkmayın.

nba live serisi:
- ben wallace üçlük çizgisinin orda diye paldır küldür içeri yüklenip smaç basmayı denemeyin gerekirse ordan sıçrar topunuzu panyaya sıkıştırır.
- mike dunleavy, mike miller, cuttino mobley, keith van horn, brent barry, bruce bowen ve michael finley oyunu yapanlarla orgy yapan belli başlı oyuncular, bu yüzden bunları savunmakla boşa zaman kaybetmeyin nasıl olsa atacaklardır.
- kevin garnett'in overall'u nasıl 99 oluyor diye özelliklerinin ortalamasını almaya kalkmayın vakt-i zamanında köle ücretiyle ea sports'un bütün motion capture işlerini yapan o çok yönlü zat-ı muhterem kg'den başkası değildir. biraz torpil geçilmesi normaldir.

gta serisi:
- aracınızı erken terk etti diye bir fahişeyi vurursanız 5 yıldızı biriktirip peşinize bütün amerikan ordusunu takabilirsiniz. unutmayın ki abd'de fahişeler değerlidir.
- polis görmediği sürece şehir nüfusunu yarıya indirmenizde hiçbir sakınca yoktur.
- kızların beğenisi, çevrenizdeki kaportaya, yani kullandığınız araca bağlıdır.
- saatte 1000 km hızla giden jetle bile çarpsanız yerinden 1 mm bile kıpırdamamasıyla ünlü ağaçlar dünyanın en sağlam cisimleridir.

the sims serisi:
- kendi görünüşünüzde yarattığınız sim'inizin bütün mahalleyle yatmasının sizin cinsel hayatınız üzerinde hiçbir pozitif etkisi yoktur.
- sim'lerin kullandığı sözcükler lehçe baz alınarak üretilmiş seslerden oluşur.

age of empires:
- tarih dersinde öğretilenler külliyen yalandır.
- ama hilal taktiği cidden işe yarar.

need for speed serisi:
- aslında hızlı giden araba değil, müziktir.
- lamborghini gallardo ile volkswagen golf arasında hiçbir fark yoktur. ikisi de ağaca çarpınca dağılır. burada öğrenmemiz gereken şey paramızı çarçur etmememiz gerektiğidir.

tomb raider serisi:
- tahta kutular daima bir manyak tarafından maksatlı olarak dizilmiştir.
- insan onca götü göğsü sallaya sallaya koşturabilir.
- kıçınızdan ayrılmayan bir uşaktan kurtulmanın tek yolu uşağı dondurucuya kapatmaktır.

resient evil serisi:
- zombilerin tekrar tekrar dirilmesine şaşırmamak gerekir. zira, ilk öldürüldüklerinde de zaten ölüdürler.
- her bokun altından büyük şirketler çıkar.

simcity serisi
- melih gökçek'e çok yüklenmemek gerekir. zira şehre su getirmek zor iştir.

ve belki de en önemlisi:

super mario:
- kafanızı soru işaretlerine çarpmadan hayatta bir şey kazanamazsınız.

Seçimden Biçimlendirmeyi kaldır

3 Ağustos 2009 Pazartesi

taşı gediğine koymak

genç muallim adayı emre, genç dimağlara bir deyimi daha kazırken: taşı gediğine oturtmak! atilla taşın eşsiz yorumu eşliğinde tabii...

2 Ağustos 2009 Pazar

pazar günleri yayınlanan çocuk filmleri

bilmiyorum bu olayı fark eden / bilen var mıdır ama pazar günleri yayınlandığından mıdır bilinmez, dünyanın en iğrenç, en sıkıcı şeyleridir bu pazar günü çıkan çocuk filmleri... genelde boyundan büyük işler yapan bir çocuk vardır ve %95 hayvan gibi bilgisayar kullanır... bildiğin 9 yaşında bebe pentagon senin fbi benim siteleri hackler, bilgiler aşırır falan filan... bir de illa ki konu olması için bir çatışma olacak ya o da kendi çapında olur hep. şeytani bir komşu falan vardır ve çocuğun planlarını bozmak ister. yazarken bile adeta iğreniyorum yau!! ben bunları küçükkene kanal değiştirirken görürdüm de gördükçe üzülürdüm atarisi olmayıp da bunu seyretmek zorunda kalan çocuklar var diye... ciddi anlamda üzülürdüm yani o küçük bmx'lerine binip de yollardan geçemeyen dev gibi lincoln navigator'ları kovalayan çocuklar olduğuna inanıyorlar diye... bir de bu filmlerin hepsinin sonunda çocuğun oturduğu, "suburban" diye tanımlanabilecek bahçeli, nezih evinin önüne polisler dolar ve polisler hep her şey olup bittikten sonra gelir. ayrıca o evi uzaktan çekerler ve polis sirenleri falan görünür evin önünde... allah kahretsin yahu kanal sahipleri size sesleniyorum! yayınlamayın artık böyle şeyleri be!! bi manyak nesil yetişti sizin yüzünüzden... küçücük çocuklar sanıyor ki sınıfta her dersten A+ alacaklar, komşularından şüphelenip derin dondurucularından ceset çıkaracaklar! yok öyle şeyler be... terledim yahu

1 Ağustos 2009 Cumartesi

sanırım bize bir şey anlatmaya çalışıyor

artık windows bana ciddi ciddi düşman oldu. her dakika yavaş çalışıyor, ota boka hata veriyor, sabır sınırlarımı zorlamak için her imkanı değerlendiriyor! bakın şu densizin imlecine!!

nasıl bir toplumsunuz lan siz?

bir sünnet davetiyesi saçmalığı vardır. şimdiye kadar herkesin başından geçmiş veya çoğumuz şahit olmuştur sanıyorum. genellikle davetiyenin kapağının ön yüzünde, attan üstü açık arabaya kadar nedense bir vasıtaya binmiş, o yaşta mahallede gün aşırı kavga edip tanımlayabildiği her şeye söven (geçen yıl bir çocuktan "bokuna sıçarım" diye bir küfür duydum ona dayanarak söylüyorum) erkek çocuklarıyla ne görüntü ne de ifade itibariyle hiç alakası olmayan naif mi naif, al yanaklı kiraz dudaklı tipler olur. ilginç olansa bu tiplerin bazen buldozer, atv gibi tiple hiç alakası olmayan vesait üstünde çizilmiş figürlerinin olmasıdır. biri bana bunu açıklayabilir mi? beygirmiş 4x4'müş geçtim de neden illa ki bir vasıta? sünnet > erkek olmak > alman idealizmi > modernitenin alman toplumu ve daha sonra avrupa üzerindeki maskulen etkisi > sanayileşme > mekanikleşme > 4 tekerlekli araç şeklinde bir ilgi kurmak istiyorum ama o da çok zor geliyor. belki de sadece arabaların, tasarımları gereği, fallik cisimler olmasının sonucudur, bilemiyorum ama sünnet olmakla araç kullanmanın alakası nedir yani? erkek olmanın belirtisi araba kullanmak mıdır? tamam, erkeklerin bu konuda doğuştan yeteneği vardır ama formula 1 pilotları içinde 1 tane müslüman ve dolayısıyla sünnet olmuş olma ihtimali bulunan adam yok! buna ne demeli? hadi ona da matbaacılar birliğinin veya bu işte standartları kim belirliyorsa onun bok yemesi diyelim. sünnetlik kıyafet satan yerlere ne oluyor ulan? o davetiyelerdeki tipleri birebir hayata geçirip modelini çıkarmışlar ve vitrinlere koyuyorlar! balistik jel gibi bir maddeden yapılma beyaz suratlı insanlar, al yanaklı falan, yüzlerde bir şebek sırıtışı, elde ne işe yaradığı asla anlaşılamayacak olan bir asa, ilginç bir kostüm öylece mal mal alıcıların yüzüne bakıyor vitrinlerde. alıcılarınsa zaten o soytarı kıyafetinin içinde çocuklarının ne kadar muhteşem duracağını hayal etmekten gözü dönmüş...

ayrıca ebeveynlerin neden çocuk daha yeni doğmuşken bu işi bitirmek yerine eşşek kadar olmasını beklemesinin gerekçesini bizzat kendi anne babamdan duydum ve şoke oldum: "çocuk da hatırlasın istedik!" tamam sen istedin de çocuk hatırlamak istiyor mu bakalım?! ben hayatımda o kadar utanç duymamıştım. sanki çok matah bir bok yiyormuşuz gibi bir de süslü püslü kıyafetler, ev desen bir kaos ortamı, sürekli en mutlu günüm olduğunu iddia eden insanlar... en mutlu günümde atari oynayamayacaksam neye yarar lan o gün? ben de tabii, çaresiz, mahalledeki çocukların deneyimlerini almak için dışarı çıktım. gelen cevaplar tabii korku düzeyini tavana vurdurur nitelikteydi. usturalar, satırlar, kanlar, etrafa sıçrayan et parçaları... bunlardan da korkunç olanı ise doğru olan tek deneyimdi: sünnetçinin kadın olması!

peki neden bu konu?
dün eve bir davetiye geldi... içinde yazanları ve kapağını koyuyorum ve siz karar verin.


bakın bu davetiyenin ön yüzü. kırmızı ve mavi atv'lere binmiş 2 çocuk var ve yüz ifadeleri az çok seçiliyordur... ayrıca mavi çocuk elini kaldırmış, varoluşa hesap sorar gibi ama nedense yüz ifadesi son derece hoşnut! bir de arazi şartları için üretilen tekerleklerle kesik çizgili asfalt yol arasındaki uyumsuzluğa dikkat çekmek isterim ama o sadece küçük bir mevzu...

tamam bunu geçtik diyelim.


asıl davetiyede yazanlara dikkat çekmek istiyorum:

oğuzhan ve arda diyor ki:
sünnet sünnet dediler
başımızın etini yediler
sünnet olmazsanız size kız yok dediler
işte sünnet oluyoruz. bu mutlu günümüze
bizi seven herkesi bekliyoruz
lan bunlar 7 yaşında çocuk! nereye söylüyorlar böyle şeyleri? 2 dakika espri yapmayın be! madem yapıyorsunuz başkasının üzerinden yapmayın. ayrıca sünnet olmazsanız size kız yok da ne demek? ben size bu cümleyi daha net bir dile çevireyim

oğuzhan ve arda kendi aralarında konuşuyor:
o: bak bilader, şu yaşa (7) geldik hala tık yok... biz ne zaman (seks) yapacağız ulan?
a: sorun nerde inan ki anlamıyorum abi...
o: sorun sünnet olmamız olabilir mi acaba lan? bu yüzden mi kimse bize (kız) vermiyor acaba?
a: bilmem ki... olabilir mi dersin? ben de bazen düşünüyorum ama... yok yok olamaz heralde
o: bence bu yüzden...
a: abi o zaman tez elden bir davetiye hazırlayalım ve sünnet olma gerekçemizi yazalım
o: haklısın valla

desteğiniz için teşekkürler abiler ablalar

bilgisayarımı yeniden hayata döndürme sürecinde blogdan uzak kaldığım sıra blogdan desteğini çekmemiş, başta merope, piedra ve ramazan olmak üzere (evet, bücür cadı isimleri gibi merope, piedra ve sonunda yağız deliganlı ramazan!) herkese teşekkür ediyorum ve bilgisayarımın ilk hali ve son halinin fotoğraflarını koyarak feel the difference demek istiyorum. ayrıca şu anda babam internetten radyo dinlerken duydum ki hakan aysev operayı bırakmış ve türk halk müziği gibi ilginç bir türe yönelmiş. sanki pavorotti kubatla düet yapıyor! böyle korkunç bir şey olmuş...

neyse bilgisayarımın resimlerini de upload edeyim deee tam olsun!

işte bilgisayarım bundan(dı)


önce monitörünü çatlattım, daha sonra tamire götürdüm ve monitörün yapılamayacağını söyledikleri yetmezmiş gibi klavyeyi de işlevsiz kılmışlardı. touchpad de zaten sallanıyordu ve bunlara çözüm olarak harici monitör, harici klavye ve maus kullanmak zorunda kaldım. ortaya böyle bir sonuç çıktı (bu arada monitör 15 inç) email adresime bir gün enlarge your display diye bir mail gelirse direkt açmayı düşünüyorum büyük bir ekrana muhtacım

26 Şubat 2009 Perşembe

bir qdb bombası daha

There were 2 people on a boat: /hop and /quit. /hop got off, who's still on the boat?
* nipple_frog has quit IRC

6 Şubat 2009 Cuma

yapılan her resmin sürrealist olması

resim yeteneğinden zerre kadar nasibini almamış, düz çizgi çekmekten aciz kimselerden resim çizmesi istendiğinde oluşan durumdur. şahsımın başına lise 1 ve 2'deki resim derslerinde çok gelmiştir bu olay. hoca resmen bizden rönesans sanatı istemektedir. natürmortlar, gölgelendirmeler, o renkler ve şekiller arası ahenk, barok tasarımlı binaların ihtişamlı sütunları, o bireyin şehir hayatındaki postmodern yalnızlığının tinsel yansımalarının tikelliği falan derken başımız dönmüştür adeta... sanki yabancı dil bölümü değilizdir de türkiye'de modern sanat aydınlanmasını başlatacak kişilerizdir.

hoca rönesans gazını verdikçe kafamda ihtişamlı manastırlar falan belirmekte, alleluia sesleri yankılanmaktadır. sonuçta bu gelen ilhamla içimden kucağında isa'yla meryem ana çizmek gelmiştir. radikal islamcı dedemin beni bu resmi yaparken görse direkt yaradana sığınıp boynuma baltayı indireceğini göze alarak resimi 5 düşürme hesaplarıyla böylesine etkileyici bir resim yapmak aklıma gelir. kafasının çevresinde halka olan insanlar falan... artık o hocanın verdiği gazla ecce homo mu mona lisa mı diye de tereddüte de düşmemiş değilimdir o dönem.

derken evde oturdum ben tabii önce ansiklopedilerden yapmayı düşündüğüm resmi buldum falan ama baktım ki zor. (bkz: ya ne olacağıdı) sonra, övünmek gibi olmasın en baba ortalamaya sahip 3 ders olan ingilizce, almanca ve edebiyat sınavlarından 15 dakikada çıkıp 95 - 100 arası almamın aklına gelmesiyle işi biraz savsakladığımı itiraf etmeliyim. bir yandan da ulan nasıl olsa resim dersi ne olursa olsun 4-5 alırız diye düşünerekten otoritelerden pek de tam not almayacak bir isa resmi yaptım.

çalışmaların verileceği gün resmi götürdüm okula tabii ama bir sorun var gibiydi. bütün sınıfın resimleri sanki aralarında sözleşmişler gibi kase içinde elma, armut falandı. allah allah bir ben mi böyle bir şeye giriştim diye merak ederken hocanın zaten o konseptte bir şey istediğini söylemesiyle yıkıldım. belli ki hoca fransızca olduğunu sandığım bir terim söyleyince ben resim sanatının dehlizlerinde boğulmuş, söylemediği şeyler çıkarmıştım. hoca resme sadece 1 kez bakıp çizdiğim şeyin berbat olduğunu söyledikten sonra bana 5 dakikada natürmortun ne demek olduğunu anlattı ve 5 gün süremin olduğunu söyledi.

2 günde, lisede yapı ressamlığı bölümü mezunu olan babamın da yardımlarıyla, kase içinde meyveler çizmeyi başarmıştım. en azından başardığımı sanıyordum. resmi okula götürdüm ve hoca saatlerimi harcadığım resme hiç emek harcamadığımı söyleyip bana son bir şans verdi. şimdi o resimdeki ince uzun elmaları gördükçe kadına hak vermeden edemiyorum.

karneyi 5.00 getirmek için her ders gibi, resimden de 5 almam gerekliydi. 3 gün uğraşıp muzlar, elmalar, portakallarla dolu bir kaseye benzeyen bir şey çizmeyi başardım. aslında sadece kendimi kandırmıştım. hoca kesinlikle uğraşmadığımı öne sürüp 2 tane 45 verip bir dahaki sefere bütün derslere aynı hassasiyeti göstermemi isteyerek karneme resim dersini 2 düşürmüştü. dümdüz, inci gibi dişlerin arasında bir çürük olması gibiydi karne. 5'lerin arasında bir tane de 2 vardı. evdekiler önemsemedi tabii bu durumu "amaan ressam mı olacaksın?" dediler. hatta babam "siktir et resmi" dedi. fakat aile her şey demek değildi. hatta ösym için hiçbir şeydi... yarım saatte gidebileceğim ege üniversitesi'ni 0.2 puanla kaçırıp günde 5 saat yol çekmeme yol açan dokuz eylül'e yerleşmem bu resim olayının sonucuydu... surrealizm işte.

29 Ocak 2009 Perşembe

şiir albümü

dinleyici kitlesinin nasıl bir duygu yoğunluğuna sahip olduğunu merak ettiğim albüm türüdür bu sikindirik albümler. genelde kenar mahallelerin "delikanlı" aşklarını konu alan şiirlerden oluşurlar. çünkü halkın epik söylemlere ve aşk durumlarına bir açlığı vardır. ayrıca bu şiirler bayağılıklarıyla "yaşamın içinden" ve "sıcacık ve bizden"dirler genellikle. bu yüzden çok tutar. "bi tane daha patlat be ibrahim (sadri) ağbi" demek ister gibidir dinleyici. 1984'teki makinelerin yazdığı şiirler gibidir. hatta bir örnek:
"kestane ağacının altında sen beni sattın, ben seni..." bu kitabın sanırım en meşhur alıntılarından biri.
bunu uğur arslan söyleyebilir aslında. hiç de yadırganmaz...

kalıptır çünkü bu şiirler
kısa dizelerden oluşur
epik söylemi sağlamak için...
uzak durulasıdır
bir gün bitecek aşklar gibi

bakın ayaküstü yazdım bi tane... siz de yazabilirsiniz!!

9 Ocak 2009 Cuma

yaşar usta manifestosu

internet düzenleme sınırlamaları yasaları getirilsin

bakın böyle tiksinç ve saçma bir ad kullanıyorum çünkü forumlarda ve bloglarda falan saçma sapan şeyler yazıp sürekli dönen şeyleri tekrar eden insanların yaptıklarının ne kadar tiksinç bir şey olduğunu görmelerini veya en azından hissetmelerini veya gössetmelerini falan istiyorum. sanırım insanların işi gücü yok veya çok öküz bir hayat yaşıyorlar. yani 2009 yılındayız ve adsl denen şey yaklaşık 7-8 yıldır ortalıklarda ve hala bir foruma girdiğinizde dünyanın değişik ülkelerindeki değişik yasaları, yahudi paranoyalarını, aptalca powerpoint sunularını falan görüyorsunuz... anlamıyorum, insanları bu dar perspektife iten sebep nedir? hindistanda keçiyle ilişkiye giren -veya neden ilişkiye girsinler ki adam gelip keçiyi ikna mı etti? düpedüz becermiş işte hayvanı- adamın keçiyle evlendirildiğini artık anaokuluna giden çocuklar bile gidiyor olmalı... veya louisiana'da çim biçenlerin cinayetle yargılandığını öğrenmek hayatında eline silah almamış adamların dağlarda gerillaların karşısına salındığı bir ülkenin vatandaşlarına nasıl bir tatmin duygusu sağlıyor anlamak çok zor. veya sırf yalnızlığın kişinin yalnız olması gibi yüzeysel bir çıkarımı keşfedip -keşfetmek diyorum zaten bu yüzeysel tutumun mantıksal bir sonucu olacaktır bu keşif- "yalnızlık paylaşılmaz" diye bir powerpoint sunusu hazırlayıp bunu forumda veya bloglarda paylaşan insanların neden bu kadar büyük bir moronluk yarışında olduklarını anlamaya çalışmaktan zaten vazgeçtim. öte yandan hala süregelen bir forward'lı mail çılgınlığından bahsetmek bile istemesem de artık ivme kazandığım için söylemeden geçemeyeceğim. dünya üzerindeki arazilerin %75'inin yahudilere ait olduğunu uyduran adama söyleyecek hiçbir şeyim yok... o adam sıkıcı ofis saatlerinden kurtulmak için bir avuç gerizekalıyı kullanmaya karar vermiş zeki bir insan olmalı. sorun bunu herkese forward'layan insanlarda. böyle bir şeye inanmak için insanın nasıl bir aptallık veya saflık düzeyine sahip olması gerektiğini düşünüyorum bazen... bunu düşününce aklıma yahudi kökenli firmaların logolarının alt alta konduğu forward'lı mail'ler geliyor. bu yahudiler gelip hepimizin kafasına silah dayayarak hiçbir boka yaramaz insanlar olmamızı mı istediler? hayır! tam tersine onlar tarih boyunca sürekli katledildi, bütün hakları ellerinden alındı, 2. sınıf vatandaş değil 2. sınıf insan veya canlı muamelesi -2. dünya savaşı sırasında canlı muamelesi gördükleri bile söylenemez- gördüler... üstelik dünyanın en alakasız noktasında bir ülkesi var bu adamların israil diye... buna rağmen bize onların karşısında nal toplamak düşüyor mu? düşüyor. öyleyse neden suçlu olan gerizekalı forward'lı mail üreteçleri değil de bilimin, sanatın, edebiyatın, düşüncenin her dalında yırtınan yahudiler oluyor?
tabii söylemek istediğim yine bu değildi başta... ama mesajın alındığını sanıyorum. teknolojiyi böyle aptalca amaçları için kullanan insanlara siberaleme bir şey ekleme hakkı verilmemeli diye düşünüyorum ben. bunun için bir komite falan kurulsun mümkünse... buradan yetkililere sesleniyorum! ariel, milka, sprite falan hep yahudi malları! bunları protesto edelim. devlet milyar dolarlar verip bütün savunma sistemini israilden alırken müthiş bir etki yaratacaktır protestomuz.