sade tasarımıyla gözü en az yoran, boktan içeriğiyle beyni hiç yormayan blog ödülü - 2009

1 Şubat 2010 Pazartesi

makarna tarifi

başlığa boşaltım sisteminizle güldüğünüzü görür gibiyim. makarnanın tarifi olmaz çünkü. insan doğar, büyür, makarna yapar ve ölür; bir nevî built-in bir yetenek, daha doğrusu bir yetidir çünkü makarna yapmak. insanlar düşünce gücüyle bile makarna yapabilir sanırız fakat makarna yapmakta zorlanan insanlar da vardır dünyada. bunlardan biri de bendim. daha önce birkaç makarna yapma girişiminde san marino milli takımı kadar başarısız olmuştum. daha sonra bu tariflerde bir şeyin eksik olduğunu fark ettim. birinin o şeyi tamamlaması gerekiyordu. işte o tarifi buldum ve siz sevgili kişi ya da kurumlarla paylaşıyorum. tarif aslına uygun olsun diye orijinali üzerinde hiçbir oynama yapılmamış, en ince ayrıntısına kadar direkt olarak bloga geçirilmiştir.

AFİYET OLSUN -> sayfa sonunda yer kalmayınca peşinen yapabileceğine inanarak söylenmiş bir söz :>

1. Tencere alınır.
2. Tencereye 3/2 2/3 oranında soğuk su konulur.
3. Tencereye ocağa alınır.
4. Yüksek ateşte su kaynatılır.
5. Yarım paket makarna kaynamış suya salınır. fiile dikkat :>
6. 7-8 dk boyunca "arada" karıştırarak pişirilir.
7. İstediğimiz kıvama gelip gelmediği kontrol edilir. (Ye!)
8. Makarnanın suyu süzgeçte süzülür. (Musluğu aç! Makarnayı soğuk su altında 1-2 dk gezdir.)
9.Boş kalan makarna tenceresi ocağa alınır. (Kısık ateş)
10. Bir tatlı kaşığı dolusu margarin tencereye konur.
11. Yağ erimeye başlayınca bir tatlı kaşığı salça eklenir (baharat - tuz)
12. 1-2 dk ikisi karıştırılır.
13. Makarna sosa eklenir. Hepsi tencerede 1-2 dk karıştırılır. Ocağın altı kapatılır.

B.

evet, görüldüğü gibi ne yapmamız ve ne yapmamamız gerektiğini buradan öğrenebiliyoruz. bu formülle ben bile başarıya yelken açtıysam insanlığın geri kalanı makarna kavramına çağ atlatır buna inanıyorum...

çağımızın en büyük paradoksu hdtv reklamları

şimdi efendim son zamanlarda böyle bir şey peyda oldu... nedir bu şey? bilmemkaç bine bilmemkaç bin çözünürlüklü hay definişın teknolocisine sahip televizyon. bu televizyoncukların reklamlarındaki en yaygın argüman ise görüntüdeki en ufak detaya inerek düzenin bir nevi kaotik yapısını gözler önüne sermek. neyden bahsettiğimi çok iyi biliyorsunuz. şimdiye kadar adamın gerilip gerilip topa vuruşunu izlemişiz meğerse bu reklamlara göre. hd tv ise bize topa vurulduğu an çimlerin yerinden sökülmesini, sularının silkelenmesini, kramponların aralarının toprakla dolmasını, topa vururken baldırlardaki yağların boing boing diye dalgalanmasını falan gösteriyor. peki efendim şimdi rukneddîn cevdet kekremsi sormamı madem bizim televizyon 1968 model bir blaupunkt iken reklamda gösterilen onca ayrıntıyı nasıl görüyoruz? işte çağımızın paradoksu budur efendim. standart definişın bir televizyonda hd reklamını nasıl seyrettiğimiz size de ilginç gelmiyor mu aziz dostlarım, tavşan kardeşlerim?

31 Ocak 2010 Pazar

copy paste blogculuğu ve baudrillard'dan bir yazı

tam da içinde bulunduğumuz günlere cuk diye oturacak bir yazı geliyor jean baudrillard'dan

AIDS: Bir Virüsün Salgın Gücü mü Yoksa Korunma Yöntemi mi?



AIDS, elektronik virüsler, terörizm... Eğer bir beden, bir sistem, bir ağ, bütün negatif öğelerini dışarı atar ve bir basit öğeler bileşimine dönüşürse, virüsün hastalık yapabilme gücü kendini gösterir. Virüsten ileri gelen bulaşma, bu anlamda, fraktal duruma ve dijital duruma sımsıkı bağlıdır. Çünkü bilgisayarlar, elektronik makineler birer soyutlamaya, sanal makinelere, beden olmayan bedenlere dönüştüğünden, virüsler içlerinde alabildiğine yayılırlar (bu makineler, geleneksel mekanik makinelerden çok daha dayanıksızdırlar). Çünkü beden, beden olmayan bir bedene dönüştüğü için virüsler onun her tarafını sarar.

Klasik tıp, bedeni bir biçim olarak değil de, bir formül olarak tasarlayan günümüz beden patolojisine karşı artık hiçbir şey yapamıyor. Kanserli beden, onun genetik formülünün iyi çalışmamasının kurbanı olan bedendir. AIDS’li beden, hasarlı bedendir, bağışıklık ağları, antikor ve kontrol ağları etkilenmiş bedendir.

Bu yeni ortaya çıkan patolojiler, özellikleri, kuralları belirlenmiş, nasıl bir örnek teşkil ettiği tanımlanmış bir bedenin hastalıklarıdır, kuralı belli ve örneği olan hastalıklardır.

İnsanoğlu, elektronik ve sibernetik makine olarak tasarlanırsa, virüslerin ve virütik hastalıkların etki alanına dönüşür, tıpkı elektronik virüslerin etki alanının bilgisayarlar olması gibi.

Böyle olması durumunda, artık ne bir tıbbi önlem ne de terapi etkili olabilir, hastalığın sıçramaları “sanal olarak” bütün ağları sarar, simgesizleştirilmiş mekanik diller, simgesizleştirilmiş bedenler gibi virüslere karşı direnç gösteremez. Arıza, geleneksel mekanik aksaklık, eskiden kalma tıbbi bir onarımın etki alanı içindeydi, ama şimdi, ani güçten düşmelere, ani anomalilere, antikorların ani “hainliklerine” karşı (her tür bilinçli korsan saldırılar dışında bile) çaresiz kalınıyor.

Virüs kökenli hastalık, kapalı devrelerin, entegre devrelerin, uygunsuz birlikteliklerin ve zincirleme tepkilerin patolojisidir. Ensestin patolojisidir, geniş ve metaforik anlamda ensestin.

Benzeriyle yaşayan benzeriyle yok olup gidecektir. Değiş-tokuşun, karşılıklı ilişkide bulunmanın, ötekiliğin olanaksızlığı, bu gizil, şeytansı, kavranılamaz bir başka ötekiliği doğurur, bu Mutlak Öteki’nin adı virüstür, basit öğelerden ve alabildiğine yeni bir nüksedişten oluşur.

Bizler ensestçi bir toplumun içindeyiz. AIDS’in önce, eşcinsel ve uyuşturucu kullanan çevrelerde ortaya çıkmasının nedeni, kapalı devre işleyen grupların ensestçi özelliğindendir.

Hemofili, akraba evliliği yapan kuşakları etkiliyordu, yani aynı toplum içinden evlenenleri. Uzun süre servi ağaçlarını vuran garip hastalık bir çeşit virüstü ve bu virüsün nedeni yazla kış arasındaki düşük ısı farkına, mevsimlerin iç içeliğine bağlandı, yani Benzer’in hayaleti bir kez daha vurdu. Her benzerlik zorlanımında, farklılıkların tekrar yerlerine iadesinde, şeylerin kendi görüntüleriyle olan her benzerliğinde, varlıkların ve kodlarının birbirine karıştırılmasında, bir virüsün ensestçi bulaşma gücünün tehdidi, bu öylesine güzel makineyi çalışmaz hale getiren şeytansı bir ötekilik tehdidi vardır. Kötülük ilkesinin başka biçimler altında hortlamasıdır bu (işin içinde ne töre ne de cezai ehliyet vardır, çünkü Kötülük ilkesi, kısacası, tersinirlik ilkesinin ve kara baht ilkesinin eşanlamlısıdır. Tamamen pozitifleştirme, yani simgesizleştirme yolunda olan sistemlerde, kötülük, bütün biçimleriyle, temel dönüşlülük kuralına eşdeğerdir sadece).

Pozitif olma durumunun aralıksız üretimi halinde, ürkütücü bir sonuç ortaya çıkmaktadır: Çünkü eğer negatif olma durumu, kriz ve eleştiriyi doğurursa, mutlak pozitiflik de krizi damıtma yetisi olmadığından felaketi doğurur. Negatif ve eleştirel öğelerini takibat altında tutan, dışlayan, başından savan her yapı, her sistem, her kitle, tersinirlik ve tam bir iç patlamayla bir felaket tehlikesiyle karşı karşıya kalır, tıpkı her biyolojik bedenin bünyesindeki bütün mikropları, basilleri, parazitleri, yani bütün biyolojik düşmanlarını takibat altında tutarak ve dışarı atarak kanser tehlikesiyle, bir başka deyişle, kendi hücrelerini yiyip bitiren bir pozitivistlik tehlikesiyle karşı karşıya kalması gibi; biyolojik bünye de, aynen, artık işsiz kalan kendi antikorları tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

AIDS’in (ve kanserin), modern patolojimizin ve her tür öldürücü virüsün prototipi olması mantıklıdır. Bedeni, yapay protezlere ve aynı zamanda da genetik fantezilere teslim ettiğimizde, onun savunma sistemlerinin düzenini bozar, biyolojik mantığını parçalarız. Kendi işlevlerini dışarıya karşı çoğaltmaya mahkûm edilen bu fraktal beden, aynı zamanda, kendi hücrelerini önüne geçilmez bir biçimde içten küçültmeye mahkûm edilmiştir. Bedende artık hastalığın bir organdan bir başka organa sıçraması söz konusudur: İçerde olan sıçramalar ve biyolojik sıçramalar, bir ölçüde, adına protezler, ağlar, hatlara bağlanmalar dediğimiz dış sıçramalarla simetriktir.

Fazlasıyla korunaklı bir ortamda, beden bütün savunmasını yitirir. Ameliyat salonlarında, korunma o şekilde düzenlenmiştir ki, artık orada hiçbir mikrop, hiçbir bakteri yaşayamaz. Oysa, orada bile, kesinlikle temiz olan bu ortamın dibinde, gizemli, anomalik, virütik hastalıkların doğduğu görülür. Çünkü virüsler direnirler ve boş bir yer bulur bulmaz hızla çoğalırlar. Aslında, mikroplar olduğu sürece virüs yoktu. Eski enfeksiyonlardan arınmış bir dünyada, “ideal” klinik bir dünyada, elle muayene edilemeyen, önlenemez bir patolojik durum ortaya çıkar, bizzat dezenfeksiyondan doğan bir patolojidir bu.

Üçüncü tip bir patoloji. Nasıl ki toplumlarımızda, yasaksız, yaptırımsız ve yatıştırılmış bir toplumun paradoksundan kaynaklanan yeni bir şiddetle uğraşmamız gerekiyorsa, aynı şekilde, yeni hastalıklarla da uğraşmamız gerekiyor ve bu hastalıklar yapay, tıbbi ya da bilişimsel kalkanla gereğinden fazla korunan bedenlerin hastalıklarıdır. Bunlar, bütün virüslere, en “sapkın”, en beklenilmedik zincirleme reaksiyonlara karşı çok duyarlıdırlar. Aksaklık ya da anomiye bağlı olmayan, ama “anomaliye” bağlı olan bir patoloji. Aynı şey kitle için de geçerlidir, orada da aynı nedenler aynı sapkın etkilere, öngörülmedik aynı işleyiş bozukluklarına, anomalilere ve çeşitli terörizmlere neden olurlar; bunlar hücrelerin genetik düzensizliğine benzetilebilir, orada da aynı aşırı koruma, aşırı kodlama, aşırı çerçeveleme söz konusudur. Toplumsal sistem, biyolojik beden gibi, protezlerinin teknolojik karmaşıklığına orantılı olarak doğal simgesel savunmalarını yitirir. Tıp, bu adı olmayan patolojiyi önleyebilmek için epey zorluk çekiyor, çünkü o da aşırı koruma sisteminin, bedeni dört elle sarılarak koruyan ve hastalıkları önleyen bir sistemin içinde yer alıyor. Nasıl ki terörizm sorununa görünürde siyasal bir çözüm yoksa, aynı şekilde, AIDS ya da kanser sorununa da görünürde biyolojik bir çözüm yoktur –ve neden aynıdır: Çünkü bunlar anomalik semptomlardır, belli bir şiddet tipidir ve sistemin kendi içinden kaynaklanan, bir şiddet ya da tepkisel bir bulaşıcılık etkisiyle kitlenin siyasal anlamda aşırı biçimde çerçeve içine alınmasına, ya da sadece bedenin biyolojik olarak aşırı biçimde çerçeve içine alınmasına karşı koyan belli bir yeni hastalıklar tipidir.

Bununla birlikte, virüs bulaşma gücünün bu yeni biçimi, belirsiz bir biçimdir ve AIDS buna örnektir. AIDS, yeni bir cinsel yasak için kanıt teşkil eder, ama artık bu törel bir yasak değildir: Etkisini cinselliğin toplum içindeki dolaşımı üzerinde gösteren işlevsel bir yasaktır. Modernliğin tüm emirleriyle bağlarımız kopmuş durumda. Oysa cinselliğin de, para gibi, enformasyon gibi, dolaşımı serbest olmalıdır. Her şey akıcı olmalıdır, ivme kaçınılmazdır. Virüs tehlikesi bahanesiyle cinselliği azletmek, doların kanseri anımsatan patlamasını bahane ederek uluslararası ilişkileri durdurmak kadar anlamsızdır. Hiç kimse bunu ciddi ciddi düşünmüyor. Oysa, bir anda, AIDS’le, cinselliğe tutuklama çıkartılıyor. Sistemin içinde varolan bir çelişki değil midir bu? Acaba bu kararsızlığın esrarlı bir maksadı var mıdır ve bu maksat, çelişkili bir biçimde, cinsel özgürlüğün aynı derecede esrarlı bir maksadına bağlı mıdır?

Kendi aksaklıklarını, kendi fren yapma düzenlerini yaratan sistemlerin, kendi ilkelerini aşmak amacıyla kendi kendilerini denetlediği bilinir. Hiçbir toplum, kendi değerler sistemine yalnızca karşı koyarak sürdüremez yaşamını: Toplumun bir değerler sistemi olması gerekir, aynı zamanda onu kaçınılmaz biçimde yadsıması ve ona karşı kendi durumunu belirlemesi gerekir. Oysa biz en az iki ilkeye dayalı yaşıyoruz: Cinsel özgürlük ilkesi ve iletişim-enformasyon ilkesi. Ama her şey, sanki tür kendi bünyesinden, AIDS tehdidi yüzünden, cinsel özgürlük ilkesine karşı bir ilaç yaratmış gibi ve kanser yüzünden de (ki bu hastalık genetik kodun bozuk çalışmasıdır, yani sonuçta bir enformasyon patolojisidir), sibernetik denetimin en güçlü ilkesine karşı bir direnme yaratmış gibi olup bitiyor. Peki ya bütün bunlar, zorunlu sperm, cinsiyet, gösterge, söz akışının reddedilmesi, zorunlu bir iletişimin reddi, programlanmış bir enformasyonun, uygunsuz cinsel biraradalığın reddi anlamına geliyorsa? Ya bunlarda, akışkanlığın, devrelerin, ağların büyümesine karşı hayati bir direnç varsa –öldürücü yeni bir patoloji pahasına olduğu kesin, ama sonuçta, bizi daha ciddi bir şeylerden koruyacak mıdır? AIDS’le ve kanserle, kendi sistemimizin bedelini ödüyoruz, ölümcül bir biçim altında, AIDS virüsünün beylik bulaşma gücünü başımızdan savıyoruz.

Hiç kimse bu baştan savarak kurtulmanın etkililiği konusunda önyargıda bulunamaz, ama şu soruyu kendimize sormamız gerekir: Kanser neye karşı, hangi daha kötü olasılığa karşı direniyor, genetik yasanın bütüncül hegemonyasına karşı mı? AIDS neye karşı direniyor? Hangi daha kötü olasılığa karşı direniyor, cinsel bir bulaşıcı hastalığa, bütüncül bir uygunsuz cinsel biraradalığa mı? Uyuşturucuyla da aynı sorun var: Her tür dramatikleştirmeyi bir yana bırakarak, uyuşturucunun bizi nelerden koruduğunu, onun, daha berbat bir kötülük karşısında (rasyonel bir sersemleştirme, toplumda karşılıklı bağımlılık biçimlerine yatkınlık, evrensel programlama gibi) nerede sızma noktası oluşturduğunu kendimize sormamız gerek. Terörizm hakkında da bir o kadar şey söylenebilir: Bu ikincil, tepkisel, ani bir tepkinin boşalımı şeklinde gelişen şiddet, bizi, uzlaşım denilen bir salgın hastalıktan, bir lösemiden, büyüyen siyasal bir yozlaşmadan ve Devlet’in görünmez şeffaflığından korumuyor mu? Her şey ikircikli ve her şey tersine çevrilebilir. Bütün bunlardan sonra, insan kendini, deliliğe karşı, en etkili biçimde nevrozla koruyabiliyor. Bu anlamda, AIDS, tanrının bir cezalandırması değildir, tam tersine, bütüncül bir uygunsuz biraradalık tehlikesine karşı, ağların yayılması ve hızlı ulaşım özelliği kazanmasıyla tam bir kimlik kaybına uğrama tehlikesine karşı, türün savunmaya dayalı bir boşalımı olması muhtemeldir.

Eğer AIDS, terörizm, borsanın çöküşü ve elektronik virüsler polisten, tıptan, bilimden ve uzmanlardan başka, ortak imgelemi de harekete geçiriyorsa, bunun nedeni, rasyonel olmayan bir dünyanın olayları değil de başka bir şey olmalarındandır. Sistemimizin mantığını temsil etmelerindendir, adeta bu sistemin olağanüstü kristalleşme noktaları olmalarındandır. Güçleri, ışıma gücüdür, medya aracılığıyla doğan imgelem dünyalarındaki etkileri ise başlı başına virütiktir.

Bunlar, hepsi birbiriyle ilintili, aynı bulaşıcılık protokolüne itaat eden içkin olgulardır ve hastalık bulaştırma etkisiyle bu etkinin gerçek yansıması birbiriyle karşılaştırılamaz. Bu şekilde, tek bir terörist edim, tüm siyasayı terörist hipotezin ışığında bir daha gözden geçirmeye zorlar, bu şekilde, istatistiksel olarak zayıf da olsa, AIDS’in bir kez bile ortaya çıkmış olması, bütün hastalıklar ve insan bedeni yelpazesini, virüs taşıma ve yetersiz bağışıklık hipotezi ışığında bir daha gözden geçirmeye zorlar. Bu şekilde, Pentagon’un belleklerini bozan ya da Noel kutlaması ağlarının tümünü istila eden ufacık bir virüs, bilgisayar sistemlerinin güvenilirliğini yıkmaya yeter ve bütün verileri, sızma, önceden hesaplanmış yanlış bilgilendirme, tehlike ve kuşku çerçevesinde bir daha gözden geçirmeye zorlar. Bu da nesnel anlamda mizahi bir şeydir.

Bu, en uç olguların ve genelde felaketin ayrıcalığıdır, zira, bütün bu virütik süreçler, kesin biçimde felakete (törel anlamda değil de, şeylerin anomalik seyrinde) bağlıdır. Bütün bu birbiriyle çağdaş süreçlerin birbirinden ayrılamaz özellikte olması, ayrıca bu dışmerkezli olgularla sistemin tamamının bayağılığı arasında bir yakınlık olması, felaketin gizil düzenini oluşturur. Bütün uç olgular kendi aralarında tutarlıdırlar ve böyle olmalarının nedeni, sistemin bütünüyle tutarlı olmalarındandır.

Bu da demektir ki, sistemin rasyonelliğinin kendi urlarına karşı koyacağına güvenmek yararsızdır. Uç olguları ortadan kaldırma yanılsaması bütüncül bir yanılsamadır. Tam tersine, sistemlerimiz ne kadar daha karmaşık olursa, bu olgular da o kadar uç noktada olacaklardır. İyi ki de öyle, çünkü onlar sonuçta sistemin en tepe noktasındaki terapiyi, homeopatik terapiyi sağlayan olgulardır. İyi’nin Kötü’ye karşı stratejisi yoktur artık. Şeffaf, homeo-statik ya da homeo-akışkan sistemlerde, yalnızca Kötü’nün Kötü’ye karşı stratejisi vardır: O da en kötünün stratejisidir. Olası tek strateji ölümcül bir stratejidir ve burada bir seçim yapmak bile söz konusu değildir, biz bu stratejinin gözlerimizin önünde akışını görürüz. Sonuçta, AIDS’in, borsa çöküşlerinin, bilgisayar virüslerinin homeopatik bir bulaşıcılık gücü vardır. Borsa çöküşleri, terörizm, bilişim virüsleri, borç vb, felaketin su yüzüne çıkmış kısımlarıdır ve bunların onda dokuzu sanallığın içinde gömülüdür.

Bütüncül felaket, her enformasyonun her yerde hazır olmasının, bütüncül bir şeffaflığın yaratacağı felaket olsa gerek; bereket versin ki bilişim virüsü bu şeffaflığın etkilerini zayıflatmaktadır. Bu virüs sayesinde, enformasyonun ve iletişimin ucuna, doğru bir hat boyunca gitmiyoruz, ki gitmek ölüm olurdu. Bu öldürücü şeffaflığın uru, onun için aynı zamanda bir alarm sinyali görevi görmektedir. Bir akışkanın hızlanmasına benzer bu biraz: Hızlanma, akışı durduran ya da yok eden burgaçlar ve anomaliler yaratır. Kaos, onsuz, mutlak boşlukta yitip gidecek olan şeylere sınır teşkil eder. Bu şekilde, uç olgular, kendi gizil dağınıklıkları içinde, düzenin ve şeffaflığın en uç noktalarına doğru bir yükselişe geçmesine karşı, kaos sayesinde koruma görevi görür. Söz konusu felaket, yani gerçek felaket, onlar sayesinde sanal kalmayı sürdürür. Eğer somutlaşsaydı, bu her şeyin sonu olurdu. Zaten bugün, hatta onlara rağmen, belli bir düşünce süreci için sonun başlangıcı söz konusudur. Cinsel özgürlük konusunda da durum aynıdır: Belli bir haz alma sürecinde artık sonun başlangıcına gelinmiştir. Eğer cinsiyetlerin bütüncül bir istenmeyen biraradalığı gerçekleşseydi, cinsiyet, eşeysizlik fırtınasına tutularak ortadan kalkardı. Borsa çöküşü ve ticari değiş-tokuşlar da böyledir. Spekülasyon, uç bir olgu, bir taşkınlık olarak, gerçek değiş-tokuşların tümüyle serbestleşmesine ket vurur. Değerin anlık ultra-dolaşımını yansılayarak, ekonomik modeli elektrikli sandalyeye oturtarak, aynı zamanda, bütün değiş-tokuşların serbest dolaşımı durumunda ortaya çıkacak felaketi de elektrikli sandalyeye oturtur –çünkü değiş-tokuşların bu bütüncül serbestliği, değerin gerçekten felaket niteliğinde bir hareketliliğidir.

Yerçekiminin tamamen ortadan kalkmasının, varlığın dayanılmaz hafifliğinin, evrensel bir istenmeyen biraradalığın, süreçlerin bizi boşluğa sürükleyecek bir çizgisellik izlemesinin doğuracağı tehlike karşısında, felaket olarak adlandırdığımız bu ani çevrintiler, bizi felaketten koruyan şeylerdir. Bu anomaliler, bu en uç olgular, tamamen kaybolmaya karşı genelçekim ve yoğunluk bölgeleri yaratırlar. Toplumlarımızın lanetli kısım konusunda kendi özel biçimlerini bu şekilde ortaya koyduklarını hayal edebiliriz, tıpkı nüfus fazlalıklarını okyanusta intiharla temizleyen kabileler gibi, –birilerinin homeopatik intiharı, bütünün homeostatik dengesini sağlıyordu.

O halde, felaket, türün hayli ılımlı bir stratejisi olarak ortaya çıkabilir, daha doğrusu, gerçek ama yerleşmiş virüslerimiz ve en uç olgularımız, ekonomide olduğu kadar politikada, sanatta olduğu kadar tarihte de bütün süreçlerimizin motoru olan sanal felaket enerjisinin dokunulmaz kalmasını sağlayacaktır. Zaten enerji, kendisi, kavram olarak, bir felaket biçimi değil midir?



1 Haziran 1987

Copyright © 2009 Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A.Ş. Tüm Hakları Saklıdır.

(telif hakkı yemek günah olduğundan...)

10 Ocak 2010 Pazar

bestseller kitaplar hakkında

bu yazı the economist dergisinde çıkmış. adam çok iyi anlatmış olayı yahu...


A lot of the people who read a bestselling novel, for example, do not read much other fiction. By contrast, the audience for an obscure novel is largely composed of people who read a lot. That means the least popular books are judged by people who have the highest standards, while the most popular are judged by people who literally do not know any better. An American who read just one book this year was disproportionately likely to have read ‘The Lost Symbol’, by Dan Brown. He almost certainly liked it.

kaynak:
http://www.marco.org/320206653


yoğun istek üzerine ziyarete gelen edit:


mesela bestseller'ları okuyan birçok insan pek başka bir şey okumaz. bunun tam tersine, karmaşık romanların okurları genelde çok fazla okuyanlardan oluşur. bu da demektir ki en az popüler olan kitaplar en yüksek standartları olan kişiler tarafından değerlendirilir. öte yandan, en popüler olanlarsa edebi olarak daha iyisini bilmeyenler tarafından. bu yıl bir kitap okumuş olan bir amerikalı muhtemelen dan brown'ın "kayıp simge" kitabını okumuştur. büyük ihtimalle sevmiştir de...

4 Ocak 2010 Pazartesi

iş olayı

uzun süren işsiz güçsüzlüğün ardından, yakın çevremde iş bulamamış olmamın verdiği gazla, metro turizm'in inanılmaz rahatsız otobüsleri vasıtasiyle iç anadolu yöresine doğru açılan bendeniz, şirin beldemiz ankara'da özel bir eğitim kurumunda iş bulmuş bulunmaktayım. şahsımın striking presence'ından dolayı sınıf ve kapı önlerinin hayran kitleleriyle dolmasından kurum olarak çok feci tırstığımız için, şimdilik çalıştığım kurumun adını sizlerle paylaşamamaktayım fakat sanıyorum ki böylelikle, siz gökhan gönül dostlarımla daha sıkı bir bağ içine girebileceğimdir. makarna tanrısı hepinizi kutsasın

24 Aralık 2009 Perşembe

işveren azarlamak

en sonunda dün gerçekleştirdiğim şeydir. manyak işverenler benim gibi nezih, latif ve mümtaz bir şahsiyeti bile çileden çıkarmayı başarmışlardır. erkekler için "askerliğini yapmış olma" şartının aranmasına inanılmaz gıcığım. askerden gelsek "artık yaşlanmışsın" diyerek almayacaklardır (tabii gelirsek)... devletin saçma politikaları sonucu askerlik yapma konusundaki düşüncelerimi yazsam sayfalar yetmez sanıyorum ama her türk asker doğduğu için bu konuda da yalnız olduğuma eminim. neyse, telefonla arayıp askerliğimin 2 yıl tecilli olduğunu söyledim. 2 yıl sonra gidiyorsun yani dedi, ben de evet dedim. kusura bakmayın diye bir cevap geldi... ben de dayanamadım maaşı sordum. 1000 - 1200 arası dedi. bunun sonucunda kendimi tutamayıp telefona karşı hönkürdüm. kaç çalışanınız 2 yıldan fazladır o maaşa çalışıyor diye sordum. bizim çalışma ortamımız aile gibidir diye bir şey geveledi. ben de çocuğuna harçlık verir gibi maaş vermenden belli zaten dedim ve bir de beyinsiz olarak nitelendirdim kendisini...

böyle güzel bir konuşmaydı işte... içinizde insan kaynakları yöneticisi falan varsa kusura bakmasın pozisyona değil, kişiye güdümlü bir hakaretti. hatta o kişinin kendisine bile değil, patronuna diyelim... sanki ayda 5 milyar vereceklermiş gibi askerliğini action man olarak yapmış, jetpack ehliyeti bulunan, paint'te mona lisa çizebilen eşcinsel eleman alınacaktır türünde ilan veren çok afedersiniz ama puştlar bulundukça kan beynime sıçrıyor.

en iyi 150 flash oyunun arasında hannah montana yok!!!

techcult gibi bir halttan anlamaz bir site en iyi 150 flash oyunu diye bir liste yaptığını sanmış fakat hani sırf hannah montana?! buralar böyle hep hannah montana olacaktı... çok üzüldük ve düş kırıklığına uğradık... ama yine de bakmak isteyenler burdan gitmişler

http://www.techcult.com/the-150-best-online-flash-games/

21 Aralık 2009 Pazartesi

forum yöneticilerindeki kompleks sorunsalı

türkiye'de forum deyince aklımıza ne gelir? milli ideolojik kollektivizmden başı dönmüş üyeler, açtığı konuyu editlediğiniz için küsen kompleksli yönetim, yönetime yaltaklanan üyeler, erkeklik kültleri, kadın üyelerin resimli şiirleri, kadın üyelerin "teşekkürler güzel paylaşım" mesajına rep verip medet uman erkek üyeler falan filan... kısacası genel davranış biçimlerine bakıldığında forumlarla iktidar açlığı ve güç fetişizmi gibi duyguların doyurulduğu çok net bir şekilde görülebiliyor. bu durum tartışmalarda da kendini gösteriyor aslında. sıradan üye olarak yönetimden biriyle tartışmaya girdiğinizde haklıysanız direkt olarak banlanıyorsunuz. yani yönetimin hiçbir zaman yenilmediği bir savaş durumu var ortada... tam tersi olan durumlarda ise (yani yönetim haklı, kullanıcı haksızsa) bütün forum haksız olan kullanıcıyla ölümüne dalga geçer, gücün yanında bulunulur. çünkü forum yöneticiliği hala müthiş bir iktidar sembolü olarak görülmekte ve yönetim elemanlarının akla hayale gelmedik kompleksleri her zaman ortaya çıkabilmektedir. ben de dilforum diye bir foruma üye olmak gibi bir hata yaptım. foruma slogan önerilerinin yazıldığı ve bir tanesinin seçileceği bir konu vardı gözüme çarptı. genelde sloganları bilirsiniz. "dilforum, dilin adresi", "dilforum, dillerin buluşma noktası" gibi klişeşerden yüzlercesi arka arkaya dizilmişti. insanlar o kadar yaratıcıydı ki 160 kadar slogan önerisi vardı ve hepsinin içinde "dil" geçiyordu. ben de naçizane önerimi yazayım dedim. genesis'teki babil kulesi efsanesi aklıma geldi ve "babil kulesinin en üst katı" şeklinde bir slogan önerisinde bulundum. tabii insan forumda her şeyi dilekçe yazar gibi yazmıyor ve sağında solunda smiley'ler falan vardı. aldığım tepkiyi kendiniz görün.


sitenin kurucusu olan adam bu mesajımı ciddi olmamakla suçluyor. bunun anlamı şu: içerikte dikkate değer bir şey bulamamış ve sadece biçime yoğunlaşmış. bu adamı size tanımlayayım: bu adam ingilizceyi sadece dersane açıp para kazanmak için öğrenen sıradan bir ingilizce öğretmeni. hayatında hiçbir karmaşık şeye kafa yormamış, kitap okumak, bir şeyler öğrenmek gibi aktiviteleri çoktan askıya almış bir kişilik. böyle  ingilizce öğretmenlerini şimdiye kadar dersanelerde olsun, ingilizce kurslarında olsun, ortaokullarda, liselerde olsun çok fazla gördük. o yüzden fazla şaşırmıyor ve o sözle ne demek istediğimi açıklıyorum bir sonraki postta... unutmadan da belirteyim, siteden banlanmamış, toptan silinmişim. o yüzden benim mesajlarım yok olmuş, ne yazdığımı sadece quote olarak görebiliyoruz. eraserhead adlı kullanıcı ben oluyorum.

 
bu mesajda da adamımızın sitenin kurucusu olmasına rağmen kullanıcının önerisini bilgi eksikliğinden dolayı anlayamadığı için köşeye sıkışmış bir sıçan gibi davrandığını görüyoruz. smilofobi diye bir şey yeni mi çıktı acaba? güya beyimiz smiley'lerden rahatsız olmuş ve o yüzden bu öneriyi kabul etmemiş. geçsene bunları yavrum!

bu cevaptan sonra, smiley'lerle dolu 7 tane önerinin kabul edildiğini yazmıştım ama ona cevap gelmediği için toptan silinmiş durumda. isteyen siteye girip bakabilir. normalde herhangi bir şeyi bilmeyen insana cahil diye hakaret edilmez. her insanın her şeyi bilmesi beklenemez tabii ama burada hatasını kabul etmediği gibi bilgisizliğini de tartışmanın diğer tarafını yok ederek haklı çıkarmaya çalışıyor. böyle bir adam cahil sıfatını sonuna kadar hak etmiyor mu?

ayrıca bu postların linki de şurda:
http://www.dilforum.com/forum/tarih-i-dilforum/72457-dilforum-sloganini-ariyor-16.html

içimizdeki macromedia flash aşkı bambaşka

fi tarihinden beri bilgisayar kullanan biri olarak bilgisayarlarıma birçok program kurdum, birçok program sildim. kimisinin arayüzüne bön bön bakıp bir bok anlamadım, kimisini rastgele çözdüm, kimisinin işlevselliği karşısında hayranlıkla kalakaldım. fakat ne olursa olsun, bilgisayara her format attığımda ilk kurduğum program hep macromedia flash oldu. "ulan daha programın adını bilmiyorsun" dediğinizi duyar gibiyim. adobe bunu da satın almış. bana ne? ne fark eder? ben hala flash 8 kullanıyorum.


- peki sayın kekremsi, flash'la nasıl tanıştınız?
+ babamın dünya varolduğundan beri bilgisayar kullandığını sandığımız bir arkadaşı vardı. bir gün onun bürosuna gitmiştik. benim ilk bilgisayarım o zamanlar o kadar yeniydi ki kurduğum programları ve oyunları direkt program files'tan siliyordum. ekle / kaldır diye bir şeyden haberim yoktu. neyse, ben yine koşa koşa adamın masasının yanına gittim ve monitöre bakmaya başladım. o da o sıra sonradan motion tween ve guide layer olduğunu öğreneceğim şeyle kendiliğinden yazı yazan bir animasyon yapmıştı. bu görüntü karşısında gözleri parlayan, büyülenen ben programın adını sordum ve adam da chip dergisinin yanında gelen bir cd çıkarıp "bunda deneme sürümü var. zamanı bitince tarihi geri alır alıp kullanırsın" diyerek ilk bilgisayar sibertavşanlığımı da öğreterek cd'yi bana verdi. bu olayı takip eden birkaç ayda, okuldaki not eğrimde gözle görülür bir düşüş yaşanmıştır. zira okuldan gelen ben geldiğim gibi bilgisayarı açıp keyframe'ler senin, object'ler benim uğraşıp durmuşumdur. tabii yapamadıkça da o meşhur super mario oynayan kız gibi sinir krizleri, buhranlar geçirerek "bunu doğuracağıma balistik jel doğursaydım" diyen zavallı annemin kaygılı bakışlarını üzerime çekmişimdir. tabii o sıralar sadece ben ve 2-3 arkadaşımın ortak espri anlayışına hitap eden birçok animasyon yapmış, dersimize giren hocaları grotesk yaratıklar gibi resmedip dalga geçmişimdir. bu da yetmezmiş gibi bir gün sınıfta boş zamanlarımızda nelerle uğraştığımıza dair sorulan bir soru üzerine çizgifilm yaptığımı söyleyip bir anda, o zamanki tipime rağmen oldukça sağlam bir karizma yapmışımdır. tabii bu büyük karizma evde geçerli değildir. veli toplantısı denen gereksiz organizasyonda notların tabana doğru ilerlediğini öğrenen babam eve geldiği gibi ilk iş bilgisayarı ve playstation'ı söker ve okul kapanana dek notlar tekrar yükselmezse bunları satacağını söyler. tabii böyle yıkıcı, yusuflatıcı, sıçırttırıcı bir tehdit üzerine geri kalan zamanda ortalamayı 5.00'a yaklaştırdığımı söylememe gerek yok. kolunu bacağını keserim desen bu kadar etkili olmaz yani...

hatta yeri gelmişken, o zamanki tipimi de sizlerle paylaşayım. yahudi yerleşimcilere benziyormuşum."yahudi yerleşimci" sözü de nasıl aşağılayıcı bir sözdür. sürekli, akşam haberlerinde duyup milletçe lanet etmemiz için uydurulmuş bir kalıp gibi. bu tipe bile çok iyi bir ün sağlamıştı flash, düşünün artık...


o zamanlar nedense, interneti bile olmayan, harddiski topu topu 1.9 gb bilgisayarı buz gibi odada kullanırken, frontpage express'te kodlara bakıp anlam çıkarmaya çalışırken, sonic, jazzjack rabbit gibi saçma oyunlar oynarken o kadar manyakça bir zevk alınırdı ki insan buz tutup gebereceğini bilse kalkmazdı başından... cillop gibi soba yanan odada 60 küsür ekran televizyona bağlı, o zaman için süperötesi grafiklere sahip 50 kadar oyunu olan playstation'a dönüp bakılmazdı bile. mavi ekran vermek için fırsat kollayan bilgisayar nedense çok daha çekici gelirdi... sanırım bilgisayarın adsl ile tanışması aslında hiç iyi olmadı.


sonra ben taaaaa lise 1'e geçene kadar flash 2 ile cebelleştim durdum. malum, dialup bağlantı da çok pis giriyor diye internete haftada 1 saat anca giriyorduk. onda da takıldığıımz saçma forumlara cevap yazmak, bomboş email hesaplarımıza bakıp spam kısmında bol bol bulunan "enlarge your penis up to 1 km" türündeki email'lerin hangi manyak tarafından ne maksatla gönderildiğini çözmeye çalışıyorduk. sonra bir gün, flash aşkını bulaştırdığım bir sınıf arkadaşım azmedip flash 5'i indirdiğini söyledi. "olm yarın cd'ye at getir lan" dememle 128 mb ram istediğini öğrenmem bir oldu. ayrıca 300 mb sadece setup dosyasıydı. benim 166 celeron, 32 mb ram, 1.9 gb hdd gibi 1965 yılı için iyi sayılabilecek özelliklere sahip bilgisayarımda nah çalışırdı yani. o sıralar ekonomik kriz de olması dolayısıyla (gerçi olmadığı zaman var mıydı ki?) peder bey yeni bilgisayar almazdı... sonra ben boynu bükük eve döndüm.

aradan birkaç ay geçti sanırım. bir gün babamın o tarih öncesi çağlardan beri bilgisayar kullanan arkadaşı kendine yeni ram almış. eski 128'i bize verdi. sevinçten kusmuş olabilirim. onu bilgisayara taktık ve ayrıca başka bir yerden de yine elden düşme 10 gb harddisk alarak sevinci ona katladık. sonrasıysa çatır çatır flash 5! flash 5'in kullanımı daha kolaydı. motion tween ve onunla alakalı birçok şeyi 5 ile öğrenmiş bulunduk. ayrıca actionscript'e de küçük bir giriş yapmıştık. hollywood filmlerinde blip blip sesleri çıkaran imleçli bilgisayarda kod yazan insanın ketum mağrurluğuyla ona buna hava atıyorduk. tabii bu sıralar bir de ezikler için swish diye bir program çıkmıştı. bu, flash'ın yazılı olanıydı. yazılar yazıp bunları alengirli animasyonlarla hareket ettirmek suretiyle banner hazırlayanlar mantar gibi türemişti birden... bunları swf formatında kaydedemeyenler veya kaydedip de sitelerine yükleyemeyenlereyse panama'ya nerden gidileceğini soran korsan sürüsüne cevap veren panama'yı çoktan yağmalamış henry morgan gibi göbeğimizi tuta tuta gülüyor idik.


 işte 128 mb ram ve 10 gb harddiske sahip bilgisayar ve ben (o saç stilinin sorumlusu kimdir bilmiyorum)

 
sonraki dönemlerde, özellikle benim bilgisayarın toptan servisdışı kaldığı lise 2 yaz tatiline kadar flash mx çıktıysa da 5'in kullanım rahatlığına sahip olmadığı düşünülerek kullanılmadı. sonra bilgisayarsız geçen, hayatımın tartışmasız en sıkıcı 1 yılının ardından üniversiteyi ilk yılda kazanamamamın faturası bilgisayarın yokluğuna kesilmiş, canı sıkılan insan kendini derse de veremez denerek o zamanki şartların en iyisi bir bilgisayar alınmıştır (sene 2004). tabii yeni bilgisayar aldırmış olmanın gazıyla bir de adsl abonesi olunmuş, bünye sevinçten kudurtulmuştur. adsl ile birlikte internetten yazılım alanındaki tüm yenilikler yakından takip edilmiş, tez elden flash 8 indirilip kurulmuştur. flash 8 ile acayip interaktif siteler yaparak falan ego nal gibi yapılmış, kusursuz çalışan loading ekranı sayesinde avusturya arşidükü ve katalunya çokoprensiyle eşit statüye gelinmiştir. ayrıca bir yazılımcı kadar olmasa da, actionscript kullanımı da iyice geliştirilmiş, butonların objelerle uyumu, küçük objelerin hızlı yüklenmesi ve web sayfalarıyla entegrasyonu konularında ciddi atılımlar yaşanmıştır.

kullanım kolaylığı ve esnekliğiyle her türlü ihtiyaca cevap veren, can sıkıntısı gidermekten tutun da alengirli projelere kadar her şeyi yapmanıza imkan tanıyan, powerpoint kullananların yanında tamamen kendinize ait tasarımlarınızla sunumlarınızı tek kişilik gösteriye çevirebileceğiniz, üstüne bir de hayvan gibi site yapmanıza olanak tanıyan, eve gelen misafirlerin çocuklarını denek olarak kullanabileceğiniz psikolojik deneyler bile hazırlanabilen flash, bilgisayar programlarının gıralıdır diyorum ben. kabul edileceğini bilsem word'ü falan siler, ödevlerimi bile flash'ta yazarım!

17 Aralık 2009 Perşembe

anlamını bilmediğiniz kelimelerle dükkan açmayın kardeşim

efendim gün geçmiyor ki bir saçma şey daha görüp afallamayayım! izmir'e son gittiğimde buca'da bir seyahat şirketinin adı beni yine tam beynimden vurdu: ENIGMA TRAVEL! ulan insanoğlu olarak trafik kazalarına falan açık bir yapımız var. bu yüzden insan seyahat firmalarında aşina olduğu bir güven duygusu arıyor. yani benim umrumda değil aslında ben nerde ucuzsa oraya giderim ama mesela bir hakiki koç ile hakiki tavşan veya flamingo diye 2 firma karşılaştırılsa mutlaka koç olanı seçerler. neden koç? çünkü koçun üstüne binip deehh diye bağırılabilir, koç insanı süser, güçlü bir hayvandır falan ama en önemli özellik şudur: koç hayvanı bilinen bir hayvandır. tavşan gibi tekinsiz, flamingo gibi zayıf değildir. flamingonun adı bile türkçe değil lan! ama adam tutmuş enigma travel diye bir firma kurmuş. oğlum bu ne? enigma travel giderken sağda, gelirken sağda... ama ben biliyorum onun sebebini. adam kesin bir yerlerde gördü bu enigma kelimesini "hele ne güzel kelime lan" dedi ve seyahat firmasının adı enigma travel oldu. adam o gün şans eseri rectum veya scoracratia gibi bir kelime görse muhtemelen firmanın adı bu olurdu.

ayrıca unutmadan belirteyim manisa'da da bohem düğün salonu diye bir yer var

7 Aralık 2009 Pazartesi

peynir kokmak

efendim bazı insanlar peynir kokar. nedendir bilinmez ama bu böyledir. tabii peynircilikle uğraşan biri peynir kokabilir ve peynir kokusu öyle çok da kötü bir koku değildir aslında ama çok alakasız bir insandan gelmesi kişiyi zaman zaman şaşırtır. mesela ortaokulda bizim sınıfta bir kız vardı. yanına yaklaşınca buram buram peynir kokardı. başta, pek etik olmayacağından bundan sınıftaki birkaç yakın arkadaşıma hiç bahsetmedim fakat daha sonra başka bir arkadaşım da aynı kanıya vardığını söyleyince bu kıza uzun süre acımayla karışık bir şefkatle yaklaşmıştık. bir soru sorduğunda falan o dönemlerde her kıza yapılan gibi terslemek ve dalga geçmek yerine güzel güzel izah ediyorduk. herhalde bir peynircide falan çalışıyor veya köyde yaşıyor da peynir yapması gerekiyor falan diye. zaten görünüşüne pek özen gösteren bir kız değildi. şişmandı da... o yüzden bu yöndeki düşüncelerimiz kuvvetleniyordu. bir gün okula gemiden bozma bir bmw ile geldiğini görmüştük. direksiyonda fırça bıyıklı, kır saçlı bir amca vardı. sonra biz bu kızı takibe aldık ve birkaç soruşturma ve takipten sonra, şehrin tartışmasız en güzel evinin bunlara ait olduğunu ve babasının süper zengin olduğunu keşfettik. yani barok tarzda (burada en ufak bir şaka yoktur. bildiğiniz barok!) dizayn edilmiş bir malikaneleri vardı. quadruplex idi kendisi (tabii öyle bir terim varsa... 4 katlı yani). sonradan, parayı nerden, ne miktarda, nasıl kazandıkları falan konumuz değil. asıl konu şu: garajında bir bmw 7, bir mercedes s320 olan, 16. yüzyıldan kalma bir şatoda yaşayan bir hanım kızımız (muhtemelen peynire elini değirmez. hatta başkasının bile eli değmez o peynire! el değmeden hazırlanır ve çatalla tüketilir) neden peynir kokar? işte hiçbir zaman cevaplanamayacak bir soru...

5 Aralık 2009 Cumartesi

bu şakayı kim yapıyorsa bir adım öne çıksın

duble hörmetli merope gaunt sayesinde tanışmayı akıl ettiğim google analytics'in ilk kahkaha krizi meyvelerini toplamış bulunmaktayım. bloguma giren insanların google'dan aratarak geldikleri keyword'lerin tam ve sıralı listesini görünce bunun bir şaka olduğunu düşünmekten başka bir şey gelmiyor aklıma. bu yüzden bunu yapan itiraf ederse iyi olur... işte o liste!


1- adam dövme teknikleri: ulan adam dövmenin tekniği mi olur? hadi karate, judo, aikido falan belli bir teknik içeriyor diyelim ama adam döverken neyin tekniği lan?! yaradana sığınıp girişme gibi evrensel ve muhafazakar bir teknik varken daha neyin tekniğini aratıyorsun google'da? bir de benim blogda ne görmüştür ve gördüklerini hasmı karşısında tecrübe etmiş midir ayrıca merak ediyorum.

2- arka sokak karakol polis: bu adamın ciddi sorunlar yaşadığını anlatmaya gerek yok sanıyorum. buna gerçekten uyduracak bir şey bulamadığım gibi amacını da çözebilmiş değilim. arka sokak adlı bir dizi var ve onun bölümlerini seyretmek için yazmış olabilir ama neden karakol ve polis?

3- bez bebek dizisi nasıl bir teknikle çekiliyor: şimdi kamuoyu şunu merak ediyor: bez bebek dizisinde kullanılan teknikleri alman dışavurumcu sinemasıyla bağdaştırmak mümkün müdür? mümkündür tabii! hatta okeyi dışa vurdurup rakiplere biner puan kaktırmak da mümkündür. aslında bez bebekteki tekniği bir dönem ben de merak etmiştim, evet. 7 gün 24 saat yayınlanan bir diziyi çekmek için ne tür bir insan kullandıkları aklımı kurcalamadı değil. o yüzden bu meraklı vatandaşa çok şaşırmadım.

4- HANNAH MONTANA'NIN OYUNLARI AMA SIRF HANNAH MONTANA: bazen hannah montana oyunları diye aratıyoruz ama yanında chuck norris de hediye geliyor. öyle olmasın! lütfen sakın öyle olmasın rica ediyorum. hannah montananın oyunları ama sırf hanna montana gözünün çapaklarını yalayayım abiler ablalar 7 yaşındaki çocuğumu keserim başkası olmasın

burada tabii sevgili ziyaretçilerimizi küçük düşürmek istemiyoruz. yoksa istiyor muyuz lan? yok yok istemiyoruz ama çok komik yahu ben napayım

3 Aralık 2009 Perşembe

2 yaş sendromu

bayramda eve gelen misafirlerin çocukları sayesinde psikanaliz disiplinine böyle bir kavram kazandırmış bulunmaktayım. aslında hayat 2 yaşındaki bir çocuk için çok zordur. bu yüzden ortada hiçbir sebep yokken birden duygulanıp ağlamaya başlıyorlar. insan 2 yılda hayatın acımasızlığıyla ilgili çok şey öğrenir. uçuk mama fiyatları, ikinci oynamada kırılan oyuncaklar, klavye tuşlarının kocamanlığı gibi faktörler bebeği bu genç yaşında türlü acılara gark etmektedir zaten... bir de anne-babanın oyuncak tren, çizgifilm kanalı gibi hayatî meselelere karşı takındığı duyarsız tavrı, zaten zor bir hayata sahip olan bebeği iyicene çileden çıkarır ve bebek de feryadı koyuverir haklı olarak...

30 Kasım 2009 Pazartesi

sonunda o aradığım müziği buldum

hangi türk filmlerinde çıktığını bilmemekle birlikte özellikle cüneyt arkın'ın silahı bel hizasında doğrultup suçluya doğru yürüyerek bir şeyler söylediği sahneleri bulunan türk sinemasının film noir örneklerinde çok meşhur bir müzik vardır. ağzımla falan taklit etmeye çalıştığımda bu müziği herkes tanır ve istemışı kahkaha atmaya başlar, çünkü o denli rezil bir tınısı vardır. insan o sahnede huşû içinde kitap okuyor bile olsa o müzikle olay bir aksiyon sahnesine dönüşebilir. işte o müziği buldum sonunda! ve siz sevgili bilog gardaşlarımla paylaşmaktan gurur duyuyorum! müziğin adını ve kime ait olduğunu bilen bizimle paylaşırsa sevinirim...


ayrıca "dur! yüzüne dokunma. güzelliği lazım bize..." dedikten sonra asıl kendisinin gözüne gözüne indirmesi de ilginç bir detay

24 Kasım 2009 Salı

gerizekalı kpds soru üreteci

kpds soruları birbirine o kadar benziyor ki artık kpds soruları üretmeye karar verdim. kpds sorularında sorunun hatalı olup olmaması önemli değildir. önemli olan şeyler abd ve politikalarının haklı çıkarılması, takıntılı bir şekilde petrolden bahsedilmesi, gelişmekte olan ülkelerin büyüme hızlarının verilmesi falan filan... kpds'yi geçen herkes petrol ticareti yapacakmış, kimse newsweek veya wall street journal dışında bir şey okumak için öğrenmiyormuş gibi. bu noktadan hareketle ben de kpds soruları yazabileceğimin farkına vardım (o gerizekalı kişisel gelişim kitaplarında geçen cümleler gibi oldu) ve kendi sorularımı üretmeye karar vermiş bulunuyorum. ayrıca soruları doğru cevaplayan 5 kişiye blogumuzdan temiz hava ve bol gıda! işte örnekler:

1- America's means of attaining its goals in Iraq have always been simple. Laying groundwork for democratic infrastructure through __________ defenseless civilians, and reestablishing the corrupted justice system through __________ people for no reason and torturing them constantly are the main means of providing Iraq with democracy.. Although these ways are cruelly criticized, this is the natural procedure in Iraq's way to democracy.

a) defending / wasting
b) humiliating / imprisoning
c) fucking / screwing
d) eploying / caressing

2- The biggest exporter of oil in the world, Saudi Arabia is full of _______________ wealthy enough to purchase football clubs in England, and also people too poor to afford a loaf of bread. This can never be criticized, though, as you are always _______________ losing your head.

a) caretta carettas / destined for
b) happy people / fond of
c) sons of bitches / in danger of
d) those /

3- As OSYM, we are way too moron to create our own questions. Thus we steal stories from the magazines like Newsweek and The Economist. We are even amazed at how on earth we have been able to write this question. That's __________!

a) fucking delicious
b) fantastic
c) incredible
ç) haha! a new choice
d) it

4- Gas emissions in the United States are skyrocketing. The biggest reason for this is the use of small coupés with engines big enough to _____ a plane _____. Although one can hardly reach the top speed of a muscle car, a big engine is considered vital for _____   _____.

a) take / off / showing / off
b) drive / by / rolling / out
c) running / high / a difficult / wheelie
d) wash / up / fucking / inside

10 dakikada bu kadar sıçabildim ama az daha kassam ösym'den daha kaliteli paragraf soruları bile hazırlarım. işin sırrı manyakça ülkelerden, devletlerden, benzinden gazdan falan bahsedip durmak. hayatımda sıkıldığım için yanlış yaptığım tek sınav bu kpds bokudur...

her şeyi hayata benzeten metafor tembelliği

nedir lan bu hayattan istediğimiz? benzetmediğimiz şey kalmadı! nere bir entel kişilik görsek hemen hayatı bir şeye benzetip etraftaki insanları mest ediyor! ben de bu durum ilgimi çektiğinden beri aklıma gelen her şeyi hayata benzetmeye başladım ve çok müspet sonuçlar elde ettim... hem de entel konuşma tarzıyla aktarıyorum bu tecrübelerimin neticelerini:

1- hayat bir bardak çay gibi değil midir azizim? ince beline tutulup hangimiz yakmadık elimizi?
2- hayat bir çanta gibidir aslında... dertleri içine attıkça ağırlaşır.
3- hayat biraz da teknosa kataloglarına benzer hürmetli dostum... ilk sayfalarında televizyon, son sayfalarında
 tansiyon aletleri vardır.
4- hayat bir yandan da toplu mouse gibi değil midir aziz dostum? pisliklerini temizlemedikçe rahat kullanamazsınız.
5- belki de bir post-it gibidir. izinizi bırakıp bir yere yapıştırmadıkça sizi kimse hatırlamaz.
6- hayat biraz da bifa'nın halley'i gibidir. yaldızlı paketini heyecanla açıp bok gibi bayat bir şeyle karşılaşırsınız.
7- ne güzel söylemiş bilgisayarcı, hayat usb kablosu gibidir derken, varlıkla yokluğu birbirine bağlayan...
8- aynı zamanda ayna gibidir de... ne kadar yamuk bakarsanız o kadar fazla şey görürsünüz.
9- ah azizim unutmadan, biraz da delik prezervatife benzer. umarsız bir tutam zevk için sizi mahveder.
10- elif şafak'ın aşk kitabı gibidir de aynı zamanda... pembe bir tuğladır, can sıkmaktan başka işe yaramaz.
11- slavoj zizek'in david lynch üzerine yazdıkları gibidir. anlaşılmayanı daha da anlaşılmaz kılar...
12- biraz da şampiyonlar ligi maçlarına benzer mîrim. görkemli açılış müziği çalar durur ama 1-2 gol anca atarsınız.
13- gençlik dönemlerimde de webcam'e benzetirdim şahsen... buna uyduracak bir şey de bulamadım lan... neyse
14- hayat bir squash seansı gibi de değil midir aynı zamanda? topu tam elinizden çıkardığınızı sandığınızda çarpıp size dönmez mi? bu da yetmezmiş gibi aynı kısır döngü için topa yetişmeye çalışmaz mısınız?
15- lider makine üreticileri gibidir de... liderliği ne zaman eline aldığının farkına bile varmazsınız

işte görüldüğü gibi binlercesini üretebiliriz. dünya üzerindeki her şeyi hayata benzetebiliriz. bu yüzden artık lütfen hayatı bir şeye benzetmeyin. "aslında hayat da biraz x gibidir" demeyin lan! başka bişeyleri bişeylere benzetin mümkünse

21 Kasım 2009 Cumartesi

kollektif bilinçaltındaki deniz adamı imgelemi

bu dünyada anlamadan öleceğim şeyler olduğu için sevinirken, anlayamadan öleceğim şeyler olduğu için üzülüyorum. anlamamakta direnmeme rağmen anlayamamanın beni üzdüğü şeylerden biri denizle haşır neşir olan insana yüklenen derin anlamlardır. tamam, denize bakınca insan türlü efkâra gark olurmuş falan filan ama bu kıyıdan biraz açılıp balık tutan her adamı filozof yapmaz ki... özellikle alkol alan birisi çevresinde bulduğu ilk balıkçıya "bu hayat çekilmez be reis!" der. balıkçıysa siktir git dercesine bir bakış atar ama bu bakış o adam için öylesine mânâlıdır ki o ilk sözü bir de "halimden bir sen anlıyorsun be şevket kaptan!" şeklinde bir coşku boşalımı takip eder. anlamıyorum ulan! hadi denizle uğraşmak zor iştir, bu yüzden bu adamlar halden anlar gibi bir nedensellik uydurduk diyelim. neden özellikle balıkçı? felsefenin ege sahillerinde başlaması sonucu düşüncenin deniz kenarını ve balıkları çağrıştırmasının tetiklediği başka bir çağrışım mıdır acaba bunun sebebi? saçmaladığımın farkındayım ama televizyonda, orda burda bunu gördükçe, balıkçı teknesinde rakıyla balık yemenin o karmaşık kodlarla belirlenmiş simulakrasından insanların inanılmayacak kadar fazla etkilendiklerine şahit oldukça merak ediyorum, sorun bende mi acaba? balıkçı teknesinde balık yemekten alınan haz her insanda built-in midir? bende inanılmaz duygular uyandırmadığı gibi balıkçıları bütün varoluşu çözmüş, tinle beslenen canavarlar olarak görmeme de sebep olmuyor. tam aksine, sırf trend olduğu için şiir yazan kızlardan ve erkeklerden nefret ettiğim kadar nefret etmeme sebep oluyor böyle şeyler. birileri allah rızası için artık yok etsin şu modayı da gidip balıkçı teknesinde balık yiyelim, rakı içelim...

20 Kasım 2009 Cuma

hanımın çiftliğindeki herif

bugün huşû içinde kitap okurken televizyonda hanımın çiftliği tangırdıyordu. sadece tanınmış bir yazarın romanından uyarlandığı için övüldüğünü duyduğum basit ötesi bir konu ve siktiriboktan bir romansın ürünü olan bu, çizgifilmin seks imalısı olan dizi umrumda bile değil fakat başroldeki adam şener şen olsa daha güzel olmaz mıydı? bu adam şener şen taklidi yapıyor lan! bence telif hakkı ödemeli...

18 Kasım 2009 Çarşamba

ingilizce konuşma kursu

bazen bloga bir şey yazdığım zaman o şeyin yazdığım son şey olduğunu düşünüp belli belirsiz bir ümitsizliğe kapılıyorum. sanki başıma gelebilecek bütün ilginç olayları bu blogda listelemişim gibi hissedip hayatımın bundan sonraki kısmında yazmaya değer bir şey olmayacağı hissi sarıyor tüm benliğimi (oha abartıya bak)... fakat şimdi düşündüm de her gün duyduğum veya gördüğüm en saçma şeyi yazsam bu blog sadece o malzemeyle kıyamet kopana kadar gider (ben ölünce kopuyor, evet). ana haber bültenini saymazsak bugünkü saçmalık dozajımın en etkili kısmı şüphesiz "ingilizce konuşma kulübü" diye bir şeyin varlığını fark etmem oldu. tamam, ben okuma ve yazma konusunda hiç zorluk çekmememe rağmen konuşma konusuna eksikliklerim vardır ve ingilizce sonuçta benim para eden tek vasfım. buna rağmen ben bile iyi konuşamıyorsam sokaktaki adam buna daha derin bir açlık duymamı? duyar... ama kavram çok saçma değil mi? hazırlık sınıflarında ingilizce konuşma zorunluluğu koyarlar da yanında oturan hüseyin'in, arkada oturan fadime'nin bir hayalet tarafından ele geçirilmiş gibi (bu ara haunt veya possess kelimelerinin karşılığı yok sanırım türkçede) veya oz büyücüsünde diploma aldıktan sonra akademik laf salatasına yakın bir üslupla sayıklamaya başlayan teneke adamı andırırcasına hastalıklı bir şekilde ingilizce konuşmaya başlamasının zorunluluktan olduğunu bilmenize rağmen orada gülmeden kendinizi tutarsınız ve arkadaşınız fadime'nin "cheque" kelimesini "çikûûûû" diye okuması bile sınıftaki o ciddi havayı bozmaya yetmez. çünkü siz de herkes kadar o hastalıklı moddasınızdır ve sürekli gerçeğin hüküm sürdüğü saçmalık ülkesine arkanızdan uzay aracına esnek bir lastikle bağlanmış bir şekilde ilerledikçe o dünyanın bir parçası olmanıza rağmen arkanızdaki simgesel düzen lastiği siz ilerledikçe gerginleşir ama teneffüs zilinden önce kendinizi yeniden uzay aracınıza fırlatamazsınız ve nefesinizi tutmak zorundasınızdır. utanmasam ders arasına bu yüzden teneffüs denmiş derim.

işte bu adamlar bu manyaklığı istenen bir şey haline getirmişler. ve ayda 250 lira alıyorlarmış bir öğrenciden! yabancı hocalar eşliğinde... bu işin tonla yöntemi var. tv'de orijinal diliyle film veya dizi seyret. evde kendi kendine konuşma alıştırması yap falan... hatta daha da merak eden varsa işe yaraması garanti olan bütün yöntemleri öğrenmek istedikleri konusunda bir mail göndersinler, ben onları aydınlatayım. bundan gerçekten kaçmam ve elimden geldiği kadar yardım ederim. sonuçta ortada bir üretim yok ki! bunca yıl ingilizce konuşuyor musun diye soranların evet cevabı alınca hemen arkasından büyük bir heyecanla "KONUŞ!" demesinin saçmalığını klişe oluncaya kadar sayıklayıp durmadık mı?

aslında banane tabii... isteyen gidip istediğini yapabilir, beni ilgilendirmez ama bu kulübü günün en saçma şeyi ilân etme hakkımı saklı tutuyorum...

17 Kasım 2009 Salı

viyana'yı alamamamış olmamızın faydaları üzerine

ilkokul, ortaokul ve lise öğrenimimiz boyunca hep viyana'da dev bir kapı olduğundan, o kapıya orducanak dayanmamıza rağmen bir türlü kırıp içeri girememiş olmamızdan dem vurup durduk. sanki viyana kapılarını geçsek dünya için çok matah bir şey olacakmış gibi topluca üzülürdük bu duruma. zaten o dönem her çocuk maruz kaldığı ideoloji ve televizyon programları yüzünden manyak gibi güç fetişisti olduğu için alayına gittiğimiz osmanlı döneminde türklerin gerçekten muhteşem durumda olduğunu sanmaktadır. tuvalette her zaman ilginç fikirlere gark olan ben de bu durum üzerine kafa yordum ve bu şekilde neden daha iyi olduğunun sebeplerini çıkardım...

osmanlı viyana'ya hakim olsaydı

1- dava ve dönüşüm gibi 2 kitap yazan kafka deli diye tımarhaneye kapatılırdı. kapatılmasa bile dava'dan sonra kitabı tamamen yanlış anlayan bir kadı tarafından komploya kurban gidebilirdi. dünya, yabancılaşmanın etkilerini belki de en iyi anlatanlardan biri olan franz kafka veya yeni adıyla ferhan kafkas'a yabancı kalırdı.

2- oedipus kompleksi ve kastrasyon korkusu gibi kavramları ortaya atan freud'un osmanlı uleması tarafından saygıyla karşılanacağını beklemek pek mantıklı olmaz sanıyorum. muhtemelen en başta kendisi hadım edilir ve harem psikologu olurdu.

3- belki tek iyi etki mozart için olurdu. türk san'at musıkîsine yeni bir soluk getiren dahi çocuk wolfi, yeni adıyla vasfi ahmet bozar avusturya'da olduğu gibi genç yaşında fakirlikten ölmez, sarayda orkestra şefi falan olurdu. figaro'nun düğünü kanto için bestelenir, figaro'nun kına gecesi, figaro'nun sünneti gibi versiyonlarıyla seyirci eğlence manyağı edilirdi. ayrıca kendisinin mehter takımı için de çok etkili eserler besteleyeceğinden şüphe yok.

4- valsin babası johann strauss da en çok nihâvend veya rast makamında yazacağı eserlerle tanınırdı. saray orkestrasında vasfi ahmet bozar'la birlikte türk musıkîsine çağ atlatır, ayrıca meşhur blau danube de nihâvend makamında baştan yorumlanırdı.

5- ludwig wittgenstein maşasıyla sobada kestane közler, karl popper ise kestaneleri löp löp mideye indirirdi. ikili arasında bir düşmanlık değil, güzel bir dostluk doğar, felsefe dünyası kazanırdı.

6- michael haneke'nin filmleri türk aile yapısına uygun bulunmaz, başta bulunsa bile sonradan filmi yakılır (bkz yorgun savaşçı), ve şer'î hükümlere göre tez elden kellesi alınırdı.

demek ki neymiş? bir ilâhi tasarruf varsa bizim viyana kapılarını aşındırmakla kalmamız üzülünmesi gereken bir şey değilmiş! zaten bir de cermen açılımını falan ülke kaldırmayabilirdi...